Ayasofya'da yıllardır alçıdan bir örtüyle kaplı olan altı kanatlı melek tasviri geçtiğimiz günlerde törenle açıldı. Kültür Bakanımız Ertuğrul Günay bu 'tarihi' anda orada, Ayasofya Müzesi'nde kameralara beyanat veriyordu...Serdar Akinan



Ayasofya daima
Arkeolojik açıdan son derece kıymetli bu adımı 'heyecan verici' ve 'tarihi' olarak nitelerken aslında hükümetlerinin bir başka şekilde neye de başarı ile imza attığını itiraf etmesini beklerdim.
Evet, melek tasviri üzerindeki örtüyü kaldırmak bilimsel olarak bir başarıdır. Ve fakat bu tasvirin açılmasının çok daha sembolik ve derin bir anlamı var.
Ayasofya 'emperyal' bir anıttır. Büyük Roma ikiye bölündüğünde 1.Jüstinyanus bu anıtı rüyasında gördüğünü anlatır ve MS 532'de inşaatı başlar. Bu anıtsal katedral emperyal bir kudreti temsil eder.
1453 yılında İstanbul'u fetheden Fatih Sultan Mehmet Han kendini Kayser i Rum yani Sezar (Roma İmparatoru) ilan eder ancak Ayasofya'nın adını değiştirmez. Burada muazzam bir sembolik anlam vardır.
Fatih Sultan Mehmet Han, Ayasofya'nın adını değiştirmeden cami yaparak 'Ben bir cihan imparatoruyum ve bunun timsali yapıyı da İslam'a açıyorum' der...
.....
......
......
Türkiye Cumhuriyeti 2. Dünya Savaşı'na hazırlanan egemenlere İslamcı ve emperyal bir ihtirası olmadığı mesajını verir.
Aradan yıllar geçer... 70'li yıllarda Ayasofya'nın önünde muazzam mitingler yapılır. 'Zincirler kırılsın Ayasofya ibadete açılsın' sloganları altında konuşan isimleri takdim eden genç bir hatip vardır kürsüde... Recep Tayyip Erdoğan...
Aradan gene yıllar geçer... Bu kez Recep Tayyip Erdoğan Başbakan'dır...
Ayasofya'da altı kanatlı melek tasvirinin yüzündeki alçı tülü kaldırmak bu iktidara nasip olur... Diyeceksiniz ki ne var bunda?
Müslümanlık'ta tasvir olan cami var mı? Yok.
Ayasofya müze/cami idi... Ayasofya müze/kilise oldu... Önemi var mı? Eh, biraz... Bu adımı herhangi bir başka iktidar atmaya kalksa ne olurdu? İlk cuma namazı çıkışında on binler hatta yüz binler Sultanahmet'te gösteri yapardı... Şimdilerde aktivist Müslüman kardeşlerimiz akçeli işlerle meşgul olduğundan buraları pek görmüyorlar. Onlara lafım yok... Artık şaşırmıyorum.
Ama bu son derece sembolik mesajdan laikçilerin alması gereken bir ders var. Türkiye, AKP eliyle şeriata falan gitmez... Gideceği yere gitti. Egemenlere bir kez daha selamını çaktı... Bilmem anladınız mı? Kaynak: Aksam
30 Tem 2009
Ayasofya daima
zaman: 30.7.09 Etiketler: Aksam, Strateji, Yabanci Basin, Yabanci Sermaye, Yazar
22 Nis 2009
Çıkmaz yol nereye çıkıyor?
Türkiye, çok sert bir hesaplaşmaya gidiyor. Seçimlerde DTP'nin aldığı oy oranı ortada... AKP Güneydoğu'yu kaybetti. Bu benim başından beri 'felaket senaryosu' olarak gördüğüm bir gelişme idi... Maalesef oldu. Kaynak:Aksam.comSerdar Akinan



DTP'ye karşı başlatılan 'büyük gözaltı' Güneydoğu'da nasıl yankılanıyor kimse takip etmiyor. Büyük medya bu haberin bölge halkı içinde nasıl yankılandığını anlamıyor. Anlasa da aktarmıyor...
PKK 1 Haziran'a kadar süre verdi... Bu kanlı bir sürecin başlayacağına işarettir. Çok değil bundan birkaç hafta önce gazetelerin manşetlerini anımsayın, 'PKK dağdan indiriliyor', 'PKK silah bırakıyor', 'Bu iş bitti'
Maalesef, bir başka akıl ve irade devreye girdi... Giriyor...
Anlamakta zorlandığım mesele şu: Bunca işsizliğin olduğu, ekonomik krizin giderek derinleştiği bir sosyal yapıyla karşı karşıyayız... Şehit cenazeleri musalla taşlarında sıra sıra yattığında ne olacak?
Bu nasıl bir körlüktür?
Bir yanda Öcalan'a özgürlük isteyen, anayasal güvenceler isteyen, yani imkansızı 'şimdi' talep eden bir DTP... Sözüm ona ABD karşıtı... Ama Obama'ya da 'mektup' sunmaktan geri kalmayan...
Bir yanda PKK silah bıraksın, özgürlüklerin önünü açalım, 'alın size Kürtçe TV' diyen; sorunun çözümü için sözüm ona adım atan bir AKP...
Bir yanda -bilmiş bilmiş- 'Kürt meselesinde iyi şeyler olacak' diyen bir Cumhurbaşkanı...
Bir yanda 'Türk halkı' diyen, ertesi gün 'açılım yapmadım' diyen ama gene de birilerini rahatsız eden bir TSK...
Bir yanda, Irak'tan çıkmak istediğini söyleyen, yenik, beceriksiz ve eli kanlı ve çöküş halinde bir ABD...
Bir yandan da aylardır işsiz, hatta aç, derin depresyonda yığınlar...
Kimisi Diyarbakır'da... Kimisi Yozgat'ta... Kimisi İstanbul'da... Kimisi Mersin'de...
'Erdoğan ve Başbuğ arasında mutabak var' demiştim...
Bu mutabakat, önce cemaati sonra DTP'yi ve aslında ABD'yi etkisizleştirmek istiyor... Aylardır, Erdoğan 'milli'dir diye yazıyorum...
Tabii milli olmak vizyonsuz olmaya engel değil. Artık bunu görüyoruz...
ABD'nin Türkiye ve bölge üzerindeki politikalarının etkisizleştirilmesine, şayet vatan haini değilse, kimin nasıl bir itirazı olabilir?
Ancak bunu bir büyük toplumsal mutabakat içinde çözmek, belli işbirlikçi unsurları teşhir etmek, tarihi, dini ve sosyal altpaydaları öne çıkararak yapmak yerine bunu kanla yapmaya kalkarsanız olmaz.
Bu yol... Çıkmaz yol...
Son operasyon dalgası DTP'ye değil bölge halkının iradesinedir. PKK'ya, 'Gel bana saldır' demektir... Kaldı ki zaten onlar seve seve 'kanlı randevu'lara tarih vermeye başladı bile...
'Bir taşa 20 yıl' veren zihniyeti, ölüm kuyularının açılmasından rahatsız olanları bulun... İçinize bakın...
Sizi ne rahatsız ediyor beyler? ABD mi? Çuval mı? Ergenekon mu? Taşeronları mı? Barzani mi? Talabani mi? Cemaat mi?
Onlarla hesaplaşın... Bu halk arkanızda durur...
Efendim, onların anladığı dil bu... Sinsilik... İyi de gene kan dökeceksiniz... Evlere ateş düşecek... Bu toprakta şahinden bol ne var Allahınız aşkına? Türkiye olmuş bir kor... Üzerine benzin dökmeye kalkmayın...
Bir başka yol olmalı... Yoksa... Yoksa... Bu liberallerin, bu faşistlerin, bu cemaatlerin tuzağına düşmek en kolayı... Bu tuzak onların değil ki!..
Bu tuzak, artık onların da açık açık itiraf ettiği gibi, ABD'nin... Küresel egemenlerin...
Evlatlarımızın kanını dökmeyin... Kanımızın dökülmesinden kaçacağımızdan değil... Ama kardeş kardeşi neden öldürsün?
Ne oyuna gelin ne oyun kurun... Kendiniz olun... Bu halka; Kürdüne ve Türküne; İslamına ve toprağına güvenin... Bu halk arkanızda durur beyler... İnanın ve güvenin.
14 Nis 2009
Laik aydın 'din cahili' olmak zorunda mı?
Atılgan Bayaratilgan.bayar@aksam.com.tr
Laik aydınlar din konusunda büyük bir cehalet sergiliyorlar.
Baştan söyleyelim... Duman grubunun niyeti iyi... Dine karşı bir saygısızlık yapma niyetleri falan yok...
Ve fakat; şarkının içinde kullandıkları ayet-i kerime'nin bir kısmını ('lem yelid velem yuled') hem anlamını bilmedikleri için...
Hem de dilbilgileri zayıf olduğu için yanlış bir bağlam içinde kullanmışlar:
'Lem yelid, löp yutar,' diye...
Eleştirdikleri kesimlere; 'Lem yelid, diye okurlar, ama löp yutarlar' demek istiyorlar.
Ama 'lem yelid,' Allah için söylenen ve 'doğurmamıştır,' anlamına gelen bir söz olduğu için bu bağlamda rahatsız edici olmuş.
Dediğimiz gibi, şarkının bütününe bakılınca kötü bir niyet olmadığı ve anlamsal hatanın ayet-i kerimenin mealini bilmemekten kaynaklandığı anlaşılıyor.
Dindar hassasiyeti olanların, sinirlenmek yerine ayetin manasını ve böyle kullanılmasının şarkının meramını anlatmak konusunda da yanlış olduğunu ifade etmesi gerekiyor.
Laik aydınlardaki 'dinsel cehalet'in belki de en eğlenceli örneğini geçen gün Ayşe Arman sergiledi...
Özetle diyor ki:
'Kocam bir gün hidayete ererse ben ne yaparım. 'Yiyişemem,' derse... Onu yapmam ayıp, bunu yapmam 'günah' derse...'
Ayşe Arman dindarların seks hayatını fantezi dünyasında nasıl kurguluyor bilmiyorum.
Ama onun bu yazısını okuyan herhangi bir dindarın kahkahalarla güldüğüne eminim.
Çünkü İslam dini, diğer dinlerin aksine cinsellik konusundaki en liberal dindir.
Hıristiyanlığın Katolik yorumu cinsellikten haz almayı günah sayar, Mesihçi yorumları spermin yere düşmesini katiyen men ederken...
Yahudilik, kadının doyumunu esas alıp, erkeği es geçerken...
İslam, cinsiyet konusunda eşler arasında bir eşitlik tesis etmiş ve cinselliğe yasak koymamıştır.
Hazzı yasaklamamış ve hatta kadına cinsel tatminsizlik durumunda eşini boşama hakkı tanımıştır.
Fazla ayrıntıya girmeye lüzum yok, bilenler bilir ki, İslam sevgi ve cinselliği birbirinden ayırmamış ve eşlere özel hayatlarında büyük bir serbestiyet alanı tanımıştır.
Demek ki, Ayşe Arman'ın eşi hidayete ererse, kendi deyimiyle 'yiyişememek,' konusunda endişelenmesine neden yok...
Şaka bir yana, laik 'aydın'ların din konusundaki derin cehaletlerine rağmen, muhakkak bu konuda söz söyleme arzuları onları komik duruma düşürüyor...
Ve İslam'ı yaşayan halkın onları ciddiye alması elbette mümkün olamıyor.
Dolayısıyla...
Muhakkak din hakkında yorum yapmak isteyen laik 'aydın'lara biraz Kelam, Hadis, Siyer, Fıkıh okumalarını salık vermek durumundayız.
Endişeye mahal yoktur...
Okumak kimseyi 'hidayet' sahibi kılmaz, sadece bilgi sahibi kılar...
Ve pekala din bilgisine sahip laik, ateist veya deist olabilir... kalabilirler...
Obama, Türkiye'ye, gelişinin sebebini anlayamayanlar yüzünden geldi...
Atılgan Bayaratilgan.bayar@aksam.com.tr
OYSA OBAMA, TÜRKİYE'YE, GELİŞİ HAKKINDA AKIL FİKİR KARİKATÜRLERİ ÇİZEN AKADEMİ VE MEDYA YÜZÜNDEN GELDİ.
Amerika, siyasal ve askeri temaslar dışında, dünyadaki bütün ülkelerin kamuoylarıyla medya ve akademisyenler aracılığıyla ilişki kurar.
Bir ülkeyi anlamak için medyasını takip eder, akademisyenlerini dinler...
Oysa Türkiye'nin medyası ve akademisyenleri uzun bir süredir hem Türk kamuoyunu hem de Amerika'yı yanıltmıştır.
Bu yanıltma bilinçli bir davranış değildir.
Halkın gerçek gündemini takip edemeyen medya ve akademinin; bir dar çevre iktidarı çerçevesinde 'sanal bir Türkiye' kurduğundan artık kimsenin kuşkusu yok.
İşte tam da bu yüzden; örneğin tezkere döneminde Amerika Birleşik Devletleri çıkan sonuç karşısında şaşkınlığa düşmüştür.
(Medya mensupları ile akademisyenlerin; yani Türkiye'deki Dar Çevre'nin gelişen zaman dilimi içinde aynılaştığını ve 'medya mensubu-akademisyen' türünün de popüler 'kanaat önderleri' olarak konumlandığını hatırlatalım.)
Ve fakat, Akademi- Medya ve Amerika arasında mekik dokuyan bu dar çevrenin ne halk nezdinde bir itibarı, ne Amerikan tezlerini anlatabilme konusunda yetkinlikleri ne de anlaşılabilir, net bir kanaatleri var...
El netice...
Dünyada, 'Amerikan Karşıtlığı'nın en yüksek olduğu ülkelerden biri Türkiye.
Oysa, bunu besleyecek, Türkiye'yi doğrudan hedef almış, Türkiye aleyhine bir Amerikan faaliyeti yok.
Ancak, Amerikan dış siyasetinin değişimlerinin Türkiye'deki izdüşümü halk tarafından anlaşılmak yerine binbir kaygı ve kuşkuyla bir 'Amerikan Karşıtlığı'na dönüşüyor...
Satranç tahtasının ortasında duran kocaman soru işaretinin cevabı ise bu analizin başında saklı...
Türkler niçin Amerika'ya karşı?
Türk halkı, medyasının bir kısmı ve bazı akademisyenlerin kesişim kümesinin oluşturduğu, 'kanaat önderleri' profilini 'AMERİKA'NIN KENDİSİ' olarak algılıyor da ondan!
Ne halka meramını anlatabilen ne de Amerika'ya faydası olan çağımızın komik oryantalizmini izliyoruz.
Halk bu dar çevre medyası ve akademisine ne kadar antipati duyuyorsa, aynı oranda antipatiyi Amerika Birleşik Devletleri'ne de yansıtıyor.
Obama'nın siyasetini üzerine kurmaya çalıştığı 'samimiyet' duygusu da bu yüzden sabote olma ihtimaliyle karşı karşıya.
İşte Amerikan Başkanı, bu dar çevre iktidarının Türk-Amerikan ilişkilerinde yaptığı tahribatı tamir etmek için Türkiye'ye geldi.
Ama bir ülkeyi kucaklamak için yaptığı ziyaret, umarız aynı sebeplerden ötürü kamuoyu tarafından, yine aynı dar çevrenin elini sıkmaktan ibaret, olarak algılanmaz. Kaynak:Aksam
13 Nis 2009
Her şeyi yak
Duman adında bir Rock grubu var... Bazı şarkıları benim gibi Rock hayranı olmayan biri için bile önemlidir. Son albümlerinde 'Rezil' adında bir parçaları var. Parçanın sözlerinden küçük alıntılar yapalım:Serdar Akinan



Her şeyi yak
'ortada bir yanlış var,
yanlış yapan yanar.
Arkasında sandıklar,
deymesin akıncılar.'
'Memleket uyurgezer.'
'Kandır beni kandırsana
Rezil kandırsana...'
'Ortada bir dergah var,
devrilir başın yanar.
Arkasında tezgahlar,
lemyelit ve leb yutar.'
'Mütedeyyin' internet sitelerinde 'kıyamet kopmuş'...
Efendim, bu çocuklar 'İhlas suresiyle oynamışlar'mış...
Öküzlüğün alemi yok... Duman'ın ayna tutmasına; içinizdeki 'yutucu'ları, Müslüman gözüküp malı götüren çakalları eleştirmesine neden katlanamıyorsunuz?
Bu şarkıda kasıt ve eleştiri kısaca şudur ey Müslümanlar:
'Durakta beklerken türbanlı kadının sürdüğü cipin sıçrattığı çamuru yiyen türbanlı kadınlar'...
Halkalı Desa Deri Fabrikası'nda grev yapan 'türbanlı işçi Emine Hanım' ile 'Başbakan'ın eşi Emine Hanım' arasındaki temel farkı: 'İkisinin de Emine... İkisi de başörtülü olmasını; işçi Emine, soğukta titrer, hakkını ararken... Emine Erdoğan'ın buraya pahalı deri ürünleri almaya gelmesi ve başörtülü işçi Emine'yi görmemesidir.
Öküzlük yapmayın... Hele çakallık hiç yapmayın... Yani aptallığa veya uyanıklığa işi vurmayın...
Duman'ın bateristi Cengiz Baysal ne diyor?
'Teknik bir detay var orada. 'Lem Yelid'in arkasından gelen 'löp yutar' ifadesi tezgahın fiili. Yani dörtlüğe bakarsanız, son iki dizede yıkılan dergah, löp yutan tezgahtır. Lem Yelid'le kesinlikle bağlantılı değildir. Şiirin yorumlanmasında hızla yapılmış yorumlar olabilir, ama Lem Yelid'i deforme etmek kimsenin haddine değil, bizim de haddimize değil.'
Bu eleştirileri yapanlara bir önerim var... Yukarıdaki samimi açıklama kesmezse Duman'ın eski bir albümünü alın... 'Beni yak' adlı bir şarkıları vardır...
Sesi sonuna kadar açın ve gözlerinizi kapayın... Kaan'ın yorumunu 'gönül gözünüzü' açarak dinleyin:
'Allahım Allahım ateşlere yürüyorum
Allahım acı ile aşk ile büyüyorum'
Hala mı bir şey ifade etmiyor? Peki...
O zaman siz Necmettin Erbakan'ı ve veliaht prens Fatih Erbakan'ı dinleyin...
'Siyaset sahnesine dönmez' dedik... Yanıldık. Hoca'nın elleriyle kurduğu harekete; Türkiye sevdasına kötülük yapmak isteyenlerin çıkardığı kasıtlı haberlerdir bunlar' dedik... Yanıldık... 'İnsan bu yaşta artık evinde oturur... Fikir verir...' dedik. Yanıldık...
Hocam bu ne hırs? Ne kadar ayıp!.. Sen kalk Numan Kurtulmuş'a 'Yıldırım Akbulut' rolü biç.... Açıkça kandır.... Ayıptır... Günahtır... Ne yapacaksın şimdi Fatih Erbakan mı geçecek partinin başına?
Almadıysa da alır yakında 06 SP plakalı bir kırmızı Ferrari...
İnsanlar bir umut, bir Türkiye sevdası gece gündüz çalışsın... Oylar yüze katlansın... Sonra, 'Çekil kenara Fatih Erbakan oturacak o koltuğa...'
Söyleyecek söz bulamıyorum... Yuh artık...
Duman dinlesek öfkemizi keser mi?
'Beni yak... Kendini yak... Her şeyi yak...' Kaynak:Aksam
30 Haz 2008
Basit sorular, zor yanitlar
Basit sorular, zor yanıtlar
Birileri ne yapıyor? Orduyu ve yüksek yargıyı hedef alan yayınlar yapıyor.
Nasıl yapıyor?
Nedense sadece onlara “sızan” belgeler ve bilgiler sayesinde...
Kim bu “birileri”?
“Ilımlı İslam” projesinde İngiltere ve ABD’de bir kanadın açtığı ihaleye talip olanlar.
Yani?
Yanisi ve açıkçası şu... Cemaat örgütlü bir şekilde psikolojik harp yürütüyor.
Sonuç?
Sonuç henüz yok. Bu bir süreç... Ama medya üzerinden yapılan bu harekat son aylarda çok etkili olmaya başladı.
Cumhuriyet tehdit altında mı?
Nereden nasıl bakıldığıyla alakalı...
Yani cemaat, devleti yıkıp İran benzeri bir rejim mi kuracak?
Elbette hayır. Hatta tam tersi... Bu projeye de aykırı... Sadece temel aktörler tasfiye olacak... Kayıtsız şartsız teslim olan, üretmeyen, kaynaklarını bölüşen, uslu müreffeh “Müslüman”lardan oluşan bir yapıya dönüşecek.
Peki bu kimin projesi?
Aslında iki proje var. Biri 1950’den beri askerle ve sağ iktidarlarla kol kola bu ülkeyi yedeğe alan askeri ticari endüstriyel kompleksin geleneksel projesi...
Aradaki darbeler, ölen yüz binlerce insanımız?
Her darbeden sonra sağ partiler iktidar olmadı mı? Ne ordu, ne sermaye ne de siyaset, ne zaman Washington’a, Londra’ya karşı tavır aldı?
Peki... Diğeri?
Diğeri duvarın yıkılmasıyla şekillenen ve pazarları bu “egemen” yapıdan bağımsız tanımlayarak ele geçirmeyi hedefleyen “açık toplumcu”ların projesi...
O halde bu iki projenin memleketteki tarafları kimler?
Eski solcular şimdiki liberal aydınlar (ki çoğu Taraf’ta Radikal 2’de kristalize olan birkaç yüz kişilik kolektif) açık toplumdan yana... Kemalist ideolojinin bekçileri olduğunu öne süren ama darbe yapan şimdi bildiri üstüne bildiri yayınlayan bu zihniyetle doğal olarak hesapları var... Zaman’la aynı çizgide buluşmaları da bundan...
Diğer cenah malum... TSK ve “eski merkez”... Tam bağımsız Türkiye diyebiliyorlar mı? Hayır... Statükoyu temsil ettiklerini öne sürüyorlar ama statüko değişti...
Peki ne olur?
ABD seçimleri, İran, Irak... Rusya, Çin... Küresel ekonomi... Buralardaki ayrı ayrı parametlerin ne olacağını biliyor muyuz?
Hayır...
O halde Türkiye’de, aslında aynı gücün iki farklı odağı arasında su yüzüne çıkan bu çatışmanın kimden yana sonuçlanacağını öngörmek imkansızdır.
Tam bağımsız Türkiye demeyen iki farklı cemaat memlekette tepişiyor...
Birinin elinde sopa, diğeri ruhunu vicdanını satmış... Milyonları gerdikçe geriyorlar...
Siyaset aygıtı değil, çözüm teşhisten uzak... Sürükleniyoruz...
Hiç AK PARTİ’den bahsetmedik...
AKP değil burada önemli olan Erdoğan... Onun bu çekişmede nerede durduğunu iyi görmek gerek... Nasıl ki Karaoğlan bir dönem rüzgar yakaladıysa Erdoğan da yakaladı... Onun kimler tarafından tasfiye edilmek istendiğini iyi okumak gerekir.
Kimler?
Abdullah Gül’ün Köşk’e çıkmasını istiyor muydu? İstemiyor muydu?
Bilinen istemediği...
Abdullah Gül Köşk’e çıkmasaydı, AKP kapatma davası ile yüzleşir miydi?
Hayır.
Abdullah Gül’ün Köşk’e çıkmasını en çok kim arzuladı... Sosyal psikolojiyi, medyayı en iyi kim manipüle etti?
Cemaat.
Tayyip Bey cemaat tarafından tuzağa düşürüldü. Kapatma davasını en çok arzulayan cemaattir. AKP’nin bölünmesini en çok arzulayan cemaattir. Zira verilen görev bu... Tayyip Erdoğan bu nedenle “milli”dir...
Yargı ve asker neden bunu göremiyor?
İşte her şey bu sorunun yanıtında saklı... Erdoğan’ı resmin dışına çıkartmak isteyen kim? Yukarıdaki yanıtları tam bu noktada durup bir kez daha okumak gerek... Erdoğan tasfiye edilirse geleneksel yapı değil diğer taraf hayati bir koz elde edecek.
Sonuç?
Erdoğan’ı tasfiye eden Cumhuriyet’i cemaate teslim eder.
Basbakani koruyun...
Başbakan’ı koruyun...
George Fidas, CIA Analiz ve Prodüksiyon Direktörü, emekli... Graham Fuller, CIA ajanı, emekli...
Morton Abromowitz, ABD eski Ankara Büyükelçisi...
Elimdeki liste, teologlar, adını ilk kez duyduğumuz birtakım danışmanlar ve akademisyenlerden oluşuyor.
Bu liste ne mi?
Bu liste Fethullah Gülen’in ABD’de, Green Card alarak sorunsuz oturması için mahkemeye mektup yollayan isimlerden oluşuyor.
Yargıtay Ceza Dairesi’nin “beraat” kararı üzerinden 24 saat geçmeden Gülen’e ABD’yi terk etmesi için 1 ay süre verildiği haberi geldi.
Bu kararı alan mahkemeden karara ilişkin kamuya yansıyan ilginç bir detay var.
Pennsylvania Eyalet Savcısı Patrick L. Meehan mahkemeye sunduğu ve mahkemenin dikkate alarak Gülen aleyhinde karar aldığı metindeki ifadelere göre...
Gülen hareketinin projelerinin arkasında Suudi Arabistan, İran, Türk Hükümeti ve hatta CIA’in bulunduğu...
Aylık gelirinin yüzde 10 ve yüzde 70 arasındaki payını Gülen hareketine bağışladığını itiraf eden işadamlarının olduğu...
Akademisyenlere para ödeyerek kendisi ve hareketi için yazı yazdırıp akademik prestij elde etmek istediği...
“Geleneksel laik eğitim ile inançlara karşı hoşgörünün harmanlanmasıyla bir eğitim modeli yaratıldığı” şeklindeki ifadenin inandırıcı olmadığı...
Bu ifadelere katılırsınız veya katılmazsınız. Ancak Amerika’da CIA ağırlıklı bir kanat Gülen hareketine kalkan olmak isterken bir başka yapı hareketi “tehlikeli” buluyor.
Zira bu cümleleri kaleme alan savcı 11 Eylül sonrası Bush’un atadığı, çeteler ve anti-terörizm’le ilgili çok ciddi adımlar atan önemli bir isim.
2010’da bu eyaletten potansiyel Cumhuriyetçi Vali adayı Meehan...
Şimdi gelelim Türkiye’ye...
Gülen hareketi açısından çok mühim bir gelişme... Cumhurbaşkanı Abdullah Gül açısından da öyle...
Peki ya Başbakan Recep Tayyip Erdoğan?
Şayet kapatma davasında, gerekçede siyaset yasağı tanımlanarak, Erdoğan’a bir yasak gelirse o zaman ABD’nin ve İngiltere’nin planı gerçekten devreye girer.
ABD ve İngiltere “ılımlı İslam”la ilgili orta vadeli partnerini seçti gözüküyor.
Bu partner Recep Tayyip Erdoğan değil.
Neo-Takiyye kitabından bu yana ısrarla yazıyorum... Başbakan Erdoğan “milli” duruşu olan bir siyasetçidir. Yaptığı onca hataya karşın, “Baykal mı? Erdoğan mı?” deseniz... Tereddütsüz, “Erdoğan...” derim.
Başbakan Erdoğan o denli güçlü hale geldi ki, birileri onu süratle resmin dışına itmeye çalışıyor.
Ordu ve yargıyı sistematik olarak yıpratanlar neden Başbakan Erdoğan’ı da karalıyor?
Neden onu siyaset sahnesinden düşürecek senaryolara taş döşüyor sanıyorsunuz?
Erdoğan’sız Türkiye Güneydoğu’sunu kaybeder.
Bu açık ve kesindir.
Hesabınızı bir kez daha yapın beyler...
Kaynak:Aksam
zaman: 30.6.08 Etiketler: Aksam, Strateji, Yabanci Sermaye
25 Şub 2008
Ozgurlukcu Gozukmek
“Özgürlükçü” gözükmek..!
Binlerce kilometre öteden tartışmaları ıskalamak mümkün değil.
Elbette, iktidarın “liberal aydınlar çatlağı”ndan bahsediyorum.
“Türkiye’de 12 milyon kişi günlük 1 dolarla yaşıyor. 600 bin kişi aç yatıyor. Türbandan acil sorunlar var.”
Prof. Altan’ın tek cümlede çektiği bu Türkiye fotoğrafına bir paradoksu da, naçizane, ekleyeyim...
Halkımız Amerikan politikalarından nefret ediyor...
Oran?
Yüzde 95.
Halkımız AK Parti’yi destekliyor.
Oran?
Yüzde 50.
AK Parti ABD’yi, ABD AK Parti’yi destekliyor.
Oran?
Yüzde 100.
Burada duralım ve hemen Pakistan’a dönelim.
Ekonomik vaziyet Türkiye’den çok daha berbat durumda...
Asker olsun, sivil olsun iktidarlar ABD ile yatağa girerek Pakistan’ın canına okumuşlar.
En son örnek kim?
General Müşerref.
9 yıl önce darbe yaptı ve 11 Eylül sonrası ABD’nin “teröre karşı savaş”ında en büyük yerel müttefik oldu.
Yüz binlerce Müslüman’ın kanı elinde.
Geçen gün seçim yapıldı ve Pakistan halkı onu sandığa gömdü.
“Tüm seçimlerin anası” aslında Pakistan’da Amerika’yı gömdü.
Navaz Şerif, rahmetli Butto’nun kocası Zerdari ve diğer muhalefet önümüzdeki günlerde parlamentoda Müşerref’i indirecek sayıya muhtemelen ulaşacaklar.
Amerika diken üstünde zira Pakistan ordusu da bu muazzam demokratik halk hareketinin yanında...
Ülkede insanın gözlerini yaşartan bir birlik ruhu hissediyorsunuz.
Bizde ise sadece türban meselesinde tüm samimiyet pulları dökülen sözüm ona Müslüman bir güruh...
ABD politikalarına kayıtsız şartsız uyan bu biat kültürünün zavallılığını Pakistan gibi bir ülkeden bakınca büyük hicapla izliyorsunuz.
“Liberal aydınlar çatlağı”na Fehmi Koru’nun getirdiği yorumdaki tek kelime meseleyi çok daha iyi anlatıyor.
“Ya AK Parti liberal desteğin zayıflamasını telâfi için kendisini daha ‘özgürlükçü’ gösterecek adımları büyük bir cesaretle atmaya başlarsa ne olacak?” diyor Fehmi Koru...
Dikkat edin “özgürlükçü” demiyor...
“Özgürlükçü gösterecek” diyor.
Sır bu kelimede saklı...
Mesele özde özgürlüğe inanmak değil ki... Mesele özgürlükçü gözükmek...
Özde özgürlüğe; özgürlüklere inansalar eli kanlı Müslüman katillerine biat etmezler.
Şu habere bakın...
Fethullah Gülen, New York’ta Dick Cheney’nin ofisine adam yollayıp, “Müslümanlığı ben birleştiririm... Yardım et...” diyor.
Hadi yalanlayın bu haberi...
1 milyon Müslüman’ı öldürdü bu adam... Siz ayağına gidip biat ediyorsunuz.
Hatırlamak istediğiniz bir şerefiniz varsa Allah aşkına Pakistan’a bakın...
zaman: 25.2.08 Etiketler: Aksam, Amerikadan, Gundem, Internet, Yabanci Sermaye, Yazar
Bu millet tukurukle bogacak...
Bu millet tükürükle boğacak...
Hiç takılmıyorum...
Hatta, artık önemsemiyorum...
Vakit kaybı olarak görüyorum bu tartışmaları...
Cumhurbaşkanı Gül’ün “türban harekâtı”nın zamanlamasını tartışmayı beyhude görüyorum.
Yolsuzluklarına ve geleceğimizi nasıl yoksulluğa hapsettiklerine konsantreyim.
Bu tabloyu asıl bilenlere çok öfkeliyim.
AK Parti medyasına...
AK Parti’nin yolsuzluklarını neden manşetlerine taşımıyorlar?
Bu gazetecilik değil, vatanseverlik hiç değil...
Olsa olsa kasaba politikacısına yardaklık yapan mahalle postası bunlar...
Bir kısmı Başbakan’a gizli danışmanlık derdinde...
Bir kısmı Gül’e yakın durma telaşında...
Türban değil. Artık iyice ayyuka çıkan yolsuzlukları ve ahlaksızlıkları sonlarını getirecek.
O haram paraları ne karılarıyla, ne imam nikahlı eşleriyle ne de her ikisini de aldatmaya başladıkları sekreterleriyle yemeye doymuyorlar.
Adını açıklayamayacağım, vicdanının sesini daha fazla bastıramayan çok eski bir dost, birkaç ay önce bakın bana nasıl dert yanıyordu:
“İhaleler sadece yakınlarına veriliyor. Milyonlarca dolarlık ihaleler gizli konsorsiyumlarda belediyenin üst yönetimleri alıyor... Son bir iki yıldır gözleri dönmüş vaziyette... Hayatlarında görmedikleri bu zenginliğin sarhoşluğu içinde nefislerine yenildi hepsi... Sevgililere evler, cipler alınıyor...”
Ankara’da patlak veren skandalın buzdağının su üstündeki kısmı olduğunu görmemek için aptal olmak gerek.
Şunu söyleyebilirsiniz, “Hangi iktidar yapmadı ki?”
Benim takıldığım tüm bu ahlaksız kazancın, en tepeden en alta Müslümanlık kılıfıyla yapılması.
Bizler aylarca uğraşıp, gizli çekimler yaparak, bu yolsuzluk iddialarının üzerine inança ve ısrarla gierek, birkaç tanesini elbette ortaya çıkarırız.
Ki bizzat uğraşacağım ve her türlü ihbara da açık olduğumu buradan ilan ediyorum...
Ama AK Parti medyasının tepe yöneticileri, bazı köşe yazarları, isim isim, yerel yönetimlerde ve bürokraside, hangi “eski dostların”; nelere nasıl sahip olduğunu bilmiyor mu?
Elbette biliyor ama, “kol kırılır yen içinde kalır” mantığıyla ağızlarını açıp konuşmuyor ve yazıp çizmiyorlar.
Büyük hata içindeler.
Bu ülke 2001’de tarihi bir fırsat yakalamıştı. AK Parti bu ülke için, bence büyük fırsattı...
Şimdi bu kadro bu fırsatı, Müslümanlığı kullanarak ve Müslümanlıktan uzaklaşarak, topluma geri dönülemez bir hasar vererek heba ediyor.
Ekonominin çökmemesi imkansız.
Bu yapı çökecek.
Altında kim kalacak?
AK Parti’ye büyük umutla oy veren ve vermeyen milyonlarca insan.
Bu çöküşten hemen sonra sistemin köşetaşı olmuş ve refaha ulaşmış on binlerce AK Parti’li kendini bu korkunç dalgadan koruyacak.
Nasıl?
Haram paralarla edindikleri o gayrimenkullerle, arabalarla, eş dost üzerindeki gizli döviz hesaplarıyla yırtacaklar.
Hayatlarının sonuna kadar vaziyeti kurtaracaklar.
O gün yakın.
O gün geldiğinde önce AK Parti medyasındaki üst düzey isimlere bakacağım. O kalemlere buradan bir soru soracağım...
“Vicdanınız rahat mı?”
serdar.akinan@skyturk.tv
20 Oca 2008
Demokrasi mi?
Demokrasi mi? Hadi canım sen de..!
Kızıma öğretmeni harika bir “sosyal bilgiler” ödevi vermiş...
“Türkiye’deki siyasal sistemi anlatın veya sizin ideal olacağını düşündüğünüz bir yönetim biçimini tasarlayın...”
Yardımcı olmam için bana geldi... Elinde de çok basit bir şema var.
Şema, Kanada’nın meşruti monarşik yönetim yapısını anlatıyor.
“Ben krallığın en doğru yönetim biçimi olduğunu düşünüyorum” dedi.
Yasama, yürütme ve yargı erklerini neden ayırması gerektiğini anlatırken baktım o en tepeye bir kral kutucuğu çiziyor.
Kralın üstüne, aynı Kanada’da olduğu gibi, bir anayasa metni koyması gerektiğini anlattım.
Baktım ikna olmuyor Türkiye’den örnek verdim...
“Bak kızım, bu ülkede 1982 yılından bu yana yürürlükte olan, halkımızın yüzde 90’dan fazlasının kabul ettiği, defalarca değiştirilen, bir cunta anayasası var... Ancak Türkiye buradaki metne artık sığamıyor ve iktidar partisi şimdi bu anayasa metnini değiştirecek...” dedim.
“Neden?” dedi...
Osmanlı’yı; Duyun-u Umumiye’yi; Sevr’i, Kurtuluş Savaşı’nı; DP’yi, NATO’yu, darbeleri; idamları anlatmaya başladım.
Kafası iyice karıştı... Bir yandan da merakı arttı...
Bu denli karmaşık bir tarihsel süreci anlatmak yerine basit bir örnek vermenin daha doğru olacağını düşündüm ve “Ülkende yaşayan her bir bireyin mutluluğu, eşitliği, özgürlüğü ve refahı için bir anlayış birliğine ihtiyacın var. Anayasa o anlayışın ne olduğunu anlatır...Yazılı metin soyut bir güçtür. O kral mükemmel olabilir ama yarın kral olacak olan kişi keyif olsun diye seni idam da edebilir. Oysa kavramlar sabittir fikir değiştiremez” dedim.
Gülümsedi, “Şimdi anladım...” dedi ve en üste bir anayasa kutucuğu yerleştiriverdi.
Bu konuşmanın ertesi sabahı Başbakan Erdoğan’ı grup konuşmasında izledim.
Konuşması sırasında jestlerine, mimiklerine, sesinin tonuna dikkat kesildim.
Yaydığı elektrik tam olarak neydi?
Özgürlüklerden, medyadan, devletten, sırlardan, haklardan, bireyden bahsederken neyi anlatıyordu?
Sesinin öfkeden titrediği anlarda gözlerine baktım.
Mahkemelerin aleyhinde verdiği kararlara çok sert çıktı...
“Aynı şeyi ben yaptığımda hakaret diyorlar...” dedi.
Yeni yasaklardan bahsetti, “Böylesi özgürlük dünyanın hiçbir ülkesinde yok...” dedi.
Tüm bu cümleler, ses tonu, bakışları; ifade etmediği tek bir cümlenin havada uçuşan parçaları gibi, beynimde birleşti, tek cümle oldu...
“Beni eleştiremezsiniz... Susacaksınız...”
Dün, bu inancım pekişti...
Başbakan kesinlikle muhalif bir medya istemiyor... Susturacak...
Ne pahasına olursa olsun...
İktidarı eleştirme özgürlüğümüzün, onu da var eden demokrasi açısından ne gibi bir önem taşıdığını ıskalıyor.
Konuşmasını bitirdi. “Tek adam” ayakta alkışlandı.
Benim aklım kızımın ödev kağıdına gitti.
Kutucuklar o kadar saçma geldi ki bir anda...
En üstte anayasa yazsa ne olacak?
İçinde bulunduğumuz sistemin yeni bir adı olmalı...
Kitaplarda yazılan demokrasiye doğru gitmediğimiz kesin.
Küresel sistemin bölgesel işbirlikçileri oluyoruz elhamdüllillah...
Sizi gidi cinler
Sizi gidi cinler... Sizi...
İran’da görevli MİT mensuplarından bazılarının bir süre önce sınırdışı edildiğini öğrendim.
Bu istihbarat elemanlarının görüştüğü bazı İranlılar da şu anda gözaltındaymış.
Şayet bu bilgi doğruysa büyük resme bir kez daha bakmakta fayda var.
5 Kasım öncesi ne oluyordu?
PKK tekrar eylemlere başlamış ve karakolları basıyor, askerlerimizi öldürüyordu.
Türkiye ayaktaydı.
Hükümet, asker, muhalefet; hemen herkes son derece sert açıklamalar yapıyor... Halk sokaklara dökülüyor... Kuzey Irak destekli bu terörün derhal bitirilmesi isteniyordu.
Başbakan ne dedi?
“Bıçak kemiğe dayandı...”
Bir tezkere tartışması yaşandı ve Meclis hükümete sınır ötesi operasyon için yetkiyi verdi.
Hava gerildi... Barzani, Talabani son derece sert açıklamalar yaptılar.
Başbakan, bu atmosferde, 5 Kasım tarihinde Washington’a gitti ve Bush ile
görüştü.
PKK “ortak düşman” ilan edildi. Resmen...
Kuzeydeki oluşumun tanınması şartıyla PKK’nın bitirileceği gündeme düştü. Gayri resmi olarak...
Cumhurbaşkanı Gül’ün Washington ziyaretinde ise Enerji Bakanımız’ın Oval Ofis’teki kareye girmesi dikkatimi çekti.
Kuzeydeki petroller Türkiye üzerinden geçecek bilgisi ulaştı sonra... Çok da akıllıca geldi kulağa... Öyle ya madem Kürdistan’ı tanıyıp iş yapacağız... Petrol merkez de olsa gerek.
Şimdi, düşünebiliyor musunuz? Koca Rusya Avrupa’nın doğalgaz vanasını elinde tutuyor. İran nasıl bir enerji devi...
Siz de “cin”siniz ya... O enerji havzasında Rusya ve İran’a rağmen İngiltere ve ABD ile Kürtlere ortak olacaksınız... Ama “elhamdülillah” dediğinizden size darılmayacaklar.
1992 yılında ne oldu? Hatırlayan
var mı?
Hani PKK Şemdinli’yi kurtarılmış bölge ilan edecek kadar güçlenmiş. Türkiye Kuzey Irak’a girmiş ve PKK’ya ağır darbe
indirmişti...
PKK ateşkes ilan ettiğinde MGK’da ne konuşulacaktı biliyor musunuz?
Federatif bir yapı... O MGK hiç o gündemle toplanamadı.
Çünkü PKK Bingöl’de 33 askeri
kurşuna dizdi...
Bakü-Ceyhan anlaşması tam 10 yıl rafa kaldırıldı. Ve Ruslar Mavi Akım’ı gelip bize dayadılar. İran da doğalgazını dayadı...
Şimdi gidip İran’a ve Rusya’ya rağmen ABD ile yatağa girin...
Bizim MİT ajanları niye sınırdışı
edildi sahi?
(Aksam)
10 Ara 2007
Amerikan Kpekleri
Yazarlar / Serdar Akinan
Amerikan Köpekleri
Nihat Genç’in en sevdiğim kitabıdır... Bu memlekette yoldan geçeni çevirsen Amerikan hükümetine karşı hissiyatı bellidir.
O kitapta da bu hissiyat ince ince çok güzel anlatılır.
Irak’ta bir milyon kişiyi öldüren ve Irak’ı paramparça eden...
Afganistan’da Pakistan istihbaratı ile Taliban’ı destekleyen, El Kaide’yi kurduran sonra bu ülkeyi de işgal eden; son birkaç yılda yüz binlerce Müslümanı öldüren eli kanlı bir ülkedir Amerika.
Amerika’nın Türkiye’yi bölmek isteyip istemediğini; bu vatan için açık bir tehdit olup olmadığını sorun yoldan geçen herhangi birine alacağınız yanıt bellidir.
Amerika açık bir düşmandır.
Bırakın siz iktidarın (sadece AK Parti’yi kastetmiyorum elbette!) ‘’stratejik müttefik’’ laflarına...
Biri darbe yapmak için icazet alır. Diğeri ekonomiyi yönetmek için...
1950’den beri bu böyledir.
Milletimiz artık Amerika’nın ne olduğunu anlamıştır.
Ancak milletimizin vekilleri, elbette, bunu görmezden, anlamazdan gelmektedirler.
Amerikan Büyükelçisi Ross Wilson üzerinden fırtına kopartılıyor.
Efendim Büyükelçiliğe nasıl milletvekillerini davet edermiş?
Eder. Adamın işi bu...
Giden şahsiyetsizlere bakın siz...
İkram edilen çorbaya kaşık sallayan bu adamlar ne iş yapar?
Kimdirler? Neye ve kime hizmet ederler?
Meclisimizin kulislerinde Türkçe’yi anadili gibi konuşan onlarca İngiliz ve Amerikan diplomat milletvekillerimizle saatlerce sohbet etmektedir.
İngiliz ve Amerikan diplomatları... Ve son haftalarda bu trafik artmıştır.
Ev ziyaretlerine giden gazeteciler, emekli diplomatlar, eski vekiller, yeni vekiller...
Konuşulan mesele ne?
Yanılmadınız...
Güneydoğu... Azınlıklar... Ermeni meselesi... AB...
Amerika Amerikalığını, İngiliz İngilizliğini yapacak...
Hem de tam şimdi...
Oylarınızla o Meclis’e taşıdığınız siyasiler de bunların ayaklarına gidip ikram ettikleri çorbalara kaşık sallayacaklar...
Bu adamlara, hâlâ bölüşecek bir tas çorbamız olduğunu anlatmamız gerek...
Gelin bir tas çorbaya beraber kaşık sallayalım ve mesele neyse konuşup halledelim.
Siz ne yapıyorsunuz?
Utanmadan Irak’ta Müslüman kardeşlerinizin; din kardeşlerinizin boğazını onar onar kesip Dicle’ye atan bu adamların ayağına gidip sundukları bir tas çorbaya kaşık sallayıp ‘’mesele’’ konuşuyorsunuz...
Halkımıza da bir çift lafım var...
‘’Amerika bizi bölmek istiyor...!’’ Bir slogan gibi bu lafı duyuyorum her gittiğim yerde.
Kimse sizi bölemez...
Karşınıza değil yanınıza bakın...
Bölen karşınızda değil, yanınızda... (Aksam)
zaman: 10.12.07 Etiketler: Aksam, Amerikadan, Dunya Basini, Strateji, Yazar
2 Ara 2007
BU YAZI ANLAYANA!...
Yazarlar / Serdar Akinan
BU YAZI ANLAYANA!...
‘Önümüzdeki 2 ay içinde alınacak ve uygulamaya sokulacak kararlar bu ülkeyi 10 yıl içinde son derece kanlı bir iç savaşın içine sokacak kadar vahim...’
Bu cümle geçen akşam bir araya gelip uzun uzadıya süreci irdelediğim bir siyasetçiye ait...
O genelde eleştirisini AK Parti üzerine kurdu.
AK Parti’yi; Başbakan’ı eleştirdi...
Ben ise bu kapsamlı eleştirilerin bir kısmına “kısmen” katılmakla birlikte çok başka bir açıdan meselelere dair düşüncemi söyledim...
Ben AK Parti’yi eleştirmiyorum. Bir parça geri çekilip tarihe bakınca sonuç şayet ilk paragraftaki kadar vahim bir sona gidiyorsa bunun müsebbibinin “emaneti” kötü yöneten kadrolar olduğunu düşünüyorum.
Açık açık konuşalım.
2. AK Parti dönemi 2.Cumhuriyettir.
AK Parti iktidarı Fethullah Gülen’in test sürüşüdür.
1989’dan bu yana ve 11 Eylül’den bu yana olan bitenleri değerlendirdiğinizde; Fethullah Gülen hareketinin nereden ve neden desteklendiğini anladığınızda, 28 Şubat süreciyle beraber, bugüne baktığınızda sonuç budur.
Jakoben Kemalistler başaramadılar.
Bu gerçeği de itiraf edin artık.
Devlet yani mülkiye ve harbiye ilk sorumludur.
Mülkiye ve harbiye 1950’den beri Atatürk’ün mirasını kötü yönetmiştir. (Aslında İsmet Paşa’yı milat almak daha doğru...)
İkinci sorumlu ise siyaset-tarikat-mafya üçgenidir. (Son döneme medyayı da eklemek şarttır.)
Müteahhit kafalı sağ zihniyetler bu ülkeyi yağmalatmıştır.
Eğitim, sağlık ve adalet göçmüştür.
Özal’la başlayan süreç ise mutlak teslimiyettir.
Kimse kendini kandırmasın. Derviş’le başlayan süreç AK Parti tarafından milim sapma olmadan “başarı” ile sürdürülmektedir.
22 Temmuz günü ise ılımlı İslam artık iktidarını ilan etmiştir.
Tandoğan’ı ve ardından birçok meydanı dolduran o milyonlara da, naçizane, bir önerim var...
Aklınızdan geçen o cümleyi ben dahil herkes biliyor. Kendini Atatürkçü ve laik olarak niteleyen o “yüreği incinmiş” kitle son zamanlarda hep şu minvalde konuşuyor:
“Özkök de bunlardan biriydi, Büyükanıt gelecek her şey bitecek. Hay Allah, galiba o da olmadı sıra Başbuğ’da...”
Bu hastalıklı düşünceleri bir yana bırakın ve uyanın..!
İddia ve tespitim şu: E-muhtıra’nın verildiği günden bu yana, bu ülkede en çok yıpranan kurum TSK’dır.
Bunun müsebbibi de bizzat komuta kademesidir.
Durun! Hemen hiddetlenmeyin... Biz daha öfkeliyiz.
Neden mi? Şundan:
5 Kasım süreciyle ortaya çıktı; 2. Cumhuriyetin ilk büyük adımı atılmakta ve başka ellerin kurdurduğu ve orta vadede bize açık bir tehdit olacak şoven milliyetçi bir Kürdistan’a “olur” verilmektedir.
Diğer adımları da 2008 ortasına kadar göreceğiz. Tahmin etmek zor değil...
Elbette bu bir tercihtir. Siyasi bir tercihtir... Demokratik bir tercihtir.
Ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin karakterini değiştirecek nitelikte bu tercihi tercih etmeyen yığınların endişelerini ifade ettiğini düşündükleri samimi ve güvenilir bir siyasi kadro yoktur.
AK Parti ise kendi içinden empatik bir Cumhuriyetçi anlayış çıkarma dinamiğinden maalesef mahrumdur.
Bu onun kaçınılmaz sonu olacaktır. Ama endişe veren mesele bu sonun aynı zamanda Cumhuriyetin de sonu olmasıdır.
Burada durun ve bir zahmet Atatürk’ün gençliğe hitabesini okuyun... (Yok gerçekten okuyun...)
Bu metni , bir kariyer için, ezbeleyenlere ve ezberletenlere değil...
Anlayıp, her ne pahasına olursa olsun, uygulayacaklara ihtiyaç duyulan günlerdeyiz.
Atatürk, o hitabeyi de kalkıp ne askeri-sivil bürokratlara ne de siyasilere yazdı...
Gençliğe yazdı...
Okuyun ve düşünün...
Kurdistan’i kabul et... PKK bitsin!

Yazarlar / Serdar Akinan
Kürdistan’ı kabul et... PKK bitsin!
Çok mu iddialı geldi bu başlık?
Gelmesin... Olan bitenin arka planında tam da bu formül yatıyor...Tutarsa...
Çok uzun ve dolambaçlı laflarla kafanızı karıştırmayacağım. Açık verilerden yola çıkarak başlıktaki tezimi anlatacağım.
Apo’yu Türkiye’ye kim teslim etti?
ABD.
ABD, İngiltere ve İsrail’nin, büyüyen İran (Şii) tehlikesine karşı, yüzde yüz güvenebileceği, en sadık ve monoblok gözüken yapı nerede?
Irak’ın kuzeyinde...
Yani? Kürdistan’da...
ABD neden Türkiye’ye yüzde yüz güvenemez?
1Mart’ta test etti. Gördü...Türkiye, siyasal ve sosyal olarak çok parçalı...Karar odakları farklı etki alanlarına sahip. Irak’ta başı bu kadar beladayken bir başka bölgesel ve derin sorunla daha uğraşmak istemiyor.
5 Kasım günü, Washington’da PKK’nın “PKK olarak bitirilmesi” kararlaştırıldı.
Yani?
Yani ABD Türkiye’ye “büyük bir şey” verdi...
Karşılığında ne aldı?
“Kürdistan’a karışmayacaksın...” dedi. Barzani de hemen akabinde “güvence verilerek” rahatlatıldı.
Hükümet ve belli güç odakları, PKK’yı denklemden çıkartma planları içinde ve bu arada Kürdistan’a da ses çıkartılmayacak.
Beni hiç kimse, bu coğrafyada ABD, İngiltere ve İsrail’in desteğiyle, onların dikte ettiği bir karara uyarak hareket eden bir Türkiye’nin orta ve uzun vadede kazançlı çıkacağına ikna edemez.
Dolayısıyla, bu denklem, şayet gerçekleşirse, ısrarla savunuyorum, orta ve uzun vadede bu ülkeye zarar verecek gelişmeler olacaktır.
Öncelikle PKK’nın bu denklemden, bu kadar kolaylıkla çıkartılabileceğini düşünmek saflık olur.
Önümüzdeki günlerde, “bir takım sözler alan” yönetici PKK kadroları dağdan “inebilir”...
Dağda, eline aldığı silahı henüz kullanmamış binlerce Kürt genç Mahmur’a geçebilir...
Mahmur’dakiler de BM gözetiminde Türkiye’ye gelebilir...
TSK, sınır ötesine konuşlanabilir... Mehmetçik ve peşmerge birlikte çay içerken çekilmiş şirin fotoğraf kareleri manşetleri süsleyebilir.
Tüm bunlar artık pek mümkün, görünen o ki “konuşulmuş-anlaşılmış” senaryolar...
Şu soruyu soran var mı? PKK bu adımları ne karşılığında atacak? Asıl soru budur... Bu sorunun yanıtı da önümüzdeki süreçte gömülüdür.
“Bir barış yapılacaksa kendi aramızda yapalım... ABD işbirlikçisi Talabani ve Barzani ile değil... Bölgeye çöreklenen emperyalist güçlerle değil... İstiklal harbindeki ve Cumhuriyetin ilk yıllarındaki haklarımızı verin... Üniter devlet içinde kalmak istiyoruz. Silahları kaldırıp atalım. Akan kan dursun.”
Bunu kim diyor?
Öcalan...
AK Parti ne yapıyor?
O hakları vermeye hazırlanıyor... Şahane... Buna bir itirazım yok!
Güzel de o adımları bize ABD, İngiltere ve İsrail attırıyor.
Sevr ile Lozan arasında bir noktaya mahkum ediliyor Türkiye.
Masanın karşı tarafında bin yıllık toprakdaşlarım oturmuyor ki... Binlerce kilometre öteden gelip bu enerji havzalarını kontrol altına almak isteyen, Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana bu bölgede milyonlarca insanı öldürenler oturuyor.
Dağdaki PKK’nın Apo’dan bağımsız ve ABD-Barzani-AKP’ye uygun adımlar atacağını düşünmek saflıktır diyorum.
Süreç geçmişe gebe...
zaman: 2.12.07 Etiketler: Aksam, Amerikadan, Dunya Basini, Gundem, Haber, Internet, Secim, Strateji
21 Kas 2007
Gundem sogutmak... Enseyi karartmamak?
Yazarlar / Serdar Akinan
Gündem soğutmak... Enseyi karartmamak?
Bir haftadan fazla oldu...
Elim yazıya gitmiyor... Gidemiyor...
“Sadece hasta hasta yatmaktan mı bu tembellik?” diye soruyorum kendime...
Yanıt...
Valla, sanırım sadece o değil... Biraz da ahvalden kaynaklanıyor.
Çok değil bundan birkaç hafta önce o kanlı Dağlıca baskını haberi geldiğinde hissettiklerimi yazmıştım.
İzleyen günlerde memleketin dört bir yanından gelen görüntülere; kuduran sokaklara, sel olup akan bayraklara, avaz avaz atılan manşetlere bakıp... “Bu milleti ne sakinleştirebilir..?” diye kendi kendime sormuştum.
Ve, olan bitene; gidişata bakıp...Tam da Washington gezisinin başladığı gün, gene olmayacak bir şey yazmıştım...
“Operasyon falan beklemeyin. Olmayacak!”
demiştim.
Oysa, o ne muhteşem(!)
slogandı...
“Bıçak kemiğe dayandı...” Breh...Breh...
Hemen akabindeki Washington seferinin zafer kokan manşetlerini hatırlıyor musunuz?
Hadi biraz hafızanızı yorun canım...
Evet, bravo...
“ABD, anlık istihbarat verecek...”
Yani?
Sınırdaki 100 bin asker vurdu vuracak...
Anlık istihbarat mı
istiyorsunuz?
Durun ben size vereyim.
(Hoş aylar önce yazmıştım... Ama çok unutkan olduğunuz için bir kez daha yazmakta hiçbir mahsur görmüyorum...)
ABD ve İsrail, Kürdistan’ın (Büyük mü küçük mü o kadarını şu aşamada bilemiyorum) kurulmasına kesinlikle karar verdi.
PKK, AK Parti’nin seçim başarısından rahatsız oldu ve kanlı eylemler yaparak, mevcut denklemden dışlanmamak için “Ben hâlâ buradayım...” dedi.
Siyaseten tam bir miyop olduğunu düşündüğüm Barzani ise oluşan havada rolüne ters açıklamalar yaptı. (Şimdi toparlıyor...)
AK Parti ise bölgesel pozisyonuna ve misyonuna uygun davranarak bu plana; bir beka alışverişi yaptığından, kayıtsız şartsız uyuyor...
AK Parti, çok kapsamlı bir paketle, PKK’yı etkisizleştirecek, Barzani ve Talabani’yi ise son derece ferahlatacak bir takım planlı adımlar atacak.
DTP’nin kapatılması hikayesi detaydır...
Süreci engellemeyecek bir büyük mutabakat yürürlüktedir.
Tamamen kırılgan ve değişken parametrelerden oluşan bu denklemin nasıl yürüyeceğini bilemiyorum.
Ama şu soruları yanıtlarken herkesin iki kez düşünmesi gerektiğini biliyorum...
Bu ülke binlerce insanını neye ve kime kurban verdi?
Ne uğruna bu kan döküldü ve dökülüyor?
Kürt meselesini, Kürtçülük yapanları ve terörü ayıran son derece kapsamlı bir plan olduğu anlaşılıyor.
Erkan Mumcu, haftalar önce, mevcut fotoğrafı çeken ve derhal yapılması gerekenleri anlatan kapsalı bir yazıyı kamuoyuyla paylaşmıştı... Çok duyulmadı maalesef...
Kelimesi kelimesine oldu ve oluyor...
AK Parti, biraz örtülü bir mahcubiyetle, meselenin halli için o metinde çizilen yol haritasını temel stratejisi yapıyor...
Ancak, o denli büyük bir hata içindeki, ne bu tarihsel misyonu tamamlayacak siyasi bir vizyon ne de cüretle atabilecek sağlam bir zemine basmıyor.
O nedenle, sürecin, PKK’yı kullanmak yerine tasfiye edildiği nihayetinde ise ülkeyi bölünmeye götürecek Kürtçü hareketin son derece güçlendirildiği bir evreye taşındığını düşünüyorum.
Not: Mumcu’nun yazısının tamamını Anavatan’ın sitesinde bulabilirsiniz. Okuyun...
15 Kas 2007
Onurumuzun fiyati belli oldu: 1.5 trilyon dolar...
Onurumuzun fiyatı belli oldu: 1.5 trilyon dolar...
Dün gazetelerin birinci sayfalarını kaplayan o fotoğrafa bakarken içim acıdı. Tarih: 10 Kasım 2007
Yer: Swissotel
Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Suudi Arabistan Kralı Abdullah Bin Abdülaziz El-Suud’un “huzuruna çıktı”...
Gururum incindi...
Neden mi?
Şundan...
Suudi Arabistan Kralı’nın kim olmadığını bilmeyen yok.
Petro dolar zengini bu adamlar abdestlerini kanla alır.
Petrolün varili yüz doları geçti. Bu adamların görmemiş zenginliklerinin; üzerlerine oturdukları aşağılık rejimin dünyayı ve kendi toplumlarını ne hale getirdiği ortada...
Bir hükümet, elbette, kendi ideolojisi çerçevesinde her türlü zihniyetle, politikası ve ortaya koyduğu hedefler doğrultusunda çeşitli ilişkilere girebilir.
ABD yanlısı olabilir...Washington’a gider... Beyaz Saray’da sırtı sıvazlanır... Birkaç yıl daha maddi destek sözü alır. O ülkeyle çeşitli açık ve gizli anlaşmalar yapar... Velhasıl toplumun bir kesiminin oyuyla o koltuklara oturur...
Millet doğru veya yanlış hesaplarını sandıkta verir...
AK Parti örneğinde olduğu gibi ezici bir oyla da tekrar o koltuğa oturtur...
Tarih bu hesabı adaletle yazar ve yargılar.
Cumhurbaşkanı ise başkadır... Karıştırmayın ve iyi anlayın...
Cumhurbaşkanı devlettir.
O halkın ötesinde bir anlam ifade eder.
Cumhurbaşkanlığı Cumhurbaşkanı’nın şahsından öte bir yerdedir.
Kişiden ve ideolojiden öte...
Soyut bir kudret ve anlamdır.
10 Kasım’da bu anlam hiç olmadığı kadar zedenlenmiştir.
Cumhurbaşkanı Cumhurbaşkanlığını küçük düşürmüştür.
Neden?
Siyasetçi ile devlet adamı arasındaki fark işte bu ayrıntıda gizli.
“Benim yüzde 47 oyum var...Cumhurbaşkanını da seçerim...”
Hayır efendim... Siz hâlâ siyasetçisiniz... Devlet adamı ol(a)mayacağınızı ispatladınız.
Devlet adamlığı, bu milletin onurunu, her ne pahasına olursa olsun ayaklar altına aldırmamaktır.
1.5 trilyon dolara tahvil edilemeyecek tek şey bu milletin onurudur.
Hiçbir değer benim şerefimden zengin olamaz.
Benim ulusal onurumun temsil yeri Çankaya’dır.
Sayın Gül o otele gitmeyecekti...
Gidemezdi...
Bu arada kimse sızlanmasın!
Bu halk aylar önce küçük düşmeye karar verdi.
İşte fotoğraf... Alın, duvarlarınıza asın...
O fotoğrafın gölgesinde kredi kartı ekstrelerinizi açın ve bakın...
Taksitlerinizi gönül rahatlığı ile ödeyin...
Kime ne pahasına borçlu olduğunuzu iyi görün...
Bir gün tarih bu milleti anlatırken evlatlarımız aynı fotoğraf karesine bakacaklar ve nereden nereye geldiğimizi görecekler.
İlk kez bu ülkenin vatandaşı olmaktan hicap duydum.
Yemyeşil bir bayrağın önünde oturan bir halk...
Gülümsüyor...
Gülün...
10 Kasım’da ölümünü andığınız o adam özgürlüğün dünyanın en pahalı şeyi olduğunu gülerek öğrenmedi.
Hayatı boyunca acı çekti...
O da gülümsemesini bilirdi...
Gülmedi.
O fotoğraf karesi hayatımız boyunca unutmamamız gereken bir 10 Kasım’a aittir.
zaman: 15.11.07 Etiketler: Aksam, Dunya Basini, Ekonomi, Gundem, Secim, Strateji, Yabanci Sermaye, Yazar
5 Kas 2007
Sinir otesi operasyon olmayacak...
![]() | |
Washington’da Bush ile Erdoğan arasındaki görüşmeye saatler kala bu iddia nereden çıktı?
Birçok şeyden çıktı...
Ama izin verin 2 haftadır ülke olarak içinden geçtiğimiz sürecin nereye vardığını görmek ve temel aktörlerin pozisyonlarını anlamak açısından çok sembolik bir olaya yakından bakalım.
PKK tarafından kaçırılan askerlerimizin serbest bırakılma zamanlaması ve şeklinden bahsediyorum elbette...
Dün TSK’nın sitesine koyduğu BA-30/07 numaralı açıklamayla PKK’nın yayın organı HPG’nin sitesine koyduğu açıklamayı alt alta koyup okuduğunuzda fotoğrafı daha iyi görebiliyorsunuz.
TSK, 22 Ekim tarihinde “irtibatın kesildiği” bildirilen 8 personelinin 4 Kasım itibarıyla tekrar “bünyesine katıldığını” açıklıyor.
PKK ise gayet açık ve net bir şekilde bu süreçte DTP, ABD ve Barzani’nin işbirliğini ilan ediyor.
İşte o açıklamadan o cümleler...
(...)Federal Kürdistan Bölge Hükümeti İçişleri Bakanı Hacı Mahmut Osman, Uluslararası Tolerans’ın Başkanı Kerim Sincari, DTP Milletvekili Osman Özçelik, Aysel Tuğluk ve Fatma Kurtulan’dan oluşturulan heyete Medya Savunma Alanlarında teslim edilmiştir.(...)
PKK bununla yetinmeyip, gene açık açık bu anılan unsurlara atıfta bulunmaktadır...
(...)ABD’nin, Kürdistan Bölge Hükümeti’nin, DTP’nin ve duyarlılık gösteren herkesin bu çabalarındaki katkısı, askerlerin daha kısa sürede bırakılmalarına neden olmuştur.(...)
Bunda ne var diyebilirsiniz?
Çok şey var da bu yazının konusu o değil... Bir başka yazıya bu tabloyu açacağım.
Sınır ötesi operasyonun neden olmayacağına gelelim.
1. ABD Başkanı Bush’un , Centcom’a yani Irak’ta güvenliği sağlamakla yükümlü ve başı yeterince belada olan karargaha Irak’ın kuzeyindeki dağlık alanda “TSK ile ortak operasyon yap” talimatı vermesi mevcut halde imkansızdır.
2. Zaten parçalı olan ve her açıdan yetersiz Irak hükümetinin kuzeyde herhangi bir otorite veya kudret çerçevesinde bir şeyler yapması/yaptırması mümkün değildir.
3. Barzani’nin PKK’ya karşı herhangi “sahici” bir harekete girişmesini beklemek saçmadır.
4. Bölgede hava şartları hızla olumsuz şekilde değiştiğinden ve başka türlü sebeplerle TSK’nın büyük çaplı, kalıcı ve derin bir herakata girişmesini beklemek anlamsızdır.
Peki ne olacak?
Büyük kamuoyu baskısı var.
Ancak sadece Erdoğan değil asker de sıkışmış vaziyette...
Tablo da bu...
Geçen yazıda söylediğim gibi... Türkiye son derece kritik bir kavşakta...
Ve bugün saat 13.00’teki Bush Erdoğan görüşmesi bu anlamda önemli...
Ama şahsi düşüncem şu:
Bu görüşmeden somut hiçbirşey çıkmaz.
Kısa vadede PKK’ya yönelik bir büyük sınır ötesi operasyon olmayacak.
Yani kendimizi kandırmayalım.
Sakin olalım...
Nasıl olacaksak? (Aksam)
Almanya ve yabancilarin camileri!
![]() | |
Bu satırların yazarı üç gün evvel İstanbul’da bir kilisede yapılan ve Hakan Erdoğan tarafından organize edilen Bach günleri çerçevesinde, kilisede müzik dinledi, kilisenin Meksikalı rahibi ile el sıkıştı, sohbet etti, çan seslerinden de hiç rahatsız olmadı!
Ama Almanlar, Almanya’daki Türklerin dini yapılarına bizim kiliselere gösterdiğimiz hoşgörüyü, galiba, pek göstermiyorlar.
Bugün Almanya’da yaşayan 7,4 milyon yabancının 2,7 milyonu Türk. Alman vatandaşlığına geçen yabancıları da kattığımızda bu rakam 15,3 milyona çıkıyor. Bu nüfusun içindeki olası Türkleri de sayarsak bugün Almanya’da yaklaşık 5 milyon Türk yaşadığını tahmin edebiliriz. Diğer Müslüman ülkelerden gelenler de hesaplanırsa Almanya’da 6 milyonu aşan sayıda İslam inancını taşıyan olduğunu varsaymamız gerekir. Çoğunluğun Türk olması dolayısıyla Almanya’da din konusunda yapılan tartışmalar genelde Türk-İslam kuruluşları ile olmakta. Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanlığı’nın himayesindeki DİTİB (Diyanet İşleri Türk İslam Birliği) en büyük yasal kuruluş. En etkilisi DİTİB olmakla beraber fazla sayıda dini kuruluşun da çalışmalarda bulunduğu biliniyor.
Son yıllara kadar Müslümanlar inançları gereği ibadetlerini, namazları ve de özellikle cuma namazlarını, eski depolardan veya kullanılmayan fabrikalardan bozma “cami”lerde yapıyorlardı. Bu “cami”ler fazla göze çarpmayan şekilde kıyıda köşede yer almakta, genelde etrafta oturanlar tarafından bilinmekte fakat şikâyete sebep olmamaktaydı. Son üç-dört yıldır Almanya’daki İslam cemaati açığa çıkma, kendini kabul ettirme ve Alman toplumunun bir parçası olmakla beraber inançlarının değişik olduğunu belli etme ihtiyacını duymaya başladılar. İşte bu davranış tutucu Alman toplumunu rahatsız etmeye başladı. İslam derneklerinin Alman hükümeti ile müzakere masasına oturmaları, onları cesaretlendirmiş bulunuyor. Bundan böyle büyük bir cami yaparak güç gösterisi yapabileceklerine inanıyorlar. Sosyal Demokratlar ve Yeşiller dışındaki siyasi partiler, özellikle Nasyonal Demokratlar, Bavyera’daki Hıristiyan Sosyal Birlik mensupları bu rahatsızlıklarını en belirgin şekilde ifade etmeye başladılar. Bu durum yalnızca Almanya’ya özgü bir özellik değil. Fransa ve İngiltere’de de az veya çok aynı durumla karşılaşılmakta.
Bugün Almanya’da yaklaşık 2400 mescit bulunmakta. Bunların tamamı eski binalarda ve göze çarpmayacak şekilde. Ancak 160 adet de cami var ve 184 tanesinin inşaatı planlanmakta. Son günlerde en büyük gürültü, DİTİB tarafından, Köln’de yapılması planlanan, projesi tamamlanmış bir cami etrafında kopuyor. Köln-Ehrenfeld’de inşaatı planlanan caminin kubbesi 35 metre yükseklikte. Her biri 55 metre boyunda iki tane de minaresi mevcut. (Devamı:Aksam)
21 Eki 2007
Gizli ellere dikkat!
Akşam
Akşam
Serdar Akinan
17 Ekim 2007
Gizli ellere dikkat!
İsmail Hakkı Bey’in Rumeli türküsünü duyuyor musunuz?
“Ceddin deden neslin baban...”
Tüm televizyonlar gazeteler bir mehter marşı tutturmuş gidiyor.
Çılgınlar gibi çalan mehteran marşlarına kulak tıkayarak serinkanlılıkla bir kez daha şu meseleye bakalım mı?
PKK, ordumuzun Irak’a girmesini istiyor. Kanlı provokatif eylemler yapıyor...
Tüm bu olaylar, bir anda, nasıl başladı hatırlıyor musunuz?
Şırnak Beytüşşebap’ta bir minibüs içinde 12 köylü kurşuna dizildi. PKK en ufak saldırıları bile üstlenirken bu olayı üstlenmedi.
“Bu katliamı PKK yaptı” diye operasyona başlandı ve o operasyon esnasında 13 evladımızı Gabar’da şehit verdik.
Türkiye ayağa kalktı ve şimdi hükümet tezkere çıkartıyor.
Bi parça, “gazetecilik” yapınca işin aslının böyle olmadığını ortaya çıkartabiliyorsunuz.
Beytüşşebap’ta kurşuna dizilen bu insanlar kimdi ve asıl hikaye ne?
Malum 1993 terörün en ateşli zamanları. O güne kadar hayvancılıkla geçinen bir grup köylü son derece verimli Beytüşşebap’ın verimli meralarını terk etmeye zorlanıyor.
Yıllar sonra köylerine geri dönüyorlar. Ancak bölge Jirki aşiretinin kontrolündedir. 2004 yılında bir su ihalesi açılıyor ve ihaleyi alan müteahhid köye suyu bir türlü getiremiyor. Zira su gelirse bu köylüler yerleşecekler ve tekrar merayı kullanmaya başlayacaklar.
Köylüler ne yapıyor? Jirki’lere rağmen su yolu inşaatını kendileri yapmaya başlıyor.
O gün taranan minibüsteki 12 vatandaş o inşaattan dönüyordu.
Peki Jirkiler kim mi?
30 yıldan fazla bir süre önce Süryani vatandaşlarla gene arazi üzerine çıkan bir tartışmada 7 askerimizi ve bir cumhuriyet savcısını öldürdüğü öne sürülen, sonra PKK’ya karşı silahlanmayı kabul ettiğinden devlet tarafından “bir şekilde” korunan binlerce silahlı adam...
Mahkemeler tarafından yıllarca “gıyabi tutuklama kararı” ile aranan bu aşiretin lideri Tahir Adıyaman o tarihlerde Süleyman Demirel tarafından Köşk’te ağırlanmıştı.
Bu dosya zaman aşımından düştü.
Jirki aşiretine mensup silahlı korucular bu kararı nerede ve nasıl kutluyorlar biliyor musunuz?
7 askerimizin öldürüldüğü Beytüşşebap’ın Başaran Köyü meydanında devletin verdiği silahlarla havaya ateş açarak. İddia o ki bu 12 köylüyü Jirki aşireti kurşuna diziyor ve orada görevli bir tuğgeneral bir grup gazeteciyle bu gerçeği paylaşıyor.
“Türkiye’yi Irak batağına çekmek isteyen gizli eller var.” diyoruz ya...
Asıl bu iddiaları örten “gizli eller”i merak ediyorum.
Önümüzdeki günlerde çok daha provokatif eylemlerden korkuyorum...
Ve, tam anlamıyla bir savaş çığırtkanlığı yapan medyanın, gerçekte ne olduğuna kafa yormamasına hayret ve esefle bakıyorum.
Genelkurmay’ın Gabar şehitleriyle ilgili çok ciddi bir soruşturma başlattığını da yazmadan edemeyeceğim.
Sıralı komutanlarda metal yorgunluğu olur mu? Bu ciddi soru kamu önünde tartışılır mı? Bilemem.
Ama şunu görüyorum.
Gizli bir el bizi Irak’a çekiyor.
Bu gizli el sadece yurtdışında değil aynı zamanda yanıbaşımızda da duruyor.
Son olarak Irak’a giren Türkiye, PKK ile savaşmayacaktır.
Bu savaş açık ve kesin bir şekilde ABD’ye karşı verilecektir.
Soru, bu savaşı kimin kazanıp kaybedeceği değil asıl neye sebep olacağıdır.
26 Ağu 2007
Yazarlar / Serdar Akinan
Abdullah Gül’ün adaylığı sadece toplumu değil, doğal olarak medyayı da iki kampa böldü.
Baksanıza Bekir Coşkun üzerinden “dinci basın” “büyük basın” kamplaşması yaşanıyor. Yaşatılıyor.
Ertuğrul Özkök, Emin Çölaşan’ın Hürriyet’e verdiği hasarı Bekir Coşkun üzerinden başlattığı (körüklediği!) kampanya ile kapatmaya çalışıyor.
Peki bu arada ne yapıyor?
Kamplaşma ateşine benzin döküyor.
Ne için?
Biraz daha tiraj... İmaj tazeleme...
Fatih Altaylı’nın dediği gibi bu Zafer Mutlu faktöründen kaynaklanıyor olabilir mi? Belki ama büyük resme bakmakta fayda var.
AKPARTİ her ne kadar kendi içinde önümüzdeki sürece dair ciddi bir “endişe” tartışmasına başlamış olsa da Ertuğrul Özkök’ün Gül aleyhtarı kampanyası bu cenahtan ciddi tepki aldı.
Ardından, AKPARTİ’den tamamen bağımsız olduğunu düşündüğüm Çölaşan tasarrufu da AKPARTİ’de rahatsızlık yarattı.
Zira Özkök’ün bu (zaman-lı/sız?) operasyonu da toplumdaki “AKPARTİ faktörü mü?” kuşkusunu pekiştirdi.
Hürriyet markası hasar tespitiyle uğraşırken, ironik bir şekilde, imdada Başbakan yetişti...(Devamı)

