Yabanci Sermaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yabanci Sermaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Tem 2009

Ayasofya daima

Serdar Akinan

kategori2

Ayasofya daima

Ayasofya'da yıllardır alçıdan bir örtüyle kaplı olan altı kanatlı melek tasviri geçtiğimiz günlerde törenle açıldı. Kültür Bakanımız Ertuğrul Günay bu 'tarihi' anda orada, Ayasofya Müzesi'nde kameralara beyanat veriyordu...
Arkeolojik açıdan son derece kıymetli bu adımı 'heyecan verici' ve 'tarihi' olarak nitelerken aslında hükümetlerinin bir başka şekilde neye de başarı ile imza attığını itiraf etmesini beklerdim.
Evet, melek tasviri üzerindeki örtüyü kaldırmak bilimsel olarak bir başarıdır. Ve fakat bu tasvirin açılmasının çok daha sembolik ve derin bir anlamı var.
Ayasofya 'emperyal' bir anıttır. Büyük Roma ikiye bölündüğünde 1.Jüstinyanus bu anıtı rüyasında gördüğünü anlatır ve MS 532'de inşaatı başlar. Bu anıtsal katedral emperyal bir kudreti temsil eder.
1453 yılında İstanbul'u fetheden Fatih Sultan Mehmet Han kendini Kayser i Rum yani Sezar (Roma İmparatoru) ilan eder ancak Ayasofya'nın adını değiştirmez. Burada muazzam bir sembolik anlam vardır.
Fatih Sultan Mehmet Han, Ayasofya'nın adını değiştirmeden cami yaparak 'Ben bir cihan imparatoruyum ve bunun timsali yapıyı da İslam'a açıyorum' der...
.....
......
......
Türkiye Cumhuriyeti 2. Dünya Savaşı'na hazırlanan egemenlere İslamcı ve emperyal bir ihtirası olmadığı mesajını verir.
Aradan yıllar geçer... 70'li yıllarda Ayasofya'nın önünde muazzam mitingler yapılır. 'Zincirler kırılsın Ayasofya ibadete açılsın' sloganları altında konuşan isimleri takdim eden genç bir hatip vardır kürsüde... Recep Tayyip Erdoğan...
Aradan gene yıllar geçer... Bu kez Recep Tayyip Erdoğan Başbakan'dır...
Ayasofya'da altı kanatlı melek tasvirinin yüzündeki alçı tülü kaldırmak bu iktidara nasip olur... Diyeceksiniz ki ne var bunda?
Müslümanlık'ta tasvir olan cami var mı? Yok.
Ayasofya müze/cami idi... Ayasofya müze/kilise oldu... Önemi var mı? Eh, biraz... Bu adımı herhangi bir başka iktidar atmaya kalksa ne olurdu? İlk cuma namazı çıkışında on binler hatta yüz binler Sultanahmet'te gösteri yapardı... Şimdilerde aktivist Müslüman kardeşlerimiz akçeli işlerle meşgul olduğundan buraları pek görmüyorlar. Onlara lafım yok... Artık şaşırmıyorum.
Ama bu son derece sembolik mesajdan laikçilerin alması gereken bir ders var. Türkiye, AKP eliyle şeriata falan gitmez... Gideceği yere gitti. Egemenlere bir kez daha selamını çaktı... Bilmem anladınız mı? Kaynak: Aksam

13 Nis 2009

Herkes niye Fenerbahçeli?

Hasan DEMİR
hasandemir54@hotmail.com
Yazı Tarihi: 13/04/2009

Rahmetli Ayhan Songar Hoca Türkiye’de hemen herkesin şu üç şey konusunda kendini uzman olarak gördüğünü söylerdi:
1. Din.
2. Tıp.
3. Siyaset.
Hoca yerden göğe kadar haklıydı. Yeter ki, dinî bir konuda soru sorulmaya görsün, hemen fetvasını veririz, cümlemiz Ezher mezunuyuz ya... Her hastalığın, adı, “Şunu yap geçer” olan (kocakarı) ilacı da bizdedir. Siyaset ise sabah akşam konuştuğumuz bir şeydir. Demek ki, biliyoruz; insan bilmediği şey hakkında konuşur mu, konuşmaz tabii.. Songar hocamızın milletin uzmanlık konuları arasında olduğunu fark edemediği diğer bir saha ise, futboldur. Biz millet olarak hem teknik direktör, hem hakemiz. Hangi oyuncunun hangi mevkide oynatılacağını Fatih Terim bilmez, biz biliriz. Bir pozisyonun ofsayt olup olmadığı ve ceza sahası içersindeki dokuz kusurlu hareket bizden sorulur. Yalnız bir tek kusurumuz var bizim, Fenerbahçeli isek orta ve yan hakemlerin, gözlemcilerin, hatta rakip takım oyuncularının da Fenerbahçeli olmasını istiyoruz. Herhalde bunu, birlik beraberlik, uyum içerisinde 90 dakikayı tamamlamak için arzuluyoruz. Amma, gelin görün ki öyle olmuyor.
Olmayınca da, orta ve yan hakemlere, gözlemci ve rakip takım oyuncularına iltifatlarda bulunuyoruz.
Halimiz, Galatasaraylı isek de böyle, Beşiktaşlı isek de, Çemişkezeksporlu isek de böyle.
Bizler partileri ve genel başkanları da Fenerbahçe’yi tutar gibi tutuyoruz.
Bize göre lider, ölene kadar liderdir. Partimiz girdiği hiçbir seçimi kazanamasa bile en güçlü partidir. Zaten bizim parti, seçimlerden birinci parti olarak çıkamadıysa, bunun sebebi dış ve iç güçlerin partimiz aleyhinde çalışması ve basının parti faaliyetlerine yeterince yer vermemesidir. Aksini söyleyen yazarsa ya satılmış, ya hain, öteki parti mensubu ise, büyük ihtimalle ya cahil ya da dış güçlerin maşasıdır. Öteki partilerin liderleri yabancı yetkililerle niye görüşür? Tabii ki, milleti ve devleti aleyhine dolaplar çevirmek için! Bizim partinin lideri yabancı bir liderle görüştüyse, ya o lidere haddini bildirmiş ya da kendisine Türkiye’nin çıkarlarını dikte ettirmiştir. Muhaliflerin başına deplasman için yola çıkan rakip takım futbolcularını taşıyan otobüsün başına ne geliyorsa o gelmelidir amma, memlekette demokrasi yok ki..
Neymiş efendim, bizim takım futbolcularının onda dokuzu ve antrenörü yabancı uyrukluymuş, bunun neresi Türk futbol takımıymış! Bunlar şom ağız ve şer güç dedikodularıdır. Aslında futbolcularımız ve antrenörümüz tıpkı Obama gibi, gizli Müslüman’dır. Kendi teknik direktör ve futbolcularının Türk ve Müslüman olmasıyla övünenler, ne kadar da saf insanlar, aslında onların cümlesi gizli Hıristiyan, elimizde belge var. Mesela onlar Avrupa takımları ile maç yaptıklarında çok az yeniliyor, çoğu kez de galip geliyorlar! Niye? Çünkü karşı taraf, bunlar bizden, diye maça fazla asılmıyor, bizim takımın yenilmesi ise, gavurların Haçlı ruhu ile saldırmasından.
Hakem(!) nasıl da taraflı, görüyorsunuz. Ceza sahamız içerisinde kaptanımızın eline top çarpınca penaltı verdi, bu olacak iş mi? Neymiş efendim, dokuz kusurlu hareketten biri imiş. Yazıklar olsun, bizim lider, pardon kaptan, hiç kusur işler mi! Adam bunu bilmiyor, tutmuş hakem(!) olmuş.. Bir kere bizim lider pardon kaptanın eli mübarektir. O ele değen topa bir daha asla ayak sürülmemelidir, günah olur.
İkincisi, top kaleye gidiyordu, elbette tutacak, seyredecek hali yok ya. Yahu, o bu takımın lideri, pardon kaptanı. Göz göre göre gol mü yesin? O anda orada, o, milyonlarca kişiyi temsil ediyor, elbette ayakla, kafayla, elle, veya eline geçirdiği herhangi bir şeyle müdahale edecek. Onu oraya bu millet niye oturttu, kaleye top girerken bütün imkânları ile müdahale etsin diye. Görevini yapmayıp da, ihanet mi etseydi? Yediği, içtiği, giydiği, bindiği takımdan. Alkışı, oturuşu, kalkışı takımdan. O anda topa her türlü imkânlarını kullanarak müdahale etmese, yediği, içtiği, giydiği, bindiği her şey haram olmaz mıydı?
Helâli haramı bilmeyenler işte böyle bizim parti, pardon, bizim takım hakkında konuşuyor.
Yazıklar olsun?! Kaynak:Yenicag

NATO Genel Sekreteri niçin bir Türk değil?

Hasan DEMİR
hasandemir54@hotmail.com
Yazı Tarihi: 08/04/2009


Neymiş efendim, Türkiye Rasmussen’e koyduğu vetoyu kaldırmakla, evet, İslâm dünyasından özür diletmeyi başaramamış ve Roj tv’nin kapatılmasını sağlayamamış amma, NATO’da bir Genel Başkan Yardımcılığı kazanmış, bu bir kazanım değil miymiş? Uluslar arası ilişkilerde hep “çok şey istenip” sonra “alınabildiği kadarını almak” bir strateji değil miymiş?
Sahi, öyle miymiş?
Bilmiyorduk, özür dileriz..
Bizi böyle eleştiren kardeşlere bir sorumuz olacak, “Türkiye, NATO’da elde ettiği o başkan yardımcılığı ile ne yapacak?” Hikmet Çetin, Afganistan’da NATO’nun sivil temsilcisi oldu, Türkiye ne kazandı? Yanlış anlaşılmasın, uluslararası her kurumda Türk’ün bulunmasını elbette isteriz, amma, Batı’nın Türkiye’ye bugün bile “öteki” olarak baktığını da akılda tutmak lâzım. ABD’sinden Almanya, Fransa, İngiltere ve İtalya’sına kadar Türkiye’ye baskı yapan batının tamamı için Rasmussen niçin mutemet ve muteber bir adamdır? Hz. Muhammed aleyhisselama hakaret içeren karikatürlere “fikir özgürlüğüdür” diye sahip çıktığı için değil mi?
Rasmussen ve ülkesi Danimarka’nın başka ne özelliği var?
Türkiye ABD ve İngiltere’den sonra NATO için en fazla kaynak ayıran ve en fazla askeri silah altında tutan bir ülke değil mi? Türkiye, uzun süren soğuk savaş yılları süresince SSCB’ye sınır olan ve Rus ordusu ve nükleer gücünün hedefindeki bir ülke değil miydi?
Öyleydi..
Ve bu Türkiye 1952 yılından beri NATO üyesi değil mi? 1955 yılında Türkiye’nin onayı alınarak NATO üyesi olabilen Almanya bile tuttu, Rasmussen’en onay vermezseniz AB üyeliğiniz tehlikeye girer deme küstahlığını gösterdi. 500 bin kişilik ordusu, vurucu hava gücü, 780 bin kilometrekarelik toprağı ve stratejik konumunun verdiği risk ve avantajlara rağmen Türkiye’ye bugüne kadar niye bir NATO Genel Sekreterliği teklif edilmedi de, 5 milyon nüfuslu 43 bin kilometrekarelik Danimarkalı bir siyasetçiye bu teklif götürüldü?
Çünkü Türkiye Müslüman, Rasmussen Hıristiyan!
Ayrıca Türkiye Rasmussen’e şerhini Roj tv için milleti adına, karikatür krizinde sergilediği küstah tutumundan dolayı şerhini ise İslâm dünyası adına koydu. İşte onların hazmedemediği bu. Bugüne kadar NATO Genel Sekreteri seçimlerinde ülkeler şerh koymuş olabilirlerdi ve o şerh o ülkenin milli çıkarları için bir şerhti. Türkiye’nin şerhlerinden biri İslâm dini ve İslâm dünyası adınaydı. İşte buna tahammül edilemezdi, edilmedi de. NATO’nun en güçlü üçüncü ordusuna sahip, nüfusu ve diğer potansiyelleri ile 57 yıllık ortaklığı süresince birkaç defa genel sekreter çıkarması gerekirken bir Türk’ün buralara yaklaştırılmaması ve 57 yıllık süreçte koyduğu ilk ve tek rezervin ânında, üstelik yalan vaatlerle reddedilmesi, kör gözlerin açılması için yeterli değil midir?
Özetle, karşımızdaki ruh, Haçlı Ruhudur.
Bakmayın siz Obama’nın ABD İslam’la savaşmadı, savaşmayacak da, demesine. Afganistan’a girerken “Haçlı seferi başlattım” diyen ABD Başkanı Bush değil miydi? Hayır, sürekli Batı ile kavga edelim falan dediğimiz yok. Amma, bilelim ki, onların gözünde biz, istenmeyeniz. Görüyorsunuz, Azerbaycan’ın yüzde 20’i Ermeni işgali altında, Ermeni’ye bir şey diyen yok. Hocalı’da daha dün Ermeni soykırım yaptı; Ermeni anayasası Türkiye’den toprak talebinde bulunan dibaceler içeriyor, Ermeni’ye yine bir şey diyen yok. Amma Türkiye’ye, sen bütün bunları görmezlikten gel, Ermenistan’la sınırlarını aç, soykırıma da evet deyiver, baskısı yapılıyor.
İsrail’in her santimetrekaresi nükleer silah deposu halinde İsrail’e de laf yok, İran kıyısından köşesinden nükleer güçle tanışmaya çalışıyor, herkes ona yükleniyor..
Hakikat bu olduğu için de NATO’nun en büyük ve en fedakâr ortaklarından olan Türkiye asla bir NATO Genel Sekreteri çıkaramazken 5 milyonluk Danimarka’nın İslâm düşmanı Başbakanı NATO Genel Sekreteri oluyor...
Aynı şey BM Genel Sekreterliği için de geçerli değil mi?
Dünyada iki milyara yakın Müslüman var niçin bir kere bile olsun bir Müslüman BM Genel Sekreterliği koltuğuna oturtulmadı? Kaynak:Yenicag

23 Tem 2008

"Ev Zencileri" eliyle oynanan buyuk oyun!

Hasan DEMİR
hasandemir54@hotmail.com
Yazı Tarihi: 23/07/2008

"Ev Zencileri" eliyle oynanan büyük oyun!
Önce şu satırları birlikte okuyalım:
“Biliyorsunuz, ABD’de, köle sahibi beyazlar sahip oldukları Zencileri ikiye ayırmışlardı. ’Tarla Zencileri’ve ’Ev Zencileri’. Adı üstünde; ’Tarla Zencileri’tarlada, ’Ev Zencileri’ise sahiplerinin malikânelerinde onlara kölelik ederlerdi.
Beyaz adam, ’Ev Zencilerini’kendisiyle, sayıca çok fazla olan ’Tarla Zencileri’arasında bir tampon olarak kullanırdı. Bunun için ’Ev Zencilerinin’sırtını sıvazlar, onlara hep, ’Tarla Zencilerinden’üstün olduklarını hatırlatırdı. ’Ev Zencileri’de sahip oldukları bu ayrıcalıklı konumun hakkını verip, ’Tarla Zencileri’karşısında ’Beyaz sahiplerinin’menfaatlerini kollardı. Gerektiğinde onları gammazlar, gerektiğinde kırbaçlarlardı.
Kuvvetle muhtemeldir ki, bu ’Ev Zencileri’arasında kendini köle olarak bile görmeyen, hatta renginin ’Tarla Zencilerinden’daha açık olduğunu düşünenler bile vardı.”
Sabrınıza sığınarak bir alıntı daha yapmak istiyorum:
“Hitler’den kaçarak 1933’te Türkiye’ye gelen Alman Profesör Fritz Neumark ile bir kısım talebesi Boğaziçi’nde geziye çıkarlar. Talebelerden biri Prof. Neumark’a, ” Avrupa bizi neden sevmez? “ diye sorar.
Prof. Neumark şu cevabı verir:
” Çok samimi olarak itiraf edeyim ki, Avrupalı, Türkleri sevmez ve sevmesi de mümkün değildir. Asırlardır kilisenin Türk ve İslam düşmanlığı Hıristiyanların hücrelerine sinmiştir. Sebeplerine gelince:
1- Müslüman olduğunuz için sevmez.
2- Sizler farkında değilsiniz ama, onlar şu gerçeğin farkındadırlar: Tarihten Türk çıkarılırsa tarih kalmaz. Osmanlı arşivi tam olarak ortaya çıkarsa, bugünkü tarihlerin yeniden yazılması gerekir.
3- Avrupa’nın pazarı idiniz. Şimdi Avrupa’yı pazar yapmaya başladınız.
4- En az 400 yıl Avrupa’da sırtımızda ve ensemizde at koşturdunuz.
5- Selçuklular Anadolu’yu, Osmanlılar ise Orta Avrupa ve Balkanları Haçlı ordusuna mezar ettiler.
6- Sizi silahla yenemeyenler, sizleri kendilerine benzeterek hakimiyet sağladılar.
7- Selçuklu ve bilhassa Osmanlı, İslamiyet uğruna her şeyini feda etmeseydiler, İslamiyet bugün belki sadece Hicaz’da varlığını devam ettirirdi, kaldı ki Vehhabiliği kuranlar da, İngiliz Dominyon Bakanlığı’nın adamlarıdır. Batı her yerde İslamiyet’i, sapık inançlara kanalize etti. Ama Osmanlı, Asr-ı Saadet’i devam ettirdi.
8- Kilise size kin kusmaktadır, sebepleri yukarıdadır.
9- Ben Türkiye’ye geldiğimde 2 üniversiteniz vardı, şimdi 19 üniversite var. [O tarihteki sayı]
10- Sizler, gerçek hüviyetinize döndüğünüz an Avrupa’nın refahı ve medeniyeti yıkılır.
11- Yine sizler, Avrupa’nın tarihi düşmanısınız ve daima düşman olarak kalacaksınız.
Bu mübarek topraklarda bir grup insan bu milleti hiç sevmemiş, asla da sevmeyecek olan işte böyle bir Batı’nın “Ev Zenciliği” görevini üstlenmiş olarak basında, üniversitelerde, resmi kurumlarda, bürokrasinin tepe noktalarında, sivil toplum kuruluşlarında ve tabii yoğun bir şekilde iş ve siyaset dünyasında “Tarla Zencileri” olarak gördükleri milletin aslî unsuruna tepeden bakmaya ve yapmadık ihaneti bırakmamaya devam ediyorlar.
Milletin her şeyini kötüleyip Batı’nın her şeyini göklere çıkaran kim varsa o ya paralı ya gönüllü bir “Ev Zencisinden” başka bir kimse değildir.
Böylesi “Ev Zencileri” soldan sağa her kesimde mebzul miktarda var maalesef.
Bunlardan kimi milletin dinini beğenmez, kimi milletin ordusunu beğenmez, kimi kültürünü, kimi tarihini beğenmez ve, “Ne varsa Batı’da var!” der, başka bir şey demez.
O Batı’nın ne olduğunu da, “Bir Batılı olarak” Ord. Prof. Fritz Neumark ve daha niceleri deşifre eder ama, kimin umurunda...
“Köle olduklarının farkında” olmayan, hatta renklerini bile “Beyaz” zanneden bu “Ev Zencilerini” işinde gücünde, yani tarladaki Türk milleti arasına “Tampon” yaparak “kendini gizleyen” Batılıların bilmediği bir şey var.
Evet, birileri gerçekten “Ev Zencisidir” ama ötekiler asla “Tarla Zencisi” değil, “Malikâne Sahipleri” dir...
Yani “tarla” kendi tarlasıdır.
Sahnedeki oyun da zâten malikâne sahiplerinin elinden “Tarlayı çalmak” oyunudur...

21 Tem 2008

Kapatilma davasina rusvet paketi!

Sabahattin ÖNKİBAR
sonkibar@gmail.com
Yazı Tarihi: 21/07/2008


Kapatılma davasına rüşvet paketi!

AKP ve onun üçte ikisi demek olan Tayyip Erdoğan kapatılmanın sonları anlamına geldiğini görüyor.
Onun için de içeride ve dışarıda akıl almayacak taarruzlar yapıyor.
İçeride Ergenekon’dan korkutmalara, takiplerden örtülü tehditlere kadar pek çok metoda başvuruyor ve Göbels’i imrendirecek dezenformasyonlar yapıyor.
Dışarıdaki metotsa eşyanın tabiatı gereği farklılık arz ediyor.
AKP’ye göre kararı verecek olan Anayasa Mahkemesi üyelerini etkilemelin yolu Müesses Nizam’dan geçiyor.
Müesses Nizam ikna edilirse birkaç üyenin saf değiştirmesi mümkündür.
Dolayısıyla AKP’nin bugünkü temel stratejisi kararı verecek olan üyelere etki edebilecek olan bu yapıya baskının yapılmasıdır.
AKP, Müesses Nizam’a başlangıçta “Beni kapatırsan Güneydoğu’yu kaybedersin. Tutkal benim” mesajını iletti, lakin karşılık alamadı.
Bunun üzerine dışarıya yöneldi.
Önce AB’yi kışkırtarak, kapatılırsam birliğe girmeyi unutun mesajlarını pompalattı.
Yeterli ilgi görmeyince okyanus ötesine geçerek adeta Türkiye’nin kellesini uzattı.
Yıllar yılı direnen AKP, bir gecede Ermenistan’la ilişkiye ve kapı açmaya yeşil ışık yaktı.
Kıbrıs’ı Girit statüsüne sokacak malum talebe boyun eğdi.
K. Irak’taki peşmerge yönetimiyle oradaki Kürt yapısını resmen tanıdı ve dahası, bunu Irak’ı ziyaret ederek de tescilledi.
Bitmedi.
En önemlisi İran noktasında kamuflajlı olarak ABD’nin taleplerine yeşil ışık yaktı.
Türkiye güya arabulucu bir örtüyle Washington-Tahran gerginliğinde taraf oldu.
Peki bütün bunların anlamı ne midir?
AKP’nin Türkiye’nin onlarca yıllık kırmızı çizgilerini paspas yapması ya da bütün milli davalarında beyaz bayrak çekmesi demektir.
Evet AKP kendini kurtarmak için Türkiye’nin hayati çıkarlarını feda ederek adeta bir rüşvet paketini ABD’ye sunmuştur.
Bulunulan iklimde ABD Başkanı Bush’un ulusal güvenlik danışmanı Stephen Hadley’in sürpriz olarak Ankara’ya gelmesinin kapatılma davasının İran’a destek olayıyla takas edilmesinin olduğu yoğun spekülasyon konusudur.
Keza tam da bu süreçte ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi CIA mensubu Mark Parris’in malum sözleri de dikkate alınması gereken bir başka fotoğraftır.
Parris, kapatılma ihtimalini bir ay öncesinden daha düşük ihtimalle görüyorum diyerek adeta ülkesinin pazarlık şansını yükseltmek istemektedir.
ABD gibi küresel bir güç Türkiye’deki davayla bu düzeyde ve sıcaklıkta ilgileniyorsa mutlaka somut bir amacı var demektir. Suudi ve Körfez şeyhlerinin hamisi Washington’un amacı demokrasi, şu bu olamayacağına göre onun derdi belli ki İran olayında Türkiye’yi yanına çekmektir. ABD, Irak olayında yaşadığı hayal kırıklığı sebebiyle de bu sefer işi sağlama bağlamak için oyun üstüne oyun kuruyor.
Görünen şu gün itibarıyla AKP’nin kapatılmamak için Washington’a boyun eğdiğidir.
Hesap da malum ABD bastıracak ve Müesses Nizam’ı etkileyecek ve de onların katkısıyla da Anayasa Mahkemesi kapatılma kararını reddedecek.
AKP böyle bir sonucun normal karşılanması için içeride dezenformasyon yapıyor, yani kapatılmada havanın değiştiği imajını oluşturmaya çalışıyor.
Peki bu hesap tutar mı?
367 ve Türban davasında bilinen tavrı takınan üyeler buna boyun eğer ya da eğdirilir mi?
Bu bağlamda Ankara’da üretilen müthiş dedikoduları yarınki yazımda sunacağım.


Enerjİ birikimi...
Askerden sabrım taşıyor mesajı ve Erdoğan!

Genelkurmay’ın halkın TSK’ya sahip çıkmasını isteyen son bildirisi askerin sabrım taşıyor mesajıdır. TSK Ergenekon ile başlayan süreçte polemiğe konu olmamak ve yıpranmamak için bizim de takdir ettiğimiz gibi hep susmuş, ama belli ki artık bıçak kemiğe dayanmıştır. Hiç kuşkunuz olmasın, bu bildiri biriken enerji ve öfkenin dışa vurumudur. Nitekim Başbakan da bunu istihbar etmiş olacak ki Ergenekon savcılığından adeta feragat eder olmuştur. Başbakan’ın TSK’nın hiddetine haklılık veren açıklaması manidardır. Öyle ya, tereddütsüz TSK’ya karşı psikolojik bir operasyon olan Ergenekon’da savcılığı üstlenen biri birden nasıl değişebilir ve savlarının tersi anlamına gelen sözler söyler? Sakın sakın ha Ergenekon soruşturmasıyla TSK’nın ne alakası var demeyin. Yaşar Büyükanıt Paşa’nın kısa bir süre önce sarf ettiği TSK suç örgütü değildir, sitemi Ergenekon soruşturması bağlamında değil miydi?


BEKLİYORUZ
Özden Örnek’in ses kayıtları?

Fatih Altaylı, Özden Örnek’in komutanlarla yaptığı AKP sohbetlerini kaydettiğini yazdı. Günlerdir bekliyoruz ki Özden Paşa bunu tekzip etsin. Hayır paşa susuyor. Sormak lazım, suskunluğu iddiaları kabul etmek anlamına mı geliyor? Öyle ya, böylesine ciddi bir iddia eğer günlerce yalanlanmıyor, feveran edilmiyor ve yargıya gidilmiyorsa kafalar karışmaz mı? Özden Örnek bu iddiaya daha fazla vakit geçirmeden cevap vermek durumundadır. Aksi halde kendisine kimin adına ve ne için bu gizli kayıtları yaptın soruları sorulur. Oğulları ticari anlamda AKP ile sarmaş olan bir babanın böylesine ciddi ithamları suskunlukla geçiştirme lüksü olamaz. Özden Paşa’ya çağrımızdır, sütunumuz açık, açıklayın böyle bir kayıt var mı yok mu? Varsa niçin yapıldı? Anlamadığım bir başka şey de okuyucu faksını Ergenekon belgesi diye arşive alan savcının hâlâ neden Özden Paşa’nın ifadesini alma ihtiyacını duymadığıdır. Hahamdan sonra Örnek’in de korunması kafaları karıştırmıyor mu?



DİKKAT
Baykal Şener’li iktidar modelini sunmak istiyor!

CHP lideri Deniz Baykal’ın Abdüllatif Şener’i övmesi yeni siyasi oluşuma soyunan birine yapılan bir jest değil, tersine gelecek bağlamında mesajları olan bir çıkıştır. Öyle ya, Şener sonuçta AKP’ye karşı muhalif bir hareketi başlatacak isimdir ve dolayısıyla bu özelliğiyle Baykal’ın siyasetteki rakiplerinden biridir. Peki Deniz bey AKP’ye muhalif olanların tek adresi olmak varken niçin Şener’i öven ve gelecekte de onu hedefe oturtmayacağı belli olan o sözleri etmiştir? 1) Biz CHP liderinin o mesajları bilinçli verdiğine inanıyoruz, yani övme gelecek bağlamında uygulanan stratejisinin parçasıdır. 2) Strateji şudur: Baykal AKP’den kendisine gelmeyecek oyların Şener gibi makul bir isim tarafından toplanmasını istiyor. 3) Deniz bey ayrıca merkez kitlelerin soyut bir hedefe, yani iktidar modeli olmaksızın bir yere oy vermediklerini biliyor ve bunun için de şimdiden topluma Şener’li bir iktidar modeline dikkat çekiyor...

Turkiye’de sistem

Hasan DEMİR
hasandemir54@hotmail.com
Yazı Tarihi: 21/07/2008

Sahi, bunları kim yazmış olabilir?

“Türkiye’de sistem çökmüştür.”
“Bugün geldiğimiz noktada, bütün iddialarını yitirmiş, büyük dünya devletlerinin bizi görünce yüzümüze, arkamızı döndüğümüzde hâlimize güldüklerini (...) artık daha iyi görmeye başladık.”
“AB projesi, Türkiye’yi demokratikleştirme projesiydi.”
“(...)AB, Türkiye’nin tam olarak demokratikleşmesini istemez. Çünkü Türkiye’nin tam demokratikleşmesi demek (...) Türkiye’de halkın kendi iradesini siyasete, kültüre, düşünceye, sanata ve sosyal hayata yansıtması demek. Türkiye’nin geleceğini halkın belirlemesi demek.”
“Ancak Batılıların (hem AB ülkelerinin, hem de ABD’nin) Türkiye’ye biçtikleri demokrasi anlayışı bu değil. Onlar, demokrasiyi, tıpkı laiklik gibi -yeni sömürgeciliğin keşif kolu- olarak algılıyor ve uyguluyorlar (...)”
“(...) Batı’da demokrasi, halkın iradesinin her alana yansıması anlamına geliyor. Ama Batılıların Batı dışına ihraç ettikleri demokrasi, aynı anlama gelmiyor ve aynı işlevi görmüyor: Tam aksine, halkın iradesinin bitirilmesi anlamına geliyor. Bu birkaç düzlemde işliyor:
Birincisi, demokrasi ihraç edilecek toplumların, varoluş iradeleri yok ediliyor önce. Ülkeler karıştırılıyor. Renkli devrimler kışkırtılıyor. Burada demokrasi sadece yeni oyunun adı. Ortada görünüşte demokrasi var; ama gerçekte, ülkeler parçalanıyor. Makro düzlemde bir ülke teslim alınmış oluyor.
İkincisi, demokrasi ihraç edilen toplumların siyasî-coğrafî yapıları, yeniden şekillendiriliyor. Bu kez mikro düzlemde bir toplumun varoluş iradesi yok edilmeye çalışılıyor: Ülke içindeki etnik kimlikler kışkırtılıyor...
Üçüncü yöntem, hem birincisine, hem de duruma göre ikincisine zemin hazırlayan bir yöntem: Bu kez demokrasi ihraç edilen toplumların kültürel, zihnî ve gündelik hayat tarzları, yani varlık nedeni topyekûn yasal düzenlemelerle Avrupa’ya sözüm ona uyumlu hâle getiriliyor. Toplum tepeden tırnağa sekülerleştiriliyor: Tüketim toplumu hâline getiriliyor. Popüler kültürün en pespaye ürünleri kitleleri hayattan kaçırıyor; siyasî-ekonomik olarak sıkıntı yaşayan toplumların beline asıl vurucu darbe bundan sonra vurulabiliyor.”

* * *

“Her şeyden önce, Ergenekon operasyonu, acaba bütünüyle bir yerli iradenin ürünü mü? Ergenekon operasyonunun bir milat olup olmadığına karar verebilmek için bu operasyonun gerisindeki gerçek iradenin, gücün ve sâikin ne olduğunu çok iyi bilmemiz veya görebiliyor olmamız gerekiyor.
” (...) Ergenekon operasyonu, gerçekten yerli bir iradenin ürünü mü, talebi mi, sonucu mu; yoksa işin içinde başka, yabancı iradeler veya eller mi var?
“Ben şahsen bu operasyonun bütünüyle yerli bir iradenin ürünü olduğuna dair ciddi kuşkular taşıyorum. Bu operasyonun gerçekten de Türkiye’deki derin çete yapılanmasına büyük darbe vuracağı anlaşılıyor. İyi de darbeyi vuran kim? Benim kanaatim, darbeyi vuranın ABD olduğu yönünde. ABD’nin özellikle istihbarat aşamasında çok belirleyici rol oynadığını düşünüyorum.”
“(..)Türkiye’deki derin çete yapılanması, NATO ürünü bir yapılanma değil miydi zaten? O hâlde, eğer Ergenekon operasyonunda ABD’nin göz ardı edilemeyecek bir rolü varsa, burada ortaya çıkan çelişkiyi nasıl açıklayacağız öyleyse?
Elbette ki şöyle açıklayacağız: ABD, şimdiye kadar ABD’ye çalışan bilumum Atatürkçü, Kemalist, solcu, ulusalcı, milliyetçi tipleri tasfiye ediyor. Yeni bir şebekeyle çalışmak istiyor. Sözümona İslâmcılarla çalışmak istiyor. İslamcıları çok sevdiği için mi? Elbette ki, hayır! Ya peki niçin? Başka seçeneği kalmadığı için.”
Yukarıdaki satırlar Sayın Yusuf Kaplan’ın Yenişafak gazetesinde kaleme aldığı “Çete tasfiye edilmezse Türkiye tasfiye edilecek(4.7.2008)” ve “Ergenekon’un getirdikleri ve götürdükleri(18.7.2008)” başlıklı yazılarının bâzı bölümleridir.
Bizler de demokrasi ve AB konusunda yıllardır ve Ergenekon bahsinde aylardır aynı şeyleri söylüyoruz.
Olaylara parti gözlüğüyle değil de tarih, kültür ve basiret gözüyle bakıldığında Türkiye’de yaşananlar Yusuf Kaplan’ın gördüklerinden başka bir şey değil...

30 Haz 2008

Basbakani koruyun...

Başbakan’ı koruyun...




George Fidas, CIA Analiz ve Prodüksiyon Direktörü, emekli... Graham Fuller, CIA ajanı, emekli...

Morton Abromowitz, ABD eski Ankara Büyükelçisi...

Elimdeki liste, teologlar, adını ilk kez duyduğumuz birtakım danışmanlar ve akademisyenlerden oluşuyor.

Bu liste ne mi?

Bu liste Fethullah Gülen’in ABD’de, Green Card alarak sorunsuz oturması için mahkemeye mektup yollayan isimlerden oluşuyor.

Yargıtay Ceza Dairesi’nin “beraat” kararı üzerinden 24 saat geçmeden Gülen’e ABD’yi terk etmesi için 1 ay süre verildiği haberi geldi.

Bu kararı alan mahkemeden karara ilişkin kamuya yansıyan ilginç bir detay var.

Pennsylvania Eyalet Savcısı Patrick L. Meehan mahkemeye sunduğu ve mahkemenin dikkate alarak Gülen aleyhinde karar aldığı metindeki ifadelere göre...

Gülen hareketinin projelerinin arkasında Suudi Arabistan, İran, Türk Hükümeti ve hatta CIA’in bulunduğu...

Aylık gelirinin yüzde 10 ve yüzde 70 arasındaki payını Gülen hareketine bağışladığını itiraf eden işadamlarının olduğu...

Akademisyenlere para ödeyerek kendisi ve hareketi için yazı yazdırıp akademik prestij elde etmek istediği...

“Geleneksel laik eğitim ile inançlara karşı hoşgörünün harmanlanmasıyla bir eğitim modeli yaratıldığı” şeklindeki ifadenin inandırıcı olmadığı...

Bu ifadelere katılırsınız veya katılmazsınız. Ancak Amerika’da CIA ağırlıklı bir kanat Gülen hareketine kalkan olmak isterken bir başka yapı hareketi “tehlikeli” buluyor.

Zira bu cümleleri kaleme alan savcı 11 Eylül sonrası Bush’un atadığı, çeteler ve anti-terörizm’le ilgili çok ciddi adımlar atan önemli bir isim.

2010’da bu eyaletten potansiyel Cumhuriyetçi Vali adayı Meehan...

Şimdi gelelim Türkiye’ye...

Gülen hareketi açısından çok mühim bir gelişme... Cumhurbaşkanı Abdullah Gül açısından da öyle...

Peki ya Başbakan Recep Tayyip Erdoğan?

Şayet kapatma davasında, gerekçede siyaset yasağı tanımlanarak, Erdoğan’a bir yasak gelirse o zaman ABD’nin ve İngiltere’nin planı gerçekten devreye girer.

ABD ve İngiltere “ılımlı İslam”la ilgili orta vadeli partnerini seçti gözüküyor.

Bu partner Recep Tayyip Erdoğan değil.

Neo-Takiyye kitabından bu yana ısrarla yazıyorum... Başbakan Erdoğan “milli” duruşu olan bir siyasetçidir. Yaptığı onca hataya karşın, “Baykal mı? Erdoğan mı?” deseniz... Tereddütsüz, “Erdoğan...” derim.

Başbakan Erdoğan o denli güçlü hale geldi ki, birileri onu süratle resmin dışına itmeye çalışıyor.

Ordu ve yargıyı sistematik olarak yıpratanlar neden Başbakan Erdoğan’ı da karalıyor?

Neden onu siyaset sahnesinden düşürecek senaryolara taş döşüyor sanıyorsunuz?

Erdoğan’sız Türkiye Güneydoğu’sunu kaybeder.

Bu açık ve kesindir.

Hesabınızı bir kez daha yapın beyler...

Kaynak:Aksam

25 Şub 2008

Ozgurlukcu Gozukmek

“Özgürlükçü” gözükmek..!


Binlerce kilometre öteden tartışmaları ıskalamak mümkün değil.

Elbette, iktidarın “liberal aydınlar çatlağı”ndan bahsediyorum.

“Türkiye’de 12 milyon kişi günlük 1 dolarla yaşıyor. 600 bin kişi aç yatıyor. Türbandan acil sorunlar var.”

Prof. Altan’ın tek cümlede çektiği bu Türkiye fotoğrafına bir paradoksu da, naçizane, ekleyeyim...

Halkımız Amerikan politikalarından nefret ediyor...

Oran?

Yüzde 95.

Halkımız AK Parti’yi destekliyor.

Oran?

Yüzde 50.

AK Parti ABD’yi, ABD AK Parti’yi destekliyor.

Oran?

Yüzde 100.

Burada duralım ve hemen Pakistan’a dönelim.

Ekonomik vaziyet Türkiye’den çok daha berbat durumda...

Asker olsun, sivil olsun iktidarlar ABD ile yatağa girerek Pakistan’ın canına okumuşlar.

En son örnek kim?

General Müşerref.

9 yıl önce darbe yaptı ve 11 Eylül sonrası ABD’nin “teröre karşı savaş”ında en büyük yerel müttefik oldu.

Yüz binlerce Müslüman’ın kanı elinde.

Geçen gün seçim yapıldı ve Pakistan halkı onu sandığa gömdü.

“Tüm seçimlerin anası” aslında Pakistan’da Amerika’yı gömdü.

Navaz Şerif, rahmetli Butto’nun kocası Zerdari ve diğer muhalefet önümüzdeki günlerde parlamentoda Müşerref’i indirecek sayıya muhtemelen ulaşacaklar.

Amerika diken üstünde zira Pakistan ordusu da bu muazzam demokratik halk hareketinin yanında...

Ülkede insanın gözlerini yaşartan bir birlik ruhu hissediyorsunuz.

Bizde ise sadece türban meselesinde tüm samimiyet pulları dökülen sözüm ona Müslüman bir güruh...

ABD politikalarına kayıtsız şartsız uyan bu biat kültürünün zavallılığını Pakistan gibi bir ülkeden bakınca büyük hicapla izliyorsunuz.

“Liberal aydınlar çatlağı”na Fehmi Koru’nun getirdiği yorumdaki tek kelime meseleyi çok daha iyi anlatıyor.

“Ya AK Parti liberal desteğin zayıflamasını telâfi için kendisini daha ‘özgürlükçü’ gösterecek adımları büyük bir cesaretle atmaya başlarsa ne olacak?” diyor Fehmi Koru...

Dikkat edin “özgürlükçü” demiyor...

“Özgürlükçü gösterecek” diyor.

Sır bu kelimede saklı...

Mesele özde özgürlüğe inanmak değil ki... Mesele özgürlükçü gözükmek...

Özde özgürlüğe; özgürlüklere inansalar eli kanlı Müslüman katillerine biat etmezler.

Şu habere bakın...

Fethullah Gülen, New York’ta Dick Cheney’nin ofisine adam yollayıp, “Müslümanlığı ben birleştiririm... Yardım et...” diyor.

Hadi yalanlayın bu haberi...

1 milyon Müslüman’ı öldürdü bu adam... Siz ayağına gidip biat ediyorsunuz.

Hatırlamak istediğiniz bir şerefiniz varsa Allah aşkına Pakistan’a bakın...

20 Oca 2008

Sizi gidi cinler

Sizi gidi cinler... Sizi...



İran’da görevli MİT mensuplarından bazılarının bir süre önce sınırdışı edildiğini öğrendim.

Bu istihbarat elemanlarının görüştüğü bazı İranlılar da şu anda gözaltındaymış.

Şayet bu bilgi doğruysa büyük resme bir kez daha bakmakta fayda var.

5 Kasım öncesi ne oluyordu?

PKK tekrar eylemlere başlamış ve karakolları basıyor, askerlerimizi öldürüyordu.

Türkiye ayaktaydı.

Hükümet, asker, muhalefet; hemen herkes son derece sert açıklamalar yapıyor... Halk sokaklara dökülüyor... Kuzey Irak destekli bu terörün derhal bitirilmesi isteniyordu.

Başbakan ne dedi?

“Bıçak kemiğe dayandı...”

Bir tezkere tartışması yaşandı ve Meclis hükümete sınır ötesi operasyon için yetkiyi verdi.

Hava gerildi... Barzani, Talabani son derece sert açıklamalar yaptılar.

Başbakan, bu atmosferde, 5 Kasım tarihinde Washington’a gitti ve Bush ile

görüştü.

PKK “ortak düşman” ilan edildi. Resmen...

Kuzeydeki oluşumun tanınması şartıyla PKK’nın bitirileceği gündeme düştü. Gayri resmi olarak...

Cumhurbaşkanı Gül’ün Washington ziyaretinde ise Enerji Bakanımız’ın Oval Ofis’teki kareye girmesi dikkatimi çekti.

Kuzeydeki petroller Türkiye üzerinden geçecek bilgisi ulaştı sonra... Çok da akıllıca geldi kulağa... Öyle ya madem Kürdistan’ı tanıyıp iş yapacağız... Petrol merkez de olsa gerek.

Şimdi, düşünebiliyor musunuz? Koca Rusya Avrupa’nın doğalgaz vanasını elinde tutuyor. İran nasıl bir enerji devi...

Siz de “cin”siniz ya... O enerji havzasında Rusya ve İran’a rağmen İngiltere ve ABD ile Kürtlere ortak olacaksınız... Ama “elhamdülillah” dediğinizden size darılmayacaklar.

1992 yılında ne oldu? Hatırlayan

var mı?

Hani PKK Şemdinli’yi kurtarılmış bölge ilan edecek kadar güçlenmiş. Türkiye Kuzey Irak’a girmiş ve PKK’ya ağır darbe

indirmişti...

PKK ateşkes ilan ettiğinde MGK’da ne konuşulacaktı biliyor musunuz?

Federatif bir yapı... O MGK hiç o gündemle toplanamadı.

Çünkü PKK Bingöl’de 33 askeri

kurşuna dizdi...

Bakü-Ceyhan anlaşması tam 10 yıl rafa kaldırıldı. Ve Ruslar Mavi Akım’ı gelip bize dayadılar. İran da doğalgazını dayadı...

Şimdi gidip İran’a ve Rusya’ya rağmen ABD ile yatağa girin...

Bizim MİT ajanları niye sınırdışı

edildi sahi?

(Aksam)

15 Kas 2007

Onurumuzun fiyati belli oldu: 1.5 trilyon dolar...

Onurumuzun fiyatı belli oldu: 1.5 trilyon dolar...



Dün gazetelerin birinci sayfalarını kaplayan o fotoğrafa bakarken içim acıdı. Tarih: 10 Kasım 2007

Yer: Swissotel

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Suudi Arabistan Kralı Abdullah Bin Abdülaziz El-Suud’un “huzuruna çıktı”...

Gururum incindi...

Neden mi?

Şundan...

Suudi Arabistan Kralı’nın kim olmadığını bilmeyen yok.

Petro dolar zengini bu adamlar abdestlerini kanla alır.

Petrolün varili yüz doları geçti. Bu adamların görmemiş zenginliklerinin; üzerlerine oturdukları aşağılık rejimin dünyayı ve kendi toplumlarını ne hale getirdiği ortada...

Bir hükümet, elbette, kendi ideolojisi çerçevesinde her türlü zihniyetle, politikası ve ortaya koyduğu hedefler doğrultusunda çeşitli ilişkilere girebilir.

ABD yanlısı olabilir...Washington’a gider... Beyaz Saray’da sırtı sıvazlanır... Birkaç yıl daha maddi destek sözü alır. O ülkeyle çeşitli açık ve gizli anlaşmalar yapar... Velhasıl toplumun bir kesiminin oyuyla o koltuklara oturur...

Millet doğru veya yanlış hesaplarını sandıkta verir...

AK Parti örneğinde olduğu gibi ezici bir oyla da tekrar o koltuğa oturtur...

Tarih bu hesabı adaletle yazar ve yargılar.

Cumhurbaşkanı ise başkadır... Karıştırmayın ve iyi anlayın...

Cumhurbaşkanı devlettir.

O halkın ötesinde bir anlam ifade eder.

Cumhurbaşkanlığı Cumhurbaşkanı’nın şahsından öte bir yerdedir.

Kişiden ve ideolojiden öte...

Soyut bir kudret ve anlamdır.

10 Kasım’da bu anlam hiç olmadığı kadar zedenlenmiştir.

Cumhurbaşkanı Cumhurbaşkanlığını küçük düşürmüştür.

Neden?

Siyasetçi ile devlet adamı arasındaki fark işte bu ayrıntıda gizli.

“Benim yüzde 47 oyum var...Cumhurbaşkanını da seçerim...”

Hayır efendim... Siz hâlâ siyasetçisiniz... Devlet adamı ol(a)mayacağınızı ispatladınız.

Devlet adamlığı, bu milletin onurunu, her ne pahasına olursa olsun ayaklar altına aldırmamaktır.

1.5 trilyon dolara tahvil edilemeyecek tek şey bu milletin onurudur.

Hiçbir değer benim şerefimden zengin olamaz.

Benim ulusal onurumun temsil yeri Çankaya’dır.

Sayın Gül o otele gitmeyecekti...

Gidemezdi...

Bu arada kimse sızlanmasın!

Bu halk aylar önce küçük düşmeye karar verdi.

İşte fotoğraf... Alın, duvarlarınıza asın...

O fotoğrafın gölgesinde kredi kartı ekstrelerinizi açın ve bakın...

Taksitlerinizi gönül rahatlığı ile ödeyin...

Kime ne pahasına borçlu olduğunuzu iyi görün...

Bir gün tarih bu milleti anlatırken evlatlarımız aynı fotoğraf karesine bakacaklar ve nereden nereye geldiğimizi görecekler.

İlk kez bu ülkenin vatandaşı olmaktan hicap duydum.

Yemyeşil bir bayrağın önünde oturan bir halk...

Gülümsüyor...

Gülün...

10 Kasım’da ölümünü andığınız o adam özgürlüğün dünyanın en pahalı şeyi olduğunu gülerek öğrenmedi.

Hayatı boyunca acı çekti...

O da gülümsemesini bilirdi...

Gülmedi.

O fotoğraf karesi hayatımız boyunca unutmamamız gereken bir 10 Kasım’a aittir.

Tanri findigi verir ama kirmaz!

Rahmi TURAN rturan@hurriyet.com.tr

Tanrı fındığı verir ama kırmaz!

KİMSE kendini aldatmasın...Fakir ve eğitimsiz toplumlarda demokrasi gelişmez.

Biz, ulus olarak kendimize yetmiyoruz. Az üretiyor, borçla yaşıyor, yabancılara çalışıyoruz.

"Yüzde 46.7 oy aldık" diye övünen yönetim, bugün, elde avuçta ne varsa satarak günü kurtarıyor. Yabancı devletlere karşı boynu eğik!

Bütün doğal kaynaklar, denizler, ırmaklar, göller, fabrikalar, şirketler satılıyor, gelen para, sanki havadan gelmiş gibi mirasyedi zihniyetiyle harcanıyor.

Bugünü kurtardık diyelim, peki yarın ne olacak?

Babadan, dededen kalan mallar bittikten sonra, kendi ülkemizde yabancılara ırgat olarak çalışacağız. Gidiş o gidiş!

* * *

İngiliz gazeteci Beatrice Vanni, yaz tatilini Türkiye'de geçirmiş... Ülkesine döndükten sonra yazdıkları hayli ilginç... Diyor ki:

"İngilizlerin istilası sonucu Kalkan'da aşçı, hizmetli, emlakçı dışında hiçbir Türk kalmadı. Türkler, tepelerin gerisine çekilerek güzel sahilleri İngiliz ve Almanlara terk etti. Kalkan artık Türklerin değil sanki..."

Bir İngiliz gazeteci bile, yabancıların Türkiye'yi istilasını üzülerek, hüzünlü bir dille anlatıyor. Gerçekten acı verici bir durum bu... Yalnız Kalkan değil, bugün birçok bölgemiz bu durumda...

Ben, yabancılara emlak satılmasına karşı değilim. Üstelik destekleyen yazılar da yazdım... Elbette ki, karşılıklı olmak şartıyla, belli kurallar dahilinde satış yapılabilir. Ancak; bu satışların mutlaka ölçülü olması, gayrimenkullerin semt pazarında elma-armut satılır gibi satılmaması gerekir. Özellikle arazi satışlarındaki ölçüsüzlük, ileride başımıza ciddi sorunlar çıkaracağa benziyor. Şu atasözünü unutmamak gerekir:

"Bugün yenilen hurmalar, yarın çıkarken, bir yerleri tırmalar!"

* * *

Fransız Profesör Maurice Duverger, Türkçe'ye de çevrilen ünlü "Sosyal Bilimlere Giriş" kitabında şöyle yazmıştır:

"Halkının dörtte üçü, hatta daha çoğu okumasız yazmasız, bilgisiz ve halkının büyük kısmının yarı aç, yarı tok yaşadığı ülkelerde klasik demokrasi işleyemez. Kamu özgürlükleri bu koşullarda uygulanamaz, seçimler anlamını yitirir!"

Fransız Profesör'ün uzun yıllar önce yazdığı bu kitapta, sanki Türkiye'nin bugünkü hali anlatılıyor gibi... Yoksul ve eğitimsiz ülkelerde demokrasi işleyemez! Adına demokrasi dense de, bu gerçek demokrasi değildir!

* * *

Dünyadaki 55 İslam ülkesi içinde, demokrasiyi kör-topal yürütmeye çalışan tek ülkeyiz.

Bugün kötü uygulansa da, yakaladığımız demokrasi ipini bırakmamalıyız. Çünkü bizi kuyudan o çıkaracaktır.

Kurtuluşumuz, halk tarafından gerçekleştirilecek gerçek bir demokrasiyle olacak ama o düzeye gelmemiz herhalde daha uzun yıllar alacak ve biz bu fırtınalı ortamda sallanıp duracağız.

Tanrı fındığı verir ama kırmaz! Doğa bize tüm güzellikleri ve zenginlikleri vermiş... Bu topraklar bize ecdadımızdan miras kaldı ama korumasını, kullanmasını beceremiyoruz.

Peki, ne olacak böyle?

"Dün" öldü, "bugün" can veriyor, "yarın" ise henüz doğmadı. Biz geriye değil, yarınlara bakalım artık...

3 Eyl 2007

Take 0ff, Allah’in izniyle!.



Take 0ff, Allah’ın izniyle!.

02.09.2007

BEHİÇ KILIÇ
behic.kilic@tercuman.com.tr


BAŞBAKAN, yüce Meclis çatısı altında, memleketi nasıl yöneteceğini yansıtan programını okudu ve tüm ahaliyi heyecanlandıran sözleri sarf etti:
“Türkiye’yi take-off’a geçireceğiz”
Yüce Meclis’in, yüce kubbesi, yüce yüce yankılandı..
-Şimdi take-off zamanıdır...
İktidar sıralarında, İngilizce bilen kesimden hemen yankı buldu sözler...
-Yes it is..!
Anadolu’nun bağrından çıkıp alaturka olarak kalmakla yetinen iktidar erbabı da, hareketlenmeyi görünce, elbette koroya katılmakta gecikmediler...
-Take -off ya cemaat!..
-Allahüekber!..
Haydi hayırlısı...
Take-off’a geçiyoruz kemerlerinizi bağlayınız, tirbülanslara dayanan vaziyeti kurtaracaktır, bugüne kadar olduğu gibi ey arkadaşlar...
-Take-off’da ne ki lan oğlum?..
-Kaldırmak manasında yani abi, İngilizce...
-Ney?..
-Kaldıracak yani!..
-Allah esirgesin, şart mı ki şimdi bu?!
Hani yani kuşku şu:
Eski dönemde, şu “Take-off” meselesi hükümet programı değilken, ahali nasibini şöyle alıyordu...
“Al ananı git!..”
Şimdi, yüzde 47’nin verdiği “Take-off” durumu ile ne olacak?..
“Al ananı gel!..”
Başbakan’ın, bunca telaş arasında açıkladığı açıklamaları, memleket saht-ı mailinde de büyük heyecan yarattı elbette... Bizi yönetse yönetse,Tayyip yönetir, ondan iyisi Şam’da kayısı inancını şu sıralar yüzde altmışbeşe kadar dayandırdığı belirten coşkulu kalabalıklar “Take-off” gününün milli bayram ilan edilmesini bekliyorlar...
Çankaya ve Genelkurmay’ın düzenlediği milli bayram şenliklerine mutlaka Başbakanlık uhdesinde bir “Take-off” bayramı eklenmesi ve gecelerinde resepsiyon verilmesi de halkın dayanılmaz arzuları arasındadır...
-Yani şimdi ne olacak abi?..
-Duymadın mı lan geçirecek!.
-Estağfurullah!..
-Öyle değil oğlum..! Ne dedi?..
-Ne dedi?..
-”Temel hedefimiz,Türkiye’yi take-off’a geçirerek daha güvenli hıza ve yüksekliğe taşımaktır..” dedi...
-Haa,Türkiye’yi geçirecek, ben de sandım bize...
Efendim, bu “take-off” açıklamasının mana ve önemini iyice kavramak için, hükümet bünyesine bakarak meseleyi daha net anlamak da mümkündür... Dışa bağımlı mangır davalarına bakacak olan Bakan’ın eşi Amerikalı imiş... Ne alakası var?.. Mesela işte... Bu Bakan, Türkiye’yi nasıl idare edeceklerini yengeye daha kolay anlatsın diye...
-Nooluyo darling?..
-Take-off yapıcaz korkma!..
Geniş düşüneceksiniz, o kadar!..
Ben, bu yeni dönemde,Türkiye’nin “Take-off” yapacağını anlamıştım zaten!.. Nasıl olmuştu bu derseniz arz edeyim...
Seçim öncesi, İstanbul’da zengin bir adamın cenaze töreni vardı ve bütün krema takım oradaydı... Gazeteci Can Ataklı, orada, bu kremayla konuşmuş, ortaya şöyle bir muhabbet çıkmıştı:
-Sandıkta kim kazansın?..
-Ekonomi de stikrar için AKP
-Bugünkü ekonomi iyi mi?
-Çok iyi.
- Ama halk öyle demiyor.
- Onlara daha sonra sıra gelecek..!
- Aman bu arada ölmesinler?!..
- Merak etme ölmezler, bugüne kadar öldüler mi?!!
Take-off eşiğindeki memleketemizde şöyle bir manzara mevcuttur..
“Türkiye’nin dolar milyarderi bir yılda yüzde 162 artmış. Bu bir rekor! Bu sayede AKP hükümeti ekonomideki rekorlarına(!) bir yenisini eklemiş oldu.
2005’te Türkiye’nin 8 milyarderi varken, bir yılda 13 tane daha milyarder eklenerek Türkiye’nin dolar milyarderi sayısı 21’e ulaşmış...”
Bu muhteşem kadro, dövize dünyanın en yüksek faizini ödeyen bu iktidarın yönettiği hazineye para satarak yükselmiş bulunuyor...
Take-off olunca ne olacak,Başbakan açıklıyor...
“Türkiye’yi take-off’a geçirerek daha güvenli hıza ve yüksekliğe taşımaktır...”
Ne olacak mış?..
“Daha güvenli”
Dolar milyarderi sayımız hızla artmalıdır!..Dolar milyarderi sayısı artarken,alt katmanlardakilere bu “take-off” işinden düşecek bir durum olmayacak mı?..
Olmaz olur mu, torbaya bir torba daha ilave edersin olur biter...

AB’den Balat’a Vatikan cemberi

Rumca, İngilizce, Fransızca konuşan yabancılar Patrikhane çevresinde cirit atıyor Evler pazarlıksız 250 milyara satın alınıyor. Hedef sur içini 2’nci Vatikan’a çevirmek

Emlakçılar şaşkın Balatlılar huzursuz: Çevremiz kuşatıldı

İSTANBUL’daki Fener Rum Patrikhanesi’nin, ‘güvenlik’ diye Türkler’e yasaklanan çevresi, AB’den gelen cebi para dolu alıcılara serbest.

Balat’ta 100 ev satıldı

EMLAKÇILAR, “Yabancı geliyor, evin fotoğrafını çekip gidiyor. Bir bakıyoruz satın almış. Fiyatlar uçtu. İki mahalle el değiştirdi” diye konuştu.

Vatandaşlar sıkıntılı

BALATLILAR ise Rumca, Yunanca konuşan yeni ev sahiplerinden huzursuz, “Çevremiz kuşatıldı” diye anlatıyor.




2’nci Vatikan tezgahı

Uzun zamandır göz önünden uzak yaşayan Balat zaman zaman 2. Vatikan tartışmaları ile gündeme geliyordu. İşin ucu tabi ki İstanbul’daki Rum azınlığın dini ihtiyaçlarını gidermesi için Fatih Sultan Mehmed’in yaşamasına izin verdiği, Atatürk’ün de aynı nedenle serbest bıraktığı Fener Rum Patrikhanesi’ne dayanıyor. Patrikhane’nin Fener’deki merkezi o kadar sıkı korunuyor ki, bulunduğu sokağa bile girmek imkansız. Güvenlik görevlileri değil fotoğraf çekmeye neredeyse nefes almaya izin vermeyecekler. Bize bölgeyi gezdiren, fakat kendi fotoğrafını çektirmek istemeyen Emlakçı Emin Şaşmaz, “Kötü birşey yapmıyorlarsa neden bu kadar korunmaya muhtaçlar” diyor. Haksız da sayılmaz aslında.
Patrikhane çevresi çok değerli

Bölgede UNESCO’nun tarihi mirası korumak için başlattığı proje son hız devam ediyor. Çalışma kapsamında eski evler, aslına sadık kalınarak restore ediliyor. Emlakçı Şaşmaz’a, “Ev fiyatları ne alemde?” diye soruyoruz. “Bazı evlerde 250 bin YTL’ye ulaştı” diyor. Bu paraya Etiler’de bile çok güzel evler alabileceğimizi düşünerek, “Neden böyle?” diye soruyoruz. İşte düşündürücü cevap: “Burada evler Patrikhane’ye yaklaştıkça pahalanıyor. Zaten o evler de girilmesi yasak olan sokaklarda” diyor. Resmi rakamlara göre ise geçen sene Fatih’de 3 bin civarı emlak satılma yolu ile el değiştirmiş. Bunun 100’den fazlası ise sadece Balat’ta yer alıyor. Bu arada 100 evin neredeyse iki mahalle olduğunu da ifade edelim.

Sık sık yabancılar geliyor

Emlakçı Şaşmaz’a göre İstanbul’un en eski yerleşim yerlerinden birisi olan, Cumhuriyet’in ilk yıllarının Taksimi olarak kabul edilen Balat’ın böyle birden bire değere binmesi hayra alemet değil. Çünkü buranın imar planında çok katlı binalara izin yok. Örneğin 3 katlı bir eviniz varsa ve belediyeden izin alırsanız ancak yine bir 3 katlı bina dikebiliyorsunuz. Dolayısı ile Haliç’i gören evlerin sayısı çok az. Emlakçı Şaşmaz buna rağmen ev fiyatlarının bu kadar artmasını mantıksız buluyor. Şaşmaz, “Öyle evler var ki içine girmezsiniz. Yıkıldı yıkılacak yani. Ama fiyatları 150 bin YTL’ye ulaşıyor” diyor. Şaşmaz bölgeye sık sık yöreye yabancı insanların geldiğini belirterek, “Önce fotoğraf çekiyorlar. Sonra bir bakıyoruz ki o ev çok kısa bir sürede satılmış. Satın alanlar içerisinde doktorlar ve avukatlar da var” diyor. Şaşmaz’ın dikkatini ayrıca bölgeye gelen Yunanca ve Rumca konuşanların sayısındaki artış çekiyor.

Pazarlık bile yapmıyorlar

Balat’taki yabancılara emlak satışını özellikle bir emlak şirketinin yönettiğini belirten Şaşmaz, “Ben daha pazarlık yapan bile görmedim. Ev sahibinin istediği fiyatı peşin olarak veriyorlar” dedi. Balat’ta yaşayan Türkler’in bu durumdan rahatsız olduğunu belirten Şaşmaz, “Çevremizin sarıldığını hissediyoruz” diye konuştu. Şaşmaz, bir an önce güvenlik ve istihbarat birimlerinin bölgeye gelerek araştırma yapmalarını istedi.




Balat’ı çok sevdi

BALAT’ta özellikle İtalyanlara pazarlıksız ev satılması, Fener Rum Patrikhanesi ile semtin ilişkisi kuşkularını uyandırdı. Bölgede UNESCO kapsamında başlatılan ve son dönemde Avrupa Komisyonu Türkiye Delegasyonu’nun yürüttüğü Fener-Balat Projesi ise son hız devam ediyor. Proje dahilinde tarihi semtte başını İtalyanların çektiği gruplar, 4 milyon Euro’luk bir bütçeyle yüzlerce metruk evi yepyeni görünümüne kavuşturuyor. Şu sıralar Balat’ta projeyi son hızla uygulayanlardan biri de Fener ve Balat Semtleri Rehabilitasyon Programı Uluslararası Eş Müdürü Luis Mezzano E. 3 yıldır Türkiye’de olan ve yıl sonunda projenin 3’üncü etabını tamamlamak için uğraşan Mezzano, belli ki Türkiye’yi çok sevmiş.

Bütçe kısıtlı ama durmak yok

“Kısıtlı bir bütçeyle” ilk etapta 26 evin yeni görünüme kavuştuğunu belirten İtalyan Müdür, 4 milyon Euro’luk bütçe kapsamında sırada yenilenecek 127 ev olduğuna dikkat çekti. Türk inşaat şirketlerinin yalnız bırakmadığı Mezzano, Balat’ta yine bir metruk evi ofis haline getirerek çalışmalarını bizzat sürdürüyor ve proje dahilindeki evleri ziyaretçilerine gezdirmeyi de ihmal etmiyor.




Türkler ile kaynaşmayan Rum Patrik: Bartholomeos

Fener Rum Patriği Bartholomeos her fırsatta Türkiye’nin yanında gibi yer alsa da bölge sakinleri bir kere bile kendisiyle karşılaşmamış, “Madem masum bir din adamı. Bizimle neden görüşmüyor” diyorlar. Bİlindiği gibi Patrik’in adı son olarak Türk düşmanı şarkıcının konseri sırasında gündeme gelmişti. Tarihi dokusu zarar görmesin diye her türlü etkinliğe kapalı tutulan atalarımızın emaneti Rumelihisarıínın kapıları, şer odağı Fener Rum Patrikhanesi’nin düzenlediği konser için açılmış, etkinliğe katılacak şarkının kimliği ise gizli niyeti açık seçik ifade etmişti. KKTCínin 23íüncü Kuruluş Yıldönümüínde Rum Kesimiínde ìkınama” konseri veren aşırı milliyetçi Yunan şarkıcı George Dalaras, Yunanistanída bölücübaşı Abdullah Öcalanía destek için kurulan 20 kişilik komitenin içinde de yer almıştı. Konaklaması için Aydın Doğan’a ait Hilton Oteliínin kral dairesi kiralanan Dalarasíın katılacağı hain etkinlik Tercüman’ın skandalın üzerine inatla gitmesi sonucu iptal edilmişti.


Çelik ÇELİKYAMAN
03.09.2007 (Tercüman)

23 Ağu 2007

ABD, her an kapimizi calabilir!



ABD, her an kapımızı çalabilir!

23.08.2007

KUBİLAY ÇELİK
kubilayc@gmail.com


ABD, Irak bataklığından kurtulmanın yollarını arıyor.
Ancak 2003 yılında başlattığı Irak Savaşı’nın; bugünkü sonucunu kestiremeyen ABD Başkanı George W. Bush, olanlar karşısında, gücünü yitiren başkanlara verilen “Topal Ördek” lakabından çok, adeta “Şaşkın Ördek”e dönmüş durumda.
ABD Kongresi’ni oluşturan Senato ve Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğunun muhalefetteki Demokrat Parti’ye geçmesi, Cumhuriyet partili Bush’un işini daha da zorlaştırdı.





Savaşın başladığı günden, bugüne kadar yüz binden fazla Iraklı hayatını kaybetti.
Buna karşın, Irak’ta istikrar sağlanamadı.
Her gün “canlı bombalar” onlarca masum insanı öldürüp, Irak’ta bir “iç savaş” başlattı.
2003 yılından bu yana ölen ABD askerinin sayısı ise 3 bin 600’ü geçti.
ABD halkından ve Kongre’den gelen baskılar yüzünden Bush yönetimi; “Irak’tan nasıl çıkarız?”ı ciddi, ciddi konuşmaya başladı.
Irak’ta istikrar sağlanmadan, ülkeyi adeta bir enkaza çevirdikten sonra kaçmayı hedefleyen ABD, “160 bin askeri nasıl ve nereden çıkarırız?”ı planlamaya çalışıyor.
Burada yine 2 yol akla geliyor:
1. Savaşın başlatıldığı bölge olan Güney’deki Kuveyt’ten.
2. ABD askerinin geçişine izin vermeyen Kuzey’deki Türkiye’den...


Bu tartışma, önceki gün Demokrat Partili başkan adayları arasında da tartışıldı.
Kimisi; “Türkiye, topraklarının kullanılmasına izin verir” derken, kimisi de “vermez” diye fikir
belirtti.
Görünen o ki; öyle ya da böyle, ABD için Irak’tan çekilme süreci bir süre sonra başlayacaktır.
Şimdi çeşitli kanallardan Türkiye’de nabız yoklayan ABD yönetimi, durum ciddileşince kapımızı çalacaktır.


Türkiye’den de bu konuda çeşitli sesler yükselmeye başladı.
Bazıları; “Eğer izin verirsek, bunu kendi lehimize çevirecek birtakım anlaşmalarla yapalım” derken, bazıları da; “savaş başlamadan önce, askerlerin Kuzey’den geçişine izin vermedik. Şimdi niye verelim?”diye görüş bildiriyor.
SONUÇ: ABD, Irak’tan çekilmeye karar verirse, askerlerini geçirmek için, kapısını ilk çalacağı ülke Türkiye olacaktır. Buna hazırlıklı olalım...


Milli damatların işi zor!
İstanbul’da bugün bir düğün var.
ABD’den “damat” mı alıyoruz, yoksa onlara “gelin” mi veriyoruz, artık onun kararını siz verin.
Bildiğiniz üzere; ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Matt Bryza ile Hudson Enstitüsü adlı düşünce kuruluşundan Zeyno Baran evleniyor.


Zeyno; son dönemdeki çıkışlarıyla Türkiye’nin gündemine oturan bir uzman.
Zeyno Baran aynı zamanda; 70’li yılların başındaki Günaydın gazetesinin efsane kadrosunun Atina muhabirliğini yapan rahmetli Ahmet Uran Baran’ın da kızı...
“Zeyno ile Matt’i, Allah bir yastıkta kocatsın” dileklerimizi sunduktan sonra, biz asıl konumuza gelelim.
Bizim damadın işi bir hayli zor!


Eğer ABD Dışişleri Bakanlığı’ndaki görevinden ayrılıp özel sektöre geçecekse sorun yok. Ancak bakanlıkta kalacaksa, “eşinin Türk olması yüzünden” bazı çevrelerin tepkisini çekebilir.
Zaten Bryza bunun sıkıntısını bildiği için, daha şimdiden bazı hassas görevleri reddetmeye başladı bile.
Matt Bryza; kendisine önerilen ABD’nin Kıbrıs Rum kesimi büyükelçiliği görevini kabul etmedi.
Çünkü ettiği takdirde; mutlaka “Türkiye yandaşlığı” suçlamalarıyla karşı karşıya kalacaktı.
Bu da onu; “işini yapamaz” pozisyonuna sokacaktı.
Nitekim Bryza’nın adı bir dönem de; ABD’nin Ermenistan elçiliği için ortaya atılmış, bilinen nedenlerden dolayı vazgeçilmişti.


Gelelim ikinci damada...
Türkiye-AB Karma Parlamento Komistonu Eş Başkanı Joost Lagendijk de NTV Brüksel muhabiri Nevin Sungur ile bir yıl kadar önce evlendi.
Onun da düğünü kız evinde; yani İstanbul Pera Palas Oteli’nde yapılmıştı.
Lagendijk evlendiğinde; “Milli Damat” olarak anılmasının nasıl bir duygu olduğunun sorulması üzerine, “Sokaktaki insanların bana ‘Enişte’ demesinden gurur duyuyorum” demişti.


Joost Lagendijk; AB-Türkiye ilişkilerinde tarafsızlığını sürdürürken bile, zaman zaman yine malum çevrelerin kafasında, bir “acaba” sorusu oluşuyor.
Yazının başlığında da belirttiğimiz gibi; ne yaparlarsa yapsınlar, bizim “Milli Damatlar”ın işi oldukça zor.


Siyasette “Kelimeleri seçmek” büyük bir maharet ister
Sİyaset; gerçekten soğukkanlı ve kelimeleri adeta bir cambaz üslubuyla kullananların işidir.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan maalesef, soğukkanlı değil. Kelimeleri kullanmayı ve söylediği sözlerin nereye varacağını kestiremiyor.
Başbakan Erdoğan’ın; Hürriyet yazarı Bekir Coşkun’a söylediği, “Cumhurbaşkanını beğenmiyorsan, çek git” sözünden bahsediyoruz.
Rahmetli Turgut Özal bile; kendi cumhurbaşkanlığına “alışamadım” diye tepki koyanları ülkeden kovmamıştı.
Oysa Coşkun; “Gül, benim cumhurbaşkanım değil” konulu yazısını birkaç gün önce yazmıştı.
Başbakan, bu yazıyı beğenmediğini veya tepkisini göstermek istiyorduysa, o talihsiz açıklamayı yaptığı ana kadar düşüneceği çok zamanı vardı. Ne söyleyebileceğini iyice tartabilirdi.

Bu gidisle...

BANA GÖRE

Bu gidişle...

23.08.2007

SIRRI YÜKSEL CEBECİ
sirriyuksel.cebeci@tercuman.com.tr


BİR ülke, birden bire, bir gecede ve davul zurna ile bölünmez. Yavaş yavaş, sinsi sinsi ve sistemli şekilde bölünür.
Bölünmenin önce altyapısı hazırlanır. Altyapı hazır olunca, mesela eyalet sistemine geçilir önce.




Eyalet sistemine geçiş, sonun başlangıcıdır.
Çünkü eyalet sistemi, federasyonu, yani bölünmeyi getirir.
Türkiye’nin eyalet sistemine geçmesini isteyenlerin başında Avrupa Birliği ve bölücü Kürtler var. Ama bazen, ömrü devlet hizmetinde geçmiş Yedinci Cumhurbaşkanı Kenan Evren bile önerebiliyor bunu.
Önerdikleri eyalet sisteminin ne gibi sonuçlar doğuracağının bilincinde olanlar da var, olmayanlar da...
Eyalet sistemini savunanların gerekçeleri şu:
“Çok büyüyen Türkiye’nin merkezden yönetilmesi güçleşti.”
Türkiye’nin büyüdüğü de, merkezden yönetilmesinin güçleştiği de doğrudur.
Ama bu sorunun tek çözüm yolunun eyalet sistemi olduğu iddiası doğru değildir. Hele Türkiye gibi iç ve dış yamyamları çok bir ülke için...
Eyalet sistemine geçildikten hemen sonra, “Diyarbakır Eyaleti”nin adının “Kürdistan Eyaleti”ne dönüştürüleceğinden kimsenin kuşkusu olmasın.
Eyalet sistemini önerenlerin tek amacı da bu zaten.
Neden önce Diyarbakır?
Bilindiği gibi Türk Ceza Kanunu Tasarısı ile birlikte Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri İle Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun Tasarısı geçen yasama döneminde TBMM Genel Kurul’unda görüşülerek 5237 ve 5235 sayılı kanunlar olarak kabul edildi. Kanun, “İstinaf Mahkemeleri”ni “Bölge Adliye Mahkemeleri” olarak nitelendiriyor.
Bu mahkemelerin içinde bulunduğumuz 2007 yılında kurulması öngörülmüştü.
Ama daha mahkemeler kurulmadan, binaları inşa edilmeye başlandı. Hem de ilk bina nerede inşa ediliyor biliyor musunuz? Bölücü Kürtlerin “Kürdistan Eyaleti” olarak hayal ettikleri Diyarbakır’da...
Esra Düven, Diyarbakır’da resmi bina inşaatı önündeki tabelada şunların yazılı olduğunu haber veriyor:
“Diyarbakır İstinaf Mahkemesi Binası İnşaatı.
Construction of Court of Appeal Building Diyarbakır.
Hibe Sozlesme bedeli: 7 milyon 284 bin euro.
Financed by ( Parayi veren ): European Union ( Avrupa Birligi )
Faydalanici : T.C Adalet Bakanligi. Republic of Turkey, Ministry of Justice.”
Hibe edilen 7 milyon Euro
Önce neden Diyarbakır?
Avrupa Birliği, bu mahkeme binasının önce Diyarbakır’da inşa edilmesi için 7 milyon Euroyu bir çırpıda neden hibe ediyor?
Kaldı ki 5237 ve 5235 sayılı kanunlarda, yeni kurulacak mahkemelerin adı “Bölge İdare Mahkemeleri” olarak belirlenmişken, Diyarbakır’da inşa edilmekte olan binanın tabelasındaki “Diyarbakır İstinaf Mahkemesi Binası İnşaatı” yazısı, gizli bir niyeti açığa vurmuyor mu?
Bir ülke bir gecede ve birden bire bölünmez demiştik.
İşte böyle sinsi ve sistemli şekilde yavaş yavaş bölünüyor.
Bu gidişin sonu iyi değil.

Ekonomide yolun sonu mu?



Ekonomide yolun sonu mu?

23.08.2007

ESFENDER KORKMAZ



TÜRKİYE’DE, piyasalar denilince, para ve sermaye piyasası anlaşılıyor... Mal piyasası, emek piyasası yok kabul ediliyor...
Bunun nedeni küreselleşmenin de aynı yaklaşım içinde olması ve dengelerin finans sektörü lehine değişmesidir. Bu değişme finans sektörünün balon yapmasına neden oldu .




Para ve sermaye piyasalarının hakimiyeti, aynı zamanda dünyada ve Türkiye’de kırılganlığı artırdı.
Dünyada konjonktürün değişmesi yönünde beklentiler oluştu. Zira 6-7 senedir devam eden genişleme ve canlanmanın geçmişte olduğu gibi bugün de daralma getirmesi beklentisi yaygındır. Finans sektörünün balon yapması da bu beklentiyi artırıyor. Son dalgalanma da bu teşhisimizi doğruluyor.
Türkiye’de piyasaların daha çok kırılgan olmasına neden, uygulanmakta olan kısa vadeli olup, sıcak paraya, düşük kur ve
yüksek faize dayanan politkalardır. Bu nedenle şimdi olduğu gibi her küresel dalgalanmada Türkiye daha fazla dalgalanıyor... Devrilme noktasına geliyor.
Kırılganlık bunalıma dönüşür mü?
TÜRKİYE’DE para ve sermaye piyasasını birlikte değerlendirmek gerekir... Bu şartlarda Türkiye’de finans sektörünün GSMH’ya oranı sanayileşmiş ülkelerle göre daha düşük bir düzeydedir... Ancak Türkiye’de para ve sermaye piyasalarını birlikte değerlendirmek gerekir... Sıcak para, dış borç, borsa endeksi, reel değerlere göre şişti.
Bu şişkinliğin sürdürülmesi fiilen mümkün görünmüyor... Bir yerde duvara çarpması da kaçınılmaz görünüyor.
Ekonomik krizler üç aşamalıdır:
1- Devalüasyon
2- Finans ve reel sektörde iflaslar
3- Sosyal patlama
Türkiye’de krizi sıcak para ve kur tetikler
1- AKP iktidarına sıcak para, şirket satın alan fırsatçı yabancı sermaye ve Arap sermayesi destek veriyor.
AKP’nin Gül’de direnmesi, laik ve demokratik cumhuriyet rejiminin riske girmesi, sıcak paranın ülkeye olan güvenini azalttı. Mamafih dalgalanma sırasında 10 milyar dolar civarında sıcak para çıktı. Sıcak para çıkışı hızlanabilir. Veya yeni sıcak para gelmez. Her iki durumda da kurlar artmaya devam eder.
Sıcak para çıkışının önünde üç engel var:
  • Borsanın yüzde 70’i yabancılarındır... Sıcak para çıkışında kim kime satacaktır?
  • Sıcak para çıkışında kur artışını önlemek için MB’nin döviz rezervi, 68 milyar dolardır. Döviz pozisyon fazlası 21 milyar dolardır.
  • Dalgalanmada faizler artıyor. Faizin hızlı artması sıcak paranın reel getirisini artırıyor.
    MB’nın döviz yükümlülüğü, 48.4 milyar dolardır. Bunlar için faiz ödemektedir. Örneğin toplam 16 milyar dolar tutan Kredi Mektuplu Döviz Tevdiat Hesapları’na, yüzde 2.75 ile yüzde 4 arası faiz ödemektedir. Bankaların mevduatına da faiz ödemektedir.
    Üstelik bu dövizler MB’de atıl olarak durmaktadır.
    Bu engeller sıcak para çıkışını yavaşlatabilir. Ancak AKP’ye olan güven azalması yeni sıcak para girişini engeller.
    Kur artışı kaçınılmazdır
    SICAK para girişi kesilirse, kurlar artar.
  • Tasarruf sahibi, kur artışı yönünde bir beklenti içindedir. Örneğin, 14 Nisan 2006 tarihinde toplam döviz mevduat hesabı 78.5 milyar dolar, bugün 110 milyar doları geçti. Bir yıl içinde 23 milyar dolar arttı. Bu kısmen doların değer kaybı ile, daha çokta halkın YTL’ye olan güvensizliği ve özellikle devalüasyon beklentisi nedeniyle oldu.
  • Cari açıkta, düşük kurun etkisi daha yüksektir. Bu düzeyde cari açık sürdürülmez.
  • 12 Ağu 2007

    Sicak Para Turkiyeyi Sevdi

    YÜZDE 13.6 KAZANDIRDI

    Standard and Poor�s�un Temmuz ayı araştırmasına göre Temmuz ayı hisse senedi getirisi açısından Türkiye, yatırımcılarına yüzde 13.6 kazandırdı. Araştırmaya göre Temmuz ayı itibarıyla son 12 aylık dönemde aralarında Türkiye�nin de bulunduğu gelişmekte olan piyasalar, gelişmiş ülkelerin piyasalarına oranla iki kat daha fazla getiri sağladı.

    S&P�nin küresel borsa araştırmasına göre, son 12 aylık döneme göre gelişmiş ülkelerdeki hisse senedi piyasalarının getirisi yüzde 21.5 olurken, 27 yükselen piyasanın getirisi yüzde 53.9 olduğu bildirildi. Yükselen piyasalar arasında Türkiye�nin yanı sıra Tayland ve Çin kazandırdı. Meksika, Filipinler ve pakistan kaybettirdi. Türkiye�nin Temmuz ayı getirisi yüzde 13.6 olarak belirlendi. Araştırmaya göre diğer ülkelerin kazanç/kayıp durumu ise şu şekilde oldu:

    Fransa: - yüzde 3,43

    Almanya: - yüzde 3,52

    Japonya: - yüzde 0,26

    İngiltere: - yüzde 2,20

    ABD: - yüzde 3,41

    Çin: + yüzde 10,47

    3 haftalık kayıp 15 milyar dolar

    Piyasalar, dünyanın en büyük bankalarından Fransız BNP Paribas�nın 2.2 milyar dolarlık mortgage fonlarını dondurmasıyla sarsılmaya devam ediyor. Mortgage krizinin büyük kuruluşlara sıçramadan aşılabileceğini düşünen dünya piyasaları, bu açıklamanın ardından ilk kez olayın boyutlarının büyüyebileceği endişesine kapıldı.

    BNP Paribas�nın açıklaması, Perşembe günü dünya borsalarında satış dalgası oluşturdu. Yeniden alevlenen mortgage tedirginliği ile Avrupa borsaları iki günde yüzde 4�ü aşkın değer kaybetti. İstanbul Menkul Kıymetler Borsası da (İMKB) önceki gün de yüzde 1.58 değer yitirdi. Endeks haftayı 49 bin 186 puanla kapattı. Üç haftalık global dalganın Türk borsasına faturası 15 milyar dolara ulaştı. Dolar kuru 1.30 seviyesini aşarken, bono faizleri de etkilendi ve faiz yüzde 17.8�e yaklaştı.

    / İSTANBUL

    12.08.2007(Yeni Asya)



    AKP'den muhafazakârlığa veda




    AKP İstanbul Milletvekili ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan�ın Dış İlişkiler Danışmanı Egemen Bağış, ��İslâmî kökenli� ya da �İslâmcı� gibi yanlış sıfatlarla anılsa da, AK Parti, Türkiye�nin liberal demokratik özgürlükler ve piyasa ekonomisi tercihini ve arzusunu yansıtan bir merkez partisidir.�

    Bağış, Kanada�da yayımlanan Winnipeg Free Press gazetesinde yer alan mektubunda İslâm�daki hoşgörü anlayışına değindi. İslâm hoşgörüsünü Batı�da, Kanada�da ve diğer ülkelerde teyit ve destek görmesi gerektiğini belirten Bağış, yazısında, ��Batı ülkelerindeki Müslümanların dışlanmaması gerekiyor. Bu toplumlarda iç uyum hayatî önem taşımaktadır.



    Batı, İslâm dini ile radikalizm arasındaki farkı görmelidir. Batı, dünyada şiddete karşı olan ve çoğunluğu oluşturan Müslümanları kucaklamalıdır�� ifadesine yer verdi.

    ABD�nin önde gelen İslâm Araştırmaları Profesörü John Esposito�nun tespitlerine ve çözüm önerilerine katıldığını bildiren Bağış, İslâm ve Batı arasındaki medeniyetler çatışmasını önlemek zorunda olduklarını kaydetti. Bağış, yazısında şu görüşlere yer verdi: �Dünyanın bu çalkantılı köşesinde Türkiye, geleneksel köklere sahip bir ülkenin, Batılı laik ve liberal demokrasiyle uyumunun en canlı kanıtı olarak yükselmektedir. 22 Temmuz seçimleriyle Türk seçmeni anıtsal bir olgunluk ve öz güven sergileyip Ak Parti�yi hem yeniden iktidara getirmiş hem de büyük bir seçim zaferi hediye etmiştir. Bazen, �İslâmî kökenli� ya da �İslamcı� gibi yanlış sıfatlarla anılsa da, AKP, Türkiye�nin liberal demokratik özgürlükler ve piyasa ekonomisi tercihini ve arzusunu yansıtan bir merkez partisidir.

    Türkiye�nin kendi geleneksel değerlerini Batılı değerlerle uyumlu hale getirme yolundaki büyük tecrübesi, dünyadaki bütün Müslümanların esin kaynağıdır. Türkiye�nin bu deneyiminin devamı, Müslüman dünyasının bundan sonra radikalizme mi, yoksa uyuma mı yöneleceğinin en önemli belirleyicisidir. Türkiye�nin yolu ve Türkiye usulü, medeniyetler çatışmasına çözümdür.��

    TÜRKİYE DENEYİ

    Türkiye deneyinin başarısı için Avrupa Birliği�nin (AB) de sorumluluklarını omuzlaması ve Türkiye�nin AB sürecinde attığı adımlara karşılık vermesi gerektiğini anlatan Bağış, AB�nin yarı yolda kuralları değiştirmesi sadece AB demokrasisinin inandırıcılığını zedeleyeceğini, AB�deki Müslüman nüfusu yabancılaştıracağını ve AB�nin global etkisini sınırlayacağını kaydetti. Bağış, yazısında, ��Dünyadaki 1.5 milyar Müslüman, AB�nin Türkiye�ye nasıl muamele ettiğini izliyor�� görüşüne yer verdi.

    / ANKARA

    12.08.2007(Yeni Asya)

    Kar avcisi yabanciya banka satisi sinirlansin

    Merkez Bankası Dış İlişkiler eski Genel Müdürü Selahattin Altıer, yabancı sermayenin Türk bankacılık sektörüne ilgisinin altında, “az masrafla, yüksek kâr” amacının yattığını söyledi. Altıer, “Bankacılıkta yabancı payı mutlaka sınırlandırılmalı” dedi

    BANKACILIKTAN sigortacılığa, telekomünikasyondan enerjiye kadar farklı sektörlerdeki stratejik kuruluşların birer birer yabancıların eline geçmesi uzmanları da endişelendirdi. Yabancı sermaye, ‘az masrafla çok kâr’ kapısını aralamanın yollarını ararken, Alternatifbank’ın Yunan Alpha Bank’a satışına BDDK tarafından son anda veto konulması, “Strateji değişikliğine mi gidiliyor?” sorularını beraberinde getirdi.

    İştah kabartyor




    Tercüman’ın sorularını yanıtlayan Merkez Bankası Dış İlişkiler Eski Genel Müdürü Selahattin Altıer, “Bana göre kamu otoriteleri, satışların ve bu gidişatın sonunun olmadığını gördü ve satışı iptal etti. Bankacılık gibi stratejik alanlarda yabancı payına mutlaka belli sınırlamalar getirilmeli” uyarısı yaptı. Altıer’in kapsamlı çalışması ise yabancıların son dönemde neden iştahının kabardığını ortaya koydu.

    Sadece Finansbank’ın, net kârını bu yılın ilk çeyreğinde, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 127 artırdığına dikkat çeken Altıer, şu tespitleri yaptı: “Finansbank’ın kâr miktarı, ilk çeyrekte 226 milyon YTL oldu. Bu da yıllık yaklaşık 700 milyon dolarlık kâr anlamına geliyor. Garanti Bankası’nda 6 aylık dönem kârı ise 1.2 milyar YTL. Yapı Kredi Bankası’nın 3 aylık kârı yüzde 76, yabancılara satılan Şekerbank’ın kârı da yüzde 103 arttı. 2006 yılında bankacılık sektörünün toplam kârı ise 11 milyar YTL’yi buldu. Bunlar dikkat çekici rakamlar. Finansbank, 3 milyar dolara satılan bir banka, 700 milyon dolar kâr ederek, kendini 4 yılda amorti etmektedir. Bunun önemli bir nedeni, her ne kadar ülkemizde 2006 yılı enflasyonu yüzde 10 civarında olsa da ithalata dayanmayan mal ve hizmetlerin fiyatları yüzde 10 oranındaki genel enflasyondan çok daha hızlı arttığından, bankaların da hizmet ve faiz gelirleri buna paralel olarak hızla artmıştır. Banka kârlarının yüzde 100’ün üzerinde artması da bu görüşümüzü doğrulamaktadır.”

    BDDK tehlikeyi gördü

    Bankaların döviz bazında kârlarının yüksek olmasında, döviz fiyatlarının aynı kalmasının etkili olduğunu belirten Altıer, “Hükümetimiz yeni banka açma izni vermediğinden mevcut bankaların tekel durumuna geçmeleri de kârlarını artırdığından, bankalar yabancıların iştahını kabartmaktadır” dedi. BDDK’nın, Alternatifbank’ın, Yunan Alpha Bank’a satışına izin vermemesiyle ilgili tartışmaları değerlendiren Altıer, “Bence bu gidişle bankacılık sektörünün tamamen yabancıların eline geçeceğinden endişe ettiler. Bu karar, ajan bahanesiyle bir politika değişikliğinin göstergesi olabilir. Devlet resmen ne olduğunu açıklamalı” dedi.


    Hakkı KURBAN / ANKARA
    12.08.2007 (Tercüman)

    Buyuk vurgun

    10 Ağustos 2007 Emin ÇÖLAŞAN ecolasan@hurriyet.com.tr

    Büyük vurgun

    PROF. Dr. Şükrü Kızılot'un dünkü Hürriyet'te çıkan yazısını okudunuz mu? Okumadıysanız, lütfen bulup okuyun. Yazının başlığı şöyle:

    "Yabancılar için faiz ve borsanın dayanılmaz cazibesi."

    Kızılot
    Türkiye'nin önde gelen sayılı maliye ve vergi uzmanlarından biridir. Yazılarını aynen Milliyet'te Güngör Uras gibi basit ve anlaşılır bir biçimde yazar ve herkesin anlamasını sağlar.





    Türkiye yabancılar tarafından soyuluyor. Ancak bu soygun silahla yapılmıyor! Tamamen yasal. AKP iktidarının uyguladığı para politikaları ve yabancılara sağladığı yasal ayrıcalıkla yapılıyor. Bu soygun, daha sonra onlar açısından vurguna dönüşüyor.



    Dünyanın hiçbir ülkesinde görülmeyen bir kazanç elde ediyorlar ve gerektiği anda "Haydi bize eyvallah, çok teşekkür ederiz" deyip gidiyorlar.

    Soyulan, iliğimize kadar sömürülen biziz ama kimsenin kılı kıpırdamıyor.

    * * *

    Türkiye, AKP iktidarı döneminde "dünyanın en yüksek faizini veren" ülke oldu. Son bir yıl içerisinde borsada elde edilen kazanç dolar bazında yüzde 63, Euro bazında yüzde 52, Hazine bonosu ve Devlet tahvili bazında ise yüzde 50'ye ulaştı. Somut örnek:

    31 Temmuz 2006'da dolar kuru 1.568 YTL idi. Bu kurdan dolar bozduran yabancılar yüzde 22.8 faizli Hazine bonosu aldılar. Bu bonoları 31 Temmuz 2007'de, yani tam bir yıl sonra sattılar. Dolar kuru bu kez 1.280 YTL idi. .

    Böylece, tam bir yıl önce Türkiye'ye yatırdıkları bir milyon doları, bir milyon 504 bin dolar olarak geri götürdüler.

    Kazançları, bir yılda dolar bazında yüzde 50 olmuştu!

    Dünyanın hiçbir ülkesinde böyle bir vurgun, böyle bir yasal soygun yapmak mümkün değil. Şimdi belki diyeceksiniz ki "Kazanmışlar ama vergisini de elbette vermişlerdir." Hayır, yabancılar için bu kazancın vergisi de yok!

    AKP iktidarı mevzuatı değiştirdi. Sıfır vergi!

    * * *

    Ülkemiz, yabancı yatırımcılara çalışıyor! Ancak bu yatırımcılar burada gelip fabrika kurmuyor, insanlara iş yaratmıyor. Bunlar para cambazı. Türkiye'ye sıcak para, kara para, ak para, serseri para, her neyse getiriyorlar.

    Paraları bozdurup borsaya, Devlet tahviline, Hazine bonosuna yatırıyorlar. İstanbul borsasının yüzde 72'si şu anda yabancıların elinde!

    İktidar bu yabancılara inanılmaz vergi ayrıcalıkları sağladı.

    Yabancı para yatırımcısı parasını Türkiye'ye getirdiği, ya da götürdüğü zaman kendisinden vergi alınmıyor. Borsa gibi, Devlet tahvili ve Hazine bonosu kazancında da vergi yok!

    Dünyanın en yüksek reel faizi Türkiye'de. Böylece dolar bozduran yabancılar yüksek faiz-düşük kur sarmalında büyük paralar kazanıp gidiyorlar. Ya da daha fazla vurmak için bekliyorlar.

    Ne zamana kadar bekleyecekler?

    Sorun işte burada yatıyor.
    Paralarını çekip gittikleri anda Türk ekonomisi sarsılacak, kıyametler kopacak.

    Hükümet bunu önlemek için faizi yüksek, döviz kurlarını düşük tutuyor. İhracatçı ağlaşıyor, kredi alanla veren ağlaşıyor ama hiçbir şey değişmiyor.

    Yabancılar bizim onlara sağladığımız avantaj ve ayrıcalıkları iyi görmüş, hep birlikte bizi içimizden vuruyorlar. İliğimize kadar sömürüyorlar.

    Osmanlı döneminde devleti ve milleti yine yabancılardan oluşan banker-sarraf- tefeci güruhu sömürürdü. Şimdi Türkiye'yi onların benzerleri, bu kez "yatırımcı" kimliği ile sömürmeyi sürdürüyor.

    Bir yılda dolar bazında yüzde 50 net vurgun! Ama kabahat onlarda değil, onlara bu vurgun ortamını yaratan bizimkilerde.

    * * *

    Yazımı yine Prof. Dr. Şükrü Kızılot'tan alıntı yaparak bitireyim:

    "Vergi ve faiz avantajları nedeniyle Türkiye'ye gelen sıcak (emanet) para 90 milyar dolara ulaşmış durumda. Döviz kuru düşük, faiz böyle yüksek olduğu sürece, Türkiye, sıcak paranın aktığı ülke olmaya devam edecek. Türkiye yabancılar için inanılmaz bir cazibe merkezi oldu. Türkiye'ye akın ediyor, inanılmaz paralar kazanıyorlar..."

    Peki o büyük paralar, yabancıların hem de bir kuruş vergi vermeden, bir kişiye iş yaratmadan, bir tek fabrika kurmadan kazandığı o milyarlarca dolar kimin cebinden çıkıyor?

    Bizim!.. Hepimizin!.. Farkına bile varmadan, çaktırmadan!..