Strateji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Strateji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Tem 2009

Ayasofya daima

Serdar Akinan

kategori2

Ayasofya daima

Ayasofya'da yıllardır alçıdan bir örtüyle kaplı olan altı kanatlı melek tasviri geçtiğimiz günlerde törenle açıldı. Kültür Bakanımız Ertuğrul Günay bu 'tarihi' anda orada, Ayasofya Müzesi'nde kameralara beyanat veriyordu...
Arkeolojik açıdan son derece kıymetli bu adımı 'heyecan verici' ve 'tarihi' olarak nitelerken aslında hükümetlerinin bir başka şekilde neye de başarı ile imza attığını itiraf etmesini beklerdim.
Evet, melek tasviri üzerindeki örtüyü kaldırmak bilimsel olarak bir başarıdır. Ve fakat bu tasvirin açılmasının çok daha sembolik ve derin bir anlamı var.
Ayasofya 'emperyal' bir anıttır. Büyük Roma ikiye bölündüğünde 1.Jüstinyanus bu anıtı rüyasında gördüğünü anlatır ve MS 532'de inşaatı başlar. Bu anıtsal katedral emperyal bir kudreti temsil eder.
1453 yılında İstanbul'u fetheden Fatih Sultan Mehmet Han kendini Kayser i Rum yani Sezar (Roma İmparatoru) ilan eder ancak Ayasofya'nın adını değiştirmez. Burada muazzam bir sembolik anlam vardır.
Fatih Sultan Mehmet Han, Ayasofya'nın adını değiştirmeden cami yaparak 'Ben bir cihan imparatoruyum ve bunun timsali yapıyı da İslam'a açıyorum' der...
.....
......
......
Türkiye Cumhuriyeti 2. Dünya Savaşı'na hazırlanan egemenlere İslamcı ve emperyal bir ihtirası olmadığı mesajını verir.
Aradan yıllar geçer... 70'li yıllarda Ayasofya'nın önünde muazzam mitingler yapılır. 'Zincirler kırılsın Ayasofya ibadete açılsın' sloganları altında konuşan isimleri takdim eden genç bir hatip vardır kürsüde... Recep Tayyip Erdoğan...
Aradan gene yıllar geçer... Bu kez Recep Tayyip Erdoğan Başbakan'dır...
Ayasofya'da altı kanatlı melek tasvirinin yüzündeki alçı tülü kaldırmak bu iktidara nasip olur... Diyeceksiniz ki ne var bunda?
Müslümanlık'ta tasvir olan cami var mı? Yok.
Ayasofya müze/cami idi... Ayasofya müze/kilise oldu... Önemi var mı? Eh, biraz... Bu adımı herhangi bir başka iktidar atmaya kalksa ne olurdu? İlk cuma namazı çıkışında on binler hatta yüz binler Sultanahmet'te gösteri yapardı... Şimdilerde aktivist Müslüman kardeşlerimiz akçeli işlerle meşgul olduğundan buraları pek görmüyorlar. Onlara lafım yok... Artık şaşırmıyorum.
Ama bu son derece sembolik mesajdan laikçilerin alması gereken bir ders var. Türkiye, AKP eliyle şeriata falan gitmez... Gideceği yere gitti. Egemenlere bir kez daha selamını çaktı... Bilmem anladınız mı? Kaynak: Aksam

22 Nis 2009

Hiçbir hükümet işgal bitmeden sınırı açamaz

22 Nisan 2009

Tufan TÜRENÇ

tturenc@hurriyet.com.tr

Hiçbir hükümet işgal bitmeden sınırı açamaz


TÜRKİYE ile Ermenistan arasında kapalı kapılar arkasında sürdürülen görüşmeler Azerbaycan’da tahmin edemeyeceğimiz kadar büyük tedirginlik yaratıyor.

Azerbaycan muhalefeti ülkedeki bu havayı yansıtabilmek için AKP, CHP ve MHPmilletvekillerinden oluşan bir heyeti davet etti.

AKP belli olmayan bir nedenden bu davete katılmadı.

Orada karşıaşacakları sitem ve tepkilerden ürkmüş olabilirler.

Başbakan Erdoğan’ın zaman zaman verdiği garantiler Azerbaycan halkını rahatlatmıyor.

Heyetteki milletvekilerinden emekli büyükelçi, CHP İstanbul Milletvekili Şükrü Elekdağ ilegeziyi konuştuk.

Elekdağ, "Sizinle aramızda vazgeçemeyeceğimiz bağlar var, ortak çıkarlarımız var.Türkiye’nin size karşı bir tutumu olamaz. Azerbaycan’a destek sürecektir" dedim.

Elekdağ çeşitli BM kararlarında Ermeniler’in işgal ettikleri topraklardan önkoşulsuzçekilmelerinin istendiğini anlatıyor.

Ama bütün bunların onların tedirginliğini gidermediğini gözlemliyor.

* * *

Elekdağ AKP’nin politikasını akılsızca buluyor. Değerlendirmeleri şöyle:

"Ermenistan Karabağ’dan vazgeçmez. Bunu zaman zaman açıklıyorlar.

Görüşmelerde iki paket üzerinde duruluyor.

Birinci pakete göre bir komisyon kurulacak. Bu komisyon iki ülke arasındaki sınırınErmenistan tarafından kabulünü ve soykırım iddiasını ele alacak.

Buna karşılık Türkiye sınırları açacak.

Bu paket üzerinde anlaşma olmuş.

İkinci paket ise Azerbaycan-Ermenistan ilişkilerini içeriyor. Ermeni işgali altındakitoprakların ve Karabağ’ın boşaltılmasını kapsıyor.

Ankara bu sorunları çözeceğine güveniyor ve Azerbaycan’a bu umudu veriyor.

Ancak bu sorun MİNSK Grubu’nda. Burada kilit nokta Rusya.

Ermenistan Rusya’nın bölgedeki son kalesi. Sınırlarını Rusya koruyor. RusyaErmenistan’ı kaybetmek istemez. O nedenle Karabağ’ı çözmez."

Elekdağ’a göre yürütülen bu politika Türk cumhuriyetleri için de kötü bir mesaj olur.

* * *

Bir arkadaşım geçenlerde Dışişleri’nde üst düzey bir dostunu ziyarete gitmiş.

Oturup uzun uzun Türkiye-Azerbaycan-Ermenistan sorunlarını konuşmuşlar.

Arkadaş, diplomat dostuna Azerbaycan halkının büyük bir tedirginlik içinde olduğunuanlatmış.

Çıkarken diplomat dostu, bizim arkadaşa, binanın giriş kapısının hemen karşısındakiduvara kabartma haflerle yazılmış isimleri göstermiş.

Bunlar Ermeni teröristler tarafından şehit edilen diplomatlarımızın isimleri...

Diplomat dostu bu isimleri göstererek, arkadaşa şöyle demiş:

"Bunlar burada dururken bizim Ermenistan’ı Azerbaycan’a tercih etmemiz düşünülemez. Görüşmelerin olması, anlaşma zemininin aranması normaldir."

Sonra da sözlerini şöyle bağlamış:

"Ermenistan ancak bizim şartlarımızı kabul ettikten sonra sınır kapısının açılması gündeme gelebilir."

Ben Türk diplomatlarına güvenirim.

Ayrıca hiçbir hükümet, Ermeniler Azerbaycan topraklarından çıkmadan, soykırımiftiralarından vazgeçmeden, Türk-Ermeni sınır anlaşmasını kabul etmeden sınırıaçabilecek gücü kendisinde bulamaz. Kaynak:Hurriyet

Çıkmaz yol nereye çıkıyor?

Serdar Akinan

kategori2


Türkiye, çok sert bir hesaplaşmaya gidiyor. Seçimlerde DTP'nin aldığı oy oranı ortada... AKP Güneydoğu'yu kaybetti. Bu benim başından beri 'felaket senaryosu' olarak gördüğüm bir gelişme idi... Maalesef oldu.
DTP'ye karşı başlatılan 'büyük gözaltı' Güneydoğu'da nasıl yankılanıyor kimse takip etmiyor. Büyük medya bu haberin bölge halkı içinde nasıl yankılandığını anlamıyor. Anlasa da aktarmıyor...
PKK 1 Haziran'a kadar süre verdi... Bu kanlı bir sürecin başlayacağına işarettir. Çok değil bundan birkaç hafta önce gazetelerin manşetlerini anımsayın, 'PKK dağdan indiriliyor', 'PKK silah bırakıyor', 'Bu iş bitti'
Maalesef, bir başka akıl ve irade devreye girdi... Giriyor...
Anlamakta zorlandığım mesele şu: Bunca işsizliğin olduğu, ekonomik krizin giderek derinleştiği bir sosyal yapıyla karşı karşıyayız... Şehit cenazeleri musalla taşlarında sıra sıra yattığında ne olacak?
Bu nasıl bir körlüktür?
Bir yanda Öcalan'a özgürlük isteyen, anayasal güvenceler isteyen, yani imkansızı 'şimdi' talep eden bir DTP... Sözüm ona ABD karşıtı... Ama Obama'ya da 'mektup' sunmaktan geri kalmayan...
Bir yanda PKK silah bıraksın, özgürlüklerin önünü açalım, 'alın size Kürtçe TV' diyen; sorunun çözümü için sözüm ona adım atan bir AKP...
Bir yanda -bilmiş bilmiş- 'Kürt meselesinde iyi şeyler olacak' diyen bir Cumhurbaşkanı...
Bir yanda 'Türk halkı' diyen, ertesi gün 'açılım yapmadım' diyen ama gene de birilerini rahatsız eden bir TSK...
Bir yanda, Irak'tan çıkmak istediğini söyleyen, yenik, beceriksiz ve eli kanlı ve çöküş halinde bir ABD...
Bir yandan da aylardır işsiz, hatta aç, derin depresyonda yığınlar...
Kimisi Diyarbakır'da... Kimisi Yozgat'ta... Kimisi İstanbul'da... Kimisi Mersin'de...
'Erdoğan ve Başbuğ arasında mutabak var' demiştim...
Bu mutabakat, önce cemaati sonra DTP'yi ve aslında ABD'yi etkisizleştirmek istiyor... Aylardır, Erdoğan 'milli'dir diye yazıyorum...
Tabii milli olmak vizyonsuz olmaya engel değil. Artık bunu görüyoruz...
ABD'nin Türkiye ve bölge üzerindeki politikalarının etkisizleştirilmesine, şayet vatan haini değilse, kimin nasıl bir itirazı olabilir?
Ancak bunu bir büyük toplumsal mutabakat içinde çözmek, belli işbirlikçi unsurları teşhir etmek, tarihi, dini ve sosyal altpaydaları öne çıkararak yapmak yerine bunu kanla yapmaya kalkarsanız olmaz.
Bu yol... Çıkmaz yol...
Son operasyon dalgası DTP'ye değil bölge halkının iradesinedir. PKK'ya, 'Gel bana saldır' demektir... Kaldı ki zaten onlar seve seve 'kanlı randevu'lara tarih vermeye başladı bile...
'Bir taşa 20 yıl' veren zihniyeti, ölüm kuyularının açılmasından rahatsız olanları bulun... İçinize bakın...
Sizi ne rahatsız ediyor beyler? ABD mi? Çuval mı? Ergenekon mu? Taşeronları mı? Barzani mi? Talabani mi? Cemaat mi?
Onlarla hesaplaşın... Bu halk arkanızda durur...
Efendim, onların anladığı dil bu... Sinsilik... İyi de gene kan dökeceksiniz... Evlere ateş düşecek... Bu toprakta şahinden bol ne var Allahınız aşkına? Türkiye olmuş bir kor... Üzerine benzin dökmeye kalkmayın...
Bir başka yol olmalı... Yoksa... Yoksa... Bu liberallerin, bu faşistlerin, bu cemaatlerin tuzağına düşmek en kolayı... Bu tuzak onların değil ki!..
Bu tuzak, artık onların da açık açık itiraf ettiği gibi, ABD'nin... Küresel egemenlerin...
Evlatlarımızın kanını dökmeyin... Kanımızın dökülmesinden kaçacağımızdan değil... Ama kardeş kardeşi neden öldürsün?
Ne oyuna gelin ne oyun kurun... Kendiniz olun... Bu halka; Kürdüne ve Türküne; İslamına ve toprağına güvenin... Bu halk arkanızda durur beyler... İnanın ve güvenin.

Kaynak:Aksam.com

21 Nis 2009

'Hasta adam' zihniyeti

Selcan TAŞÇI
selcantasci@gmail.com
Yazı Tarihi: 21/04/2009

Aylardır “Ergenekoncuların kanlı cinayetleri(!)”ni yazan İkinci Cumhuriyetçi Mehmet Altan’dan yeğeni Sanem Altan’a ’operasyon’ itirafı: ABD Türkiye’yi tedavi ediyor


Star gazetesi başyazarı Mehmet Altan, biraderi Taraf gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Altan’ın biricik kerimeleri Vatan gazetesi röportajcısı Sanem Altan’a “Ergenekon” konusunda bir röportaj vermiş...
“Yeğen” Altan, tabii ki “Amcacığım, amcacığım... Hadi anlat bana...” demeden, gayet formel bir üslupla soruyor:
“AKP gerçekten Ergenekon’un üstüne gidiyor mu sizce?”
“Amca” Altan da “Bak yeğenim... Bu işler şöyle oluyor...” edasına zerre kadar kaymadan yanıtlıyor:
“Bence AKP’ye kalsa Ergenekon kapanır bile. AKP’yi aşan bir irade Ergenekon’un peşinde (...) Dünya sistemi Egenekon’u tasviye ederek Türkiye’yi tedavi ediyor (...) Burası NATO ülkesi. Burada NATO’nun ve Amerika Birleşik Devletleri’nin istemediği hiçbir darbe olmaz. Bu sefer darbeyi yapamadılar çünkü Amerika istemedi.”
Yeğen / amca mülakatının bu bölümünü okuduktan sonra benim durumum şudur:
Şaşkın, hayrete düşmüş, kandırılmış, aldatılmış ve perişan.
Neden mi?
Çünkü ben öyle biliyordum ki:
Ergenekon’a karşı girişilen savaş, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Yetti artık bu derin devlet... Yetti artık bu faili meçhul cinayetler” falan diye haykırışı sonucu başlamıştır.
Çünkü ben öyle biliyordum ki:
AKP, derin devlete savaş açmıştır...
Çünkü ben öyle biliyordum ki:
Başta “Türkiye’nin Di Pietro’su” olarak selamlanan Savcı Zekeriya Öz olmak üzere bir avuç korkusuz savcı, hukuksuzluğa dur demek için kelle koltukta savaşmaktadır.
Çünkü ben öyle biliyordum ki:
Taraf gazetesi büyük risk almaktadır.
Çünkü ben öyle biliyorudm ki:
Şamil Tayyar falan gibiler yazdıkları yazılarla çeteye aman vermemektedirler...
Fakat... Heyhat...
Mehmet Altan, işin aslını ifşa ederek beni derin bir hayal kırıklığına uğrattı.
Meğer bu işin arkasında “dünya sistemi” var imiş...
Meğer bu işin arkasında “ABD” var imiş...
Meğer bu işin arkasında “NATO” var imiş...
Bu gerçeği öğrendiğim andan itibaren...
Şaşkın, kandırılmış, hayrete düşmüş, aldatılmış, perişan ve küskün bir edayla haykırmak istiyorum:
Mehmet Abi... Mehmet Abi...
Madem olay senin dediğin gibiydi.
Madem işi “Dünya sistemi”, “ABD” ve “NATO” bitirmekteydi...
O zaman ne diye aylardır...
“Çeteleri temzliyoruz”, “Gözümüzü budaktan sakınmıyoruz”, “Paşaları tutukluyoruz”, “Kimsenin yapamadığını yapıyoruz”, “Büyük risk alıyoruz”, “En kahraman biziz”, “Demokrasiyi kurtarıyoruz”, “Dokunulmazlara dokunuyoruz” falan diyerek...
Hava attınız ki?
Niye kahramanlık tasladınız?
Niye hayallerimizle oynadınız?
Yazık değil mi bize Mehmet Abi...
* Ahmet Hakan / Hürriyet



Altan’ın yeğenine verdiği röportaj, Osmanlı’yı ‘paylaşana kadar’ ayakta tutmak isteyen Rus Çarı Nikola’nın İngilizlerle pazarlığını hatırlattı


++++++



Fehmi Koru’nun gözyaşları...
Ya bizi aptal sanıyorlar ya daha önce söylediklerini, yazdıklarını hatırlamıyorlar ya da acayip kıvrak belleri var.. Düne kadar.. ‘Usule takılmayın, işin özüne bakın’ diyenler.. Köşesinden isimler vererek adres gösterenler.. Bu iş bitmedi, sırada ‘bilinen çok isimler var’ diye ahkâm kesenler.. Operasyonun ucu ilgili ilgisiz herkese değsin diye ellerini ovuşturanlar.. İşin ucu kaçınca ‘bizim de içimize sinmedi, vicdanımız rahat’ değil demezler mi?
Yeni Şafak yazarı Fehmi Koru demiş ki; “Savcıların yerinde ben olsam ‘bu iki ismi (Saylan ve Mergen) listeye kim ekledi’ sorusunu ciddi biçimde sorardım. ” Sanki.. Demokrasi dümeniyle, demokrasi dışı güç kullanımını savunan başkasıymış gibi.. Pes!
* Mehmet Tezkan / Vatan



++++++



Kişilik hakları ayaklar altında
Eski Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman’a ait olduğu ileri sürülen bir ses kaydı internette yayınlandı.
Ses kaydının “ortam dinlemesi” ile elde edildiği belirtiliyor. Ortam dinlemek o kadar kolay iş değil.
Bunu yapabilecek olanlar belli: İstihbarat teşkilatı, polis ya da jandarma.
O aletleri kullanma yetkisinin o kuruluşlarda kimlere ait olduğu da amirlerince biliniyor
olmalı. Ve bu yasadışı uygulama, büyük bir fütursuzlukla sürüp gidiyor.
Türkiye çok ciddi bir insan hakları ihlali ile karşı karşıya. Haklarımız herkesin gözü önünde çiğneniyor.
Türkiye giderek bir korku ülkesine dönüşüyor. Kimsenin yasalara ve yasaları ugulayanlara güvenemeyeceği bir korku ülkesi!
* Mehmet Y. Yılmaz / Hürriyet



++++++


TÜRKİYE İLE HESAPLAŞMAK İSTEYENLERLE İKTİDARI KORUMAYA ÇALIŞANLARI BULUŞTURAN DAVA İTTİFAKININ İTİCİ GÜCÜ:


Devrilme paranoyası
2002 seçimlerinde AKP, kendisinin bile beklemediği bir biçimde, tek başına iktidara geldi. İktidara geldiklerine inanamayan AKP’lileri “peki iktidarda nasıl kalacağız?” korkusu sarmıştı. Bu zihniyet o güne kadar hep mağduru oynamış “gizli güçlerin” kendisini asla iktidara getirmeyeceğine inanmıştı.
Liberaller devrede
Bu aşamada AKP’nin yardımına iki kesim koştu. Biri büyük sermaye çevreleri diğeri de her fırsatta Türkiye’den hesap sormak isteyen sözde liberallerdi. Sermaye çevreleri ekonominin bozulmasını istemiyordu, Türkiye karşıtı liberaller ise tıpkı İran’daki gibi “düşmanlarının düşmanlarıyla” işbirliğini çıkarlarına uygun bulmuştu.
Önce ABD’nin Derviş’le gönderdiği talimatla IMF’ye bağlı serbest piyasa ekonomisi aynen sürecekti. İkincisi ise AB üyeliği için büyük güç harcanacaktı. AKP bu desteği görünce iki isteğe sarıldı. Ama korkusu hiç bitmedi.
2003 yılının 30 Ağustos’unda komutanların çok sert bir bildiri yayınlayacakları ileri sürülüyordu. “Darbe yapılacaktı” iddialarının kaynağı budur.
Düğmeye basılıyor
Şimdilerde darbe günlükleri adı altında Türkiye’nin bir darbe tehdidini atlattığı söyleniyor. Bu, doğru değil. Hükümet de bunu biliyordu.
İktidar şöyle düşünüyordu: “Askerin darbe yapması artık mümkün değil, ama şimdi üste çıkma zamanıdır.” Devlet içinde kadrolaşma tüm hızıyla sürüyordu. Teknolojiyi de iyi kullanan bu ekibe operasyon için düğmeye basma talimatı verildi. Bu dönemde sessiz sedasız biçimde MİT ve Emniyet İstihbaratı’na “genel izleme yetkisi” verildi. İstihbarat birimleri mahkemeden izin almaya gerek duymaksızın iktidara karşı tehlikeli gördüğü kişileri dinlemeye başladı. Durumu fark eden jandarma aynı yetkiyi kendisi de istedi ve aldı. Konu mahkemelik oldu ve jandarmanın yetkisi elinden alındı. Emniyet ve MİT’in yetkisine dokunulmadı.
Kanaat oluşturuluyor
İzleme ve dinlemeler potansiyel olarak iktidara karşı olduğu bilinen kişilere yöneltilmişti. Bu kişiler konuşmalarında iktidardan rahatsızlıklarını açık biçimde dile getiriyordu. Bu kayıtlar tutuldu, dosyalar hazırlandı. İşe önce çıkar amacıyla çeteleşen, daha önce içinde bulundukları devlet kurumlarının gücünü kullanmaya devam eden kişilerden başlandı. (...) el bombaları bulunmasına kadar. Aranan fırsat bulunmuştu. Artık darbe teşebbüsü fikri ortaya atılabilir ve o ana kadar elde edilen kayıtlar ortalığa saçılabilirdi.
AKP 2007’de yüzde 47’ye çıkmıştı. Geçen beş yıl içinde devlet içindeki kadrolaşma her yeri kontrol edebilecek hale gelmişti. İslamcı bir sermaye oluşturulmuş, klasik sermaye grupları sindirilmiş, medyanın önemli bir bölümüne bizzat sahip olunmuş, kalanı da baskı altında bırakılmıştı. İktidar artık çok güçlü olduğuna inanmıştı, mağdurluk bitmiş mağrurluk dönemi başlamıştı. Kısacası korkulacak bir şey yoktu ve başta 28 Şubat olmak üzere geçmişin intikamı alınabilirdi artık.
‘Hukuk’a hapsetmek
Ergenekon olayında en başarılı nokta, bu davanın bir hukuk davası gibi sunulmasıdır. Türkiye ile hesaplaşıp gerçek amacına ulaşmak isteyenler, bu ülkenin gerçekten demokrasiye ve hukuk devletine bağlı kesimlerini psikolojik baskı altında tutmaya çalışıyor. “Yargı önünde herkes eşittir” gibi karşı çıkılamayacak bir sloganın arkasına sığınıp “Yargıya güvenelim, suçsuzlarsa yargı karar verir” aldatmacası ile büyük bir propaganda sürdürülüyor.
* Can Ataklı / Vatan



++++++


Başbakan kandırılıyor mu?
Nisan 2009’dan itibaren Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı C.A.T., yani Özel Operasyon Timleri de korumaya başladı. Erdoğan’ın 287 koruması bulunuyor.
2005 yılında Kütahya’da Erdoğan’a, Mustafa Bağdat isimli bir vatandaşın ekmeğin içine sakladığı kurusıkıdan bozma tabancasıyla suikast teşebbüsünde bulunduğu gazetelerde yer aldı. Bilirkişiler tabancayla 1-2 metreden ateş edilse bile etkisiz olacağını açıkladılar.
2006 yılında Atabey isimli bir örgütün lideri olduğu öne sürülen Murat Eren isimli şahıs yakalandı.
2008 Temmuz ayında “yandaş” medya, Ergenekon’un DHKP-C aracılığıyla Erdoğan’a suikast düzenlemeye çalıştığını iddia etti.
Ekim ayında Tuncay Güney, Ergenekon’un suikast yapmayı düşündüğünü; ancak malum “1 numara”nın suikaste engel olduğunu söyledi.
2009 Ocak ayında Mustafa Dönmez’in evinde yapılan aramalar sonucu, Erdoğan’ın evinin krokisi bulunduğu iddia edildi ve suikast tertiplediği şüphesiyle tutuklandı. Mart ayında, Adana AKP mitinginde suikast yapacakları ile ilgili teknik takibe takılan 4 kişi yakalandı ve adliyeye sevk edildi. Sonrasında böyle bir planın olmadığı anlaşıldı. Aynı ay, Tekirdağ mitinginde ise alana silahla girmeye çalışan Muammer Altıntaş, korumalar tarafından yakalandı. Ergenekon 2. İddianamesi’nde ise, Kemal Aydın, Neriman Aydın ve Durmuş Ali Özoğlu’nun 30 Ağustos’ta yapılan resmi geçitte Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül’e suikast yapmayı planladıkları yazıldı. Son olarak Üsküdar’da bulunan tünelden bahsetmek gerekli. Önce suikast için olduğu düşünülen tünelin, Osmanlı’dan kalma bir su galerisi olduğu anlaşıldı.
Bunların hepsini alt alta yazıp topladığımızda, elimizde yalnızca bir avuç kroki ve iddialar ile bir tanesi kurusıkıdan bozma çok yakından ateşlense bile işe yaramayacak bir silah ve polisin arasından cebinde silahla geçmeye çalışacak kadar acemi bir “suikastçi” kalıyor.
Birileri Başbakanı devamlı tehdit altında olduğuna mı ikna eymeye çalışıyor. Her suikast iddiasından sonra Ergenekon’un başbakanı öldürmek istediği iddia ediliyor. “Yoksa birileri suikast iddiaları ile başbakanı Ergenekon’un varlığına ikna mı etmeye çalışıyor?”
* Doruk Cengiz / odatv.com



Bir avuç kroki, kurusıkıdan bozma bir silah ile, polisin arasından cebinde silahla geçmeye çalışacak kadar acemi bir “suikastçi”yi kapsayan suikast iddiaları, Başbakan’ın “Ergenekon”un varlığına ikna edilmeye çalışıldığı şüphesini doğuruyor


++++++


MİNİ YORUM
Adım adım, emekleyerek

Star’ın haberine göre Erdoğan, Shröder’in doğumgününde “Ermenistan Karabağ’da adım atmazsa sınırı açmayız” demiş. Azerbaycan Türkleri’nin beklediği ifade ise şüphesiz “Ermenistan Karabağ’dan çekilmezse sınırı açmayız”netliğinde. “Adım”, “çözüm” gibi yuvarlak ifadeler, Amberin Zaman’ın gündeme getirdiği ‘sembolik jestlerle işi bağlama çabası’nı doğruluyor. Bunun diğer adı kandırmaca. Azerbaycan’ın stratejik öneminin, onu, Ermenistan’ın adım, emekleme, tay tay durmasını bekleyecek kadar uzun müddet ‘yalnızlığa’ mahkum etmeyeceği ortada...

Kaynak:Yenicag

Rus ajanlar ve Başbakanın uçağı

Hasan DEMİR
hasandemir54@hotmail.com
Yazı Tarihi: 19/04/2009

Yeniçağ yazarları, Karabağ işgalcisi Ermenistan’la Türkiye arasındaki sınırı açmak üzere olan AKP iktidarına dur demek için, Kars’a uçtu sınırdan seslendiler: Aklınızı başınıza toplayın!
Sağlığımız elvermediği için fizikî varlığımız yoktu amma kalbimiz elbette oradaydı.
Doğrusunu söylemek gerekirse, Türkiye olarak çok ayıp ediyoruz, çook..
Türkiye, Ermenistan ile iki yıldır İsviçre’de gizli görüşmeler yapıyor. Moskova yönetimi Dış İstihbarat Servisi’ne, “Bu görüşmeleri takip et!” talimatı veriyor. Azerbaycan’da yayımlanan Müsavat gazetesinin haberine göre, Rus ajanlar, kendilerine verilen talimatı başarı ile yerine getiriyor, Türk ve Ermeni yetkililer aralarında ne görüştüler, ne konuştular ve nasıl bir anlaşmaya vardılar ise, bir bir not ediyor, işler imza aşamasına geldiğinde, topladıkları bilgileri Kremlin’e arz ediyor: Türkiye, Ermenistan’la arasındaki sınırını açmak üzere!
Peki, sonra ne oluyor? Ne olacak, Moskova fırsatı nîmete çeviriyor, Bakû’ye, Türkiye seni sattı diyor, Ankara’yı devreden çıkarıyor, Ermenistan, Azerbaycan ve Rusya arasında üçlü görüşmeler başlıyor. Azerbaycan’ın doğalgaz ve petrol gibi millî servetleri, Türkiye üzerinden değil de, Rusya üzerinden Avrupa’ya pazarlanmak üzere. Rusya, Karabağ sorunu çözülsün diye Ermenistan’a maddî yardım, Azerbaycan’a ise füze dahil, ağır silahlar vermeyi ve Ermenistan’ı Karabağ’dan çekmeyi vaat ediyor.
Ne tuhaf değil mi?.. Türkiye, ABD baskısı ve Obama büyüsü ile hiçbir şey almadan istediği her şeyi Ermenistan’a vermek için taşları döşemeye başlamışken, Rus gizli servisi devreye giriyor, tabiri caizse, Ankara’dakilerin ve tabii Türkiye’nin başına çuvalı geçiriveriyor.
Şu hale bakın.. Rus istihbarat servisinin Türkiye ile Ermenistan arasında Cenevre’de sürdürülen görüşmeleri dinleyip, elde ettiği bilgileri Kremlin’e sunduğu ve Kremlin’in bu bilgileri Bakû yönetimi ile paylaştığı haberleri gündeme düşeli neredeyse bir hafta oldu, Ankara’dan çıt çıkmadı. Ne Dışişleri Bakanlığı, ne Hükümet sözcüsü, “Hayır, böyle bir şey yok” demediler, diyemediler. Azerbaycan’dan da yalanlama gelmedi..
Artık bu haberin doğruluğuna inanabiliriz.
Ve o zaman Ankara’ya sorarız:
“- Siz, doğru dürüst bir iş yapamaz mısınız?”
Yani “gizli” dediğiniz görüşmeler, Türk milletine gizli de, Rusya’ya aşikâr mı? Bu ne beceriksizliktir? Hadi, dinlendiniz, yani, Ermenistan ile güya “gizli” yaptığınız görüşmeleri yüzünüze gözünüze bulaştırdınız, hiç olmazsa Rusya’ya, bir nota vermeniz gerekmez miydi? Rusya gibi hantal bir yapı Türkiye’nin bir başka devletle yaptığı görüşmeleri BBG evine çevirdi ise, Türkiye’nin başka ülkeler, mesela İran’la yaptığı gizli görüşmelerin “gizli” bir yanı kalmış olabilir mi?
Ankara’nın bu tutumu Türkiye ve Azerbaycan halkları arasında büyük bir sükutu hayale sebep olmuş durumda. Kimse olup bitenlere inanmak istemiyor. Halk, kendilerini arkadan hançerlenmiş hissediyor.
Azerbaycanlı kadın milletvekilleri kalktı, Ankara’ya geldi. Meclis Başkanı, MHP ve CHP Genel Başkanları ile görüştüler. Cumhurbaşkanı, Dışişleri Bakanı ve Başbakan’dan randevu talebinde bulundular.
Cumhurbaşkanı görüştü, görüşme sonrası gazetecilerle karşılaşmasınlar diye misafirlerini arka kapıdan kaçırdı. Dışişleri Bakanı önce yurt dışındayım diye randevu vermedi. ABD’li bir heyet gelseydi, Dışişleri Bakanı’ndan görüşme talebinde bulunsaydı, sayın Babacan iki arada bir derede de olsa gelip o heyetle görüşmez miydi? Görüşürdü. Neyse, heyet, ısrar etti, dönüşünü geciktirdi de, Babacan Tiflis dönüşü kendileri ile görüşme lütfunda bulundu. İyi de, Başbakan niye günlerce randevu vermedi?
Cevap hazır: Ankara’da değil, Antalya’daydı da, ondan! Kardeşim, sen, devletin uçağını; kaplıcalara gitmek için çoluk çocuğunu taşımada kullanıyor, evladının düğün davetiyesini vermek için Ürdün’e gönderiyorsun da, Azerbaycan’dan gelmiş, seninle görüşmek isteyen dost ve kardeş ülke milletvekillerini Antalya’ya getirmek için niye havalandırmıyorsun?

Kaynak:Yanicag

19 Nis 2009

Kod adı: Böcek!

Selcan TAŞÇI
selcantasci@gmail.com
Yazı Tarihi: 19/04/2009

Masumiyetini anlatamayan herkes suçludur!
Korku filmi gibi
Kod adı: Böcek!


Bir sabah uyanıyorsun ki, hakkında bir dava açılmış...
Oysa dava konusu olacak hiçbir şey yapmamışsın... Gönlün rahat... Vicdanın temiz...
Daha önce başkalarına haksızlık yapıldığını duymuşsun... Seni ilgilendirmediği için gözlerini kapatmış, kulaklarını tıkamışsın...
Zaten başkalarına dava açılmasının mutlaka bir nedeni de olmalıydı; yoksa niye dava açsınlardı, değil mi?..
Ama senin için hiçbir neden yok... Mutlaka bir yanlışlık var...
Bir duruşmaya katılıyorsun...
Gönlün rahat... Vicdanın temiz...
Suç işlememişsin ki...
Her soruya açık yüreklilikle dürüstçe yanıt veriyorsun... Seninle ilgili mutlaka bir yanlışlık var...
Ne kadar açık yürekli, ne kadar dürüst olursan yanlışlık o kadar kolay ve çabuk anlaşılır...
Fakat sorular bir garip...
Tanıdıkların... Tanıdıklarının tanıdıkları... Tanıdıklarının tanıdıklarının tanıdıkları... Tanıdıklarının tanıdıklarının tanıdıklarının yaptıkları, söyledikleri... Yaptıkların ve yapmadıkların... Duyguların ve düşüncelerin... Görüştüklerin ve görüşmediklerin...
Yavaş yavaş etrafında bir ağ örülüyor: Sen de artık bir suçlusun... Bu tam bir karabasan... Gerçek olamaz... Senin başına gelemez...
Daha önce başkalarına da olduğu öne sürülmüştü...Ama mutlaka onların bir suçu vardı; yoksa niçin dava açılsındı değil mi?
Oysa sen masumsun... Ama bir türlü anlatamıyorsun...
Yavaş yavaş fark etmeye başlıyorsun ki, masumiyetini anlatamayan herkes suçludur!
Bir sabah uyanıyorsun ki, bir böcek olmuşsun... Etrafında olup bitenleri görüyor, konuşulanları duyuyorsun... Ama çevrendekiler seni insan olarak algılamıyor...Sen onlar için artık sadece bir böceksin!
İşte o zaman anlıyorsun davanın ve duruşmanın amacını: Amaç seni değiştirmek... Dönüştürmek... Vatandaşlığını, haklarını, hukukunu, insanlığını, gururunu, haysiyetini, kişiliğini elinden almak... Böcekleştirmek...
Bu bir süreç...
Başlangıcı Kafka’dan: Dava. Devamı Dürrenmatt’tan: Duruşma Gecesi. Noktayı koyan yine Kafka: Değişim!
Demokrasiden faşizme...
Vatandaşlıktan kulluğa!
İnsanlıktan böcekliğe!
* Emre Kongar / Cumhuriyet

Kaynak:Yenicag

Ecevit'i kim öldürmek istedi?

Sabahattin ÖNKİBAR
sonkibar@gmail.com
Yazı Tarihi: 19/04/2009

Merhum Ecevit’in hastalık ve hastane günleri benim işim gereği saat saat izlediğim dönemdi. Buradan hareketle de şahit olduklarımla yapılan spekülasyonları bu Pazar sizinle paylaşmak istiyorum.
Önce bir gerçeği ortaya koyalım.
Doğrudur; sayın Ecevit’in sağlık sorunları sebebi ile Başbakanlığı layıkıyla yapamadığı ve bu bağlamda İstanbul dükalığı ile bazı emekli askerlerin çekilmesi gerektiğini dillendirdiği vakıadır.
Dahası, Ecevit ve hatta MHP’siz bir iktidar modelinin hayata geçirilmesi için Frankfurt’ta Yılmaz, Çiller ve Tayyip Erdoğan üçlüsü ile hasbihal edildiği de yazılıp çizilmiştir.
Ancak bütün bu doğrulara karşın Ecevit’in tedavi için gittiği Başkent Hastanesinde öldürülmek istendiği iddiaları ise uçuk bir komplo teorisi bile olamaz!
Öyle, çünkü böyle bir iddia sadece Mehmet Haberal ve hastanesine yapılan soyut bir iftira değil aynı zamanda insanlık suçudur.
Sadece Haberal Hoca’ya değil, Ecevit’in sağlığı ile ilgilenen 10 kişilik malum hekim konseyi de bu ithama ortak edilmiştir.
Sorarım size, Ecevit’in “Türkiye’nin 10. Cumhurbaşkanı sen ol” diye teklif götürdüğü Mehmet Haberal gibi dünyanın kabul ettiği bir büyük hekimin böyle bir alçaklığı yapması için nasıl bir çıkarı ve hesabı olabilir?
O Haberal ki bu ülkenin en tepe makamına adaylık teklifini “Teşekkür ediyorum, onur duydum ama ben organ nakli yapmaya ve hayat kurtarmaya devam edeceğim” deyip geri çevirerek bir makam ve hesap içinde olmadığını fiili olarak göstermiş bir isimdir.
Evet ,soruyorum böyle biri üstelik fiili olarak bir hekim heyetine teslim ettiği kutsal hastasını nasıl öldürtmek isteyebilir?
Ama spekülasyonlar var diyebilirsiniz!
Doğrudur var!
Hele hele Başkent hastanesinden ayrıldıktan sonra iyileştiği efsaneleri de üfürülmüyor değildir ama hakikat bu değil.
Ecevit’in hastalığı sürecinde ABD’ye yaptığı son seyahata ben de katılmıştım.
O seyahat sürecinde Ecevit tabir yerinde ise bomba gibi sağlıklıydı ve herkes bu fotoğraftan hareketle tevatürler üretiyordu.
Konuyu seyahat dönüşünde birkaç hekimle ben de konuştum.
Söyledikleri şuydu:
- “Ecevit’e ABD seyahatını çıkartabilsin diye kortizon yüklediler. Kortizon, kısa bir süreliğine zindelik verir lakin üç ay sonra göreceksin Başbakan elden ayaktan düşecek. Oysa Başkent hastanesindeki tedavi kalıcı sağlığı içindi. O, hastaneden ayrıldı ve yanlış olan kortizon tedavisine dönüldü.”
Sonuç aynen söylendiği gibi oldu ve Ecevit üç ayı bile bulmadan Başbakanlığın merdivenlerinden dahi çıkamaz oldu.
Hadisenin özeti, o günleri yaşamış biri olarak gözlemlerimin ışığında budur.
Hal böyle iken bir takım çevrelerin aradan bu kadar zaman geçmesine rağmen, konuyu çarpıtmak istemelerini anlamış değilim.
Hele hele Recai Birgül ile Zeki Sezer’i hiç mi hiç anlamış değilim.
Eski koruma yeni DSP mebusu Recai Birgül, eğer böyle bir kuşkusu var idi ise bunu 8 yıl boyunca neden TBMM gündemine getirmedi? Öyle ya sen sıradan biri değil, koca bir mebussun!
Aynı şekilde Zeki Sezer şimdi kafa bulandıracağına ve konunun üstünden prim yapmaya çalışacağına 8 sene niçin sustu ve varsa bir şüpheyi dillendirmedi ve de harekete geçmedi?
Ayıp çok ayıp! Kaynak:Yenicag

15 Nis 2009

Bebek ittifakı sınıra dayandı

Selcan TAŞÇI
selcantasci@gmail.com
Yazı Tarihi: 15/04/2009

İlginç isimleri biraraya getiren ve yıllardır aydınlanmamış olan yemeğin baş aktörü eski ABD Büyükelçisi Parris’in Türkiye-Ermenistan ilişkileri konusundaki tezlerinin, harfiyen Türk medyasında dillendiriliyor olması tesadüf mü?



Mark Parris’in Milliyet’ten Devrim Sevimay’ın sorularına verdiği cevapları okurken, aynı cümleleri daha önce de okuduğumu farkettim.
Acaba ’bu yakınlarda Parris’in benzer bir demeci mi oldu’ diye hafızamı yokladım. Ama bahsettiğim tekrarlar sadece iki üç günlük bir zaman zarfını kapsıyordu.
Obama’nın kucağımıza bıraktığı ateş toplarından sadece biri olan “Ermenistan sınırının açılması” meselesini değerlendirirken, Amerikan rüzgarına kapılan kalemlerinin önüne geçemeyen “aydınlarımız” ın satırlarıymış meğer, Parris’e yorduklarım...
Moskova, Tel Aviv ve Ankara gibi üç “anlamlı” başkentte görev yapan ve şu anda da Brookings Enstitüsü’nde Türkiye ve Ortadoğu tezleri üzerine çalışan Mark Parris ile çıplak gözle bakıldığında “Türkiye’de yetişmiş”, yine çıplak gözle bakıldığında “kariyerini Türkiye’de yapmış” gibi gözüken “aydınlarımız” arasındaki ağız birliğini bir çırpıda anlamak mümkün olmuyor tabii...
Bir tarafta ABD’nin çıkarlarını savunmak durumunda olan bir Amerikan diplomatı...
Diğer tarafa, ülkelerinin kamuoyunu doğru biçimde bilgilendirmekle, yeri geldiğinde tolumu uyarmak ve uyandırmakla görevli olması gereken Türk yazarlar...
Amerika ile Türkiye’nin çıkarları her daim örtüşmeyeceğine göre...
Uluslararası ilişkileri sürdürülebilir kılan tek bağ da “çıkar” olduğuna göre...
Bu tek seslilik fazlaca şüphe uyandırmıyor mu?
Başbakan Erdoğan, geçtiğimiz aylarda ziyaret ettiği Brookings’te Parris ve meslektaşları tarafından adeta sorguya çekilmişti.
Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın, başta yargı olmak üzere ülkesinin kurumlarını şikayet eder halinin dahi Amerikalıları tatmin etmediğini, ne tesadüf ki, tam da o günlerde “bir geçerken Brookings’e uğrayan ve eski dostu Parris’in kahvesini içen” Cengiz Çandar’dan öğrenmiştik...
Bu ziyaret ile Erdoğan’ın demokratlara görücüye çıktığını da yine Çandar haber vermişti.
AKP hakkında açılan kapatma davasında Türkiye’yi tehdit etmekten çekinmeyen Parris ile Türkiye’deki dostları birçok konuyu ’kelimeleri aynı tornada şekillendirilmiş gibi’ ifade ettiler bugüne kadar...
Ve son olarak Obama’nın TBMM’de “1915 olayları hakkındaki düşüncesinin değişmediğini” söylemesinin hep birlikte arkasında durdular...
Parris, “Başkan’ın Türkiye’nin Osmanlı geçmişinde yer alan ve kendisinin daha önce soykırım olarak adlandırdığı olaylar konusundaki görüşlerini değiştirmediği yolundaki sözlerini de söylendiği gibi algılamak lazım” dedi. Yani “yok öyle demek istemedi” diye kıvırma gereği bile duymadı.
Neden duysun?
Obama’nın bu “barışçı!” tavrının zeminini, bizzat bizim özürcüler hazırlamamış mıydı zaten?
Nitekim Obama yüzümüze baka baka “katilsiniz” dedi ve gitti...
Yeniçağ günlerdir konuyu manşetten indirmiyor. Ermenistan sınırının açılmasının, sözde soykırımın tanınmasının, Dışişlerinin kırmızı çizgilerini bir “delete” tuşuyla silmesinin sakıncasını anlatıyor. Anlatan siyasilerin, sivil toplum kuruluşlarının, diplomatların, toplumun her kesiminin sesini duyurmaya çalışıyor...
Ama bunu elin başkanına
“Ne diyorsun” demeden, “Ne yapıyoruz biz” le sınırlayarak yapıyor.
Çünkü “aydın” sıfatı taşıyan bir grup, Türkiye’nin uluslararası arenada milli çıkarlarını koruma hakkını elinden almak için var gücüyle çalışıyor. Bu ülkenin refleks sahibi kişi ve kurumlarını, iftiracılara, infazcılara, tehditçilere, dayatmacılara “Ne diyorsun” diyemez, hesap soramaz hale getiriyor...
“Sen önce kendi Nobelli yazarına bak” diyeceklerini biliyor da, hesap ediyor da yapıyor...
Bütün bu kadro...
Eski teröristler, eski Maocu yeni liberaller, istihbaratçılar, aydın görünümlü isli fikirliler, Amerikanlar, Amerikan Taraf’lar, Nobel’liler, işporta bedelliler...
Üzeri karanlık kalan o yemekte bilmediğimiz yemeklerde... Ne yediler, ne içtiler de, göbekleri beraber bağlanmışa döndülerse...
Çıktıkları ’ucu açık’ yolda yürümeye devam ediyorlar... Frenleri boşalmış gibi...
Önlerinde sınır var... Yaklaşınca kendiliğinden açılır sanıyorlar...
Yanılıyorlar...
Sınırdan önce son dönüşe geldiniz...
Dönmezseniz...
Bundan sonrası bir gürültü, tepe taklak hesaplar, şarampole yuvarlanmış umutlar...
Kısaca, bu milletin egemenliğine kast eden her gücün yaşadığı o elim yol kazası...



O yemeğin hatırası her gün yeniden yazılıyor:


Bu sözler ‘büyükelçi görünümlü CIA ajanı’na ait:
”Türkiye ile Azerbaycan arasındaki yakın bağların çok iyi farkındayım.
Ancak, Türkiye- Azerbaycan ilişkisinin ruhunun ya da yakın arkadaşlar arasındaki herhangi bir ilişkinin, birinin diğerinin meşru ve önemli bir ulusal çıkarının sağlanması arayışının önünü kesmesiyle bağdaşmayacağını düşünüyorum.
Türkiye, yıllardır büyük bir hassasiyetle Azerbeycan’ın çıkarlarını gözetiyor ve Ermenistan ile devam eden diyalogunda, Bakü’nün Dağlık- Karabağ sorunundaki pozisyonunu tehlikeye sokmamaya azami gayreti sarfediyor. Bakü’nün de şimdi , Türkiye’nin açıklamış olduğu üzere Erivan ile ilişkilerinde yapmaya sağladığı açılımı rehin almaya çalışması doğru değildir.
* Mark Parris / Milliyet



Bu sözler de liberal Türk ‘aydın’larına ait:
Dağlık Karabağ konusunda Azerbaycan ile Ermenistan arasında mutabakat sağlanmadıkça nihai bir sözleşmeyi imzalamayacaksak, işimiz gerçekten her açıdan çok zor...
Çünkü... Bölgede kıpırdayamaz halde kaldıkça, alt-süper olma imkánı da elimizden uçar gider... Umarım, akılcı ve kendi çıkarlarımıza endeksli bir kıvraklık hásıl olur...
* Mehmet Altan / Star



Türk dış politikası, Türkiye-Ermenistan ilişkileri, Azerbaycan tarafından rehin alınmamalıdır. Türkiye ile Ermenistan yakınlaşabilir, şu çok sözü edilen ’24 Nisan öncesi bir jest de yapılabilir.
* İsmet Berkan / Radikal



+++++++



Majestelerinin karikatüristi yüzde 38 şokuna mı girdi?
Erdal Şafak, CNN Türk’te katıldığı programda, yönettiği gazetenin ’yandaş olmadığını’kanıtlamak için karısı AKP milletvekili olan Salih Memecan’ı örnek göstermiş. Majestelerinin karikatüristinin tarafsızlık namzeti gösterilmesine bozulan Mehmet Tezkan’ın dili tutulduğu için veremediği tepki bakın neymiş:
“Oha” diyecektim dilimi tuttum..
Memecan’ın altı yıl boyunca muhalefeti eleştirmekten anası ağladı.. Bir tek gün iktidarı hiciv eden karikatür çizmedi..
(Pardon bir defa çizdi, fırçayı yedi).
Adı majestelerinin karikatüristine çıktı..
AKP yüzde 38.6’ya inince Memecan iki defa Başbakan’ı tek gözü morarmış çizmişti.. Herhalde bunu kastettiler..
Salih’i yüzde 38 çarpmasın..
Küçük bir travma..
Yoksa o da mı muhalefete geçti?
İnanmıyorum!
Yüzde 38, karikatürist olduğunu hatırlattı galiba..
Biz en iyisi bekleyelim..
Yüzde 38 travması belki birkaç güne kadar geçer.. Başbakan’la yüz yüze görüşmeyle..
* Mehmet Tezkan / Vatan




+++++++



Azerbaycan’da ahali kırgın
Azerbaycan Büyükelçisi Zakir Haşimov’la bir telefon konuşması yapmıştım...
- Kırgın mısınız Sayın Büyükelçi?
-Kime?
Türkiye’ye... Sayın Aliyev de gelmedi... Bir kırgınlık olduğunu görüyorum...
- Tabii iki devlet var. Kimse kimsenin iç işine karışamaz... Ama...
İşte bu “ama” önemli...
- Ama Azerbaycan’da ahali Türkiye’ye kırık...
- E onlar kırıksa Aliyev de kırıktır..
- Onu diyemem tabii. Ama ahalide hoşnutsuzluk var...
Büyükelçinin çok diplomatça sözünü ettiği “ahali” devletin hissiyatıdır... Üstelik “ahali” kırıklığı kolay geçmez.
* Fatih Çekirge / Hürriyet



+++++++



Gazeteci ve hukuk
Ergenekon operasyonlarında televizyonlar canlı yayın yaparken, kimi meslektaş bilerek kimi bilmeden yanlışa düşüyor. Örneğin “Yeni bir operasyon bekleniyordu” sözü çok sık ifade ediliyor. Sanki operasyonun gerekliliğine kendileri de inanıyormuş gibi... Daha da vahimi... İnsanların neden gözaltına alındığı bilinmezken kimilerinin savcı edasıyla yakıştırma yapmaları. Örneğin dün ekranda bir gazeteci Bülent Ecevit’in Mehmet Haberal’ın hastanesinde yatarken fenalaştığını, bunun da soru işaretleri yarattığını söylüyordu. Sanki Haberal bu suçtan dolayı gözaltına alınmış gibi. Bir başkası Haberal’ın Patalya otellerinde yapılan toplantıları gizemli bir dille anlatıyor, sanki orada suç işlenmiş havası veriyordu. Acaba gözaltına alınan kişilere savcıdan önce suç isnat etmek şart mı? Yoksa amaç gözaltı olayına meşruluk kazandırmak mı? Gazetecinin hukuka bağlı olmak gibi bir görevi de yok mudur?
* Melih Aşık / Milliyet



+++++++


SORU-CEVAP
Asimile ile devşirme arasında ne fark vardır? İkisi de kimlik kapatma eseridir... Onların asimile liderleri “yap, et, ver” der. Bizdeki devşirmeler de “emrin olur hemen” der.
* Turan Kırılmazoğlu




+++++++


MİNİ YORUM
Zulüm dönemi tarihi

Prof. Dr. Türkan Saylan’ın evinden çıkan polisler yuhalandı... Yargının bir ayağının “dönüştürüldüğü” mahkeme salonunda, hukuk insanları tarafından dile getiriliyor.. “Darbeci” oldukları iddiasıyla gözaltına alınan isimler gerçekten bir darbenin mimarı olacaklar mıydı, henüz kimse bilmiyor. Hukukçular tepkili, öğrenciler, öğretim üyeleri, doktorlar, hastalar, sanatçılar, rektörler, gazeteciler, siyasiler... Aramalar ve gözaltılara gösterilen tepkinin bir darbeyi tetikleyebileceği dillendiriliyor artık. İnsanların kurumlara güvenini kaybetmesinin kaçınılmaz sonucuna mı sürükleniyoruz? Sivil darbe olarak tanımlanan bir zulüm dönemi kapansın diye askeri darbeyi kurtarıcı görmeye başlayanların sayısı çoğalmaz umarım. Cumhuriyet tarihine, milli mücadelenin, ilke ve inkılapların onurlu sayfalarına “hesaplaşmalar” ın gölgelerini düşürenler utansın...

Kaynak:Yenicag

14 Nis 2009

Laik aydın 'din cahili' olmak zorunda mı?

Atılgan Bayaratilgan.bayar@aksam.com.tr

kategori2

Laik aydın 'din cahili' olmak

Duman grubunun İslam'ı kullanarak 'malı götürenler'i eleştirmek için yaptığı şarkı bir gerçeğin ortaya çıkmasına sebep oldu.
Laik aydınlar din konusunda büyük bir cehalet sergiliyorlar.
Baştan söyleyelim... Duman grubunun niyeti iyi... Dine karşı bir saygısızlık yapma niyetleri falan yok...
Ve fakat; şarkının içinde kullandıkları ayet-i kerime'nin bir kısmını ('lem yelid velem yuled') hem anlamını bilmedikleri için...
Hem de dilbilgileri zayıf olduğu için yanlış bir bağlam içinde kullanmışlar:
'Lem yelid, löp yutar,' diye...
Eleştirdikleri kesimlere; 'Lem yelid, diye okurlar, ama löp yutarlar' demek istiyorlar.
Ama 'lem yelid,' Allah için söylenen ve 'doğurmamıştır,' anlamına gelen bir söz olduğu için bu bağlamda rahatsız edici olmuş.
Dediğimiz gibi, şarkının bütününe bakılınca kötü bir niyet olmadığı ve anlamsal hatanın ayet-i kerimenin mealini bilmemekten kaynaklandığı anlaşılıyor.
Dindar hassasiyeti olanların, sinirlenmek yerine ayetin manasını ve böyle kullanılmasının şarkının meramını anlatmak konusunda da yanlış olduğunu ifade etmesi gerekiyor.
Laik aydınlardaki 'dinsel cehalet'in belki de en eğlenceli örneğini geçen gün Ayşe Arman sergiledi...
Özetle diyor ki:
'Kocam bir gün hidayete ererse ben ne yaparım. 'Yiyişemem,' derse... Onu yapmam ayıp, bunu yapmam 'günah' derse...'
Ayşe Arman dindarların seks hayatını fantezi dünyasında nasıl kurguluyor bilmiyorum.
Ama onun bu yazısını okuyan herhangi bir dindarın kahkahalarla güldüğüne eminim.
Çünkü İslam dini, diğer dinlerin aksine cinsellik konusundaki en liberal dindir.
Hıristiyanlığın Katolik yorumu cinsellikten haz almayı günah sayar, Mesihçi yorumları spermin yere düşmesini katiyen men ederken...
Yahudilik, kadının doyumunu esas alıp, erkeği es geçerken...
İslam, cinsiyet konusunda eşler arasında bir eşitlik tesis etmiş ve cinselliğe yasak koymamıştır.
Hazzı yasaklamamış ve hatta kadına cinsel tatminsizlik durumunda eşini boşama hakkı tanımıştır.
Fazla ayrıntıya girmeye lüzum yok, bilenler bilir ki, İslam sevgi ve cinselliği birbirinden ayırmamış ve eşlere özel hayatlarında büyük bir serbestiyet alanı tanımıştır.
Demek ki, Ayşe Arman'ın eşi hidayete ererse, kendi deyimiyle 'yiyişememek,' konusunda endişelenmesine neden yok...
Şaka bir yana, laik 'aydın'ların din konusundaki derin cehaletlerine rağmen, muhakkak bu konuda söz söyleme arzuları onları komik duruma düşürüyor...
Ve İslam'ı yaşayan halkın onları ciddiye alması elbette mümkün olamıyor.
Dolayısıyla...
Muhakkak din hakkında yorum yapmak isteyen laik 'aydın'lara biraz Kelam, Hadis, Siyer, Fıkıh okumalarını salık vermek durumundayız.
Endişeye mahal yoktur...
Okumak kimseyi 'hidayet' sahibi kılmaz, sadece bilgi sahibi kılar...
Ve pekala din bilgisine sahip laik, ateist veya deist olabilir... kalabilirler...

Obama, Türkiye'ye, gelişinin sebebini anlayamayanlar yüzünden geldi...

Atılgan Bayaratilgan.bayar@aksam.com.tr

kategori2

Obama, Türkiye'ye, gelişinin










ABD Başkanı Obama gelip gittiğinden beri Türk akademisi ve Türk medyası ekranlarda, tükenmez bir nefesle bu ziyaretin sebeb-i hikmetini tartışıyor.
OYSA OBAMA, TÜRKİYE'YE, GELİŞİ HAKKINDA AKIL FİKİR KARİKATÜRLERİ ÇİZEN AKADEMİ VE MEDYA YÜZÜNDEN GELDİ.
Amerika, siyasal ve askeri temaslar dışında, dünyadaki bütün ülkelerin kamuoylarıyla medya ve akademisyenler aracılığıyla ilişki kurar.
Bir ülkeyi anlamak için medyasını takip eder, akademisyenlerini dinler...
Oysa Türkiye'nin medyası ve akademisyenleri uzun bir süredir hem Türk kamuoyunu hem de Amerika'yı yanıltmıştır.
Bu yanıltma bilinçli bir davranış değildir.
Halkın gerçek gündemini takip edemeyen medya ve akademinin; bir dar çevre iktidarı çerçevesinde 'sanal bir Türkiye' kurduğundan artık kimsenin kuşkusu yok.
İşte tam da bu yüzden; örneğin tezkere döneminde Amerika Birleşik Devletleri çıkan sonuç karşısında şaşkınlığa düşmüştür.
(Medya mensupları ile akademisyenlerin; yani Türkiye'deki Dar Çevre'nin gelişen zaman dilimi içinde aynılaştığını ve 'medya mensubu-akademisyen' türünün de popüler 'kanaat önderleri' olarak konumlandığını hatırlatalım.)
Ve fakat, Akademi- Medya ve Amerika arasında mekik dokuyan bu dar çevrenin ne halk nezdinde bir itibarı, ne Amerikan tezlerini anlatabilme konusunda yetkinlikleri ne de anlaşılabilir, net bir kanaatleri var...
El netice...
Dünyada, 'Amerikan Karşıtlığı'nın en yüksek olduğu ülkelerden biri Türkiye.
Oysa, bunu besleyecek, Türkiye'yi doğrudan hedef almış, Türkiye aleyhine bir Amerikan faaliyeti yok.
Ancak, Amerikan dış siyasetinin değişimlerinin Türkiye'deki izdüşümü halk tarafından anlaşılmak yerine binbir kaygı ve kuşkuyla bir 'Amerikan Karşıtlığı'na dönüşüyor...
Satranç tahtasının ortasında duran kocaman soru işaretinin cevabı ise bu analizin başında saklı...
Türkler niçin Amerika'ya karşı?
Türk halkı, medyasının bir kısmı ve bazı akademisyenlerin kesişim kümesinin oluşturduğu, 'kanaat önderleri' profilini 'AMERİKA'NIN KENDİSİ' olarak algılıyor da ondan!
Ne halka meramını anlatabilen ne de Amerika'ya faydası olan çağımızın komik oryantalizmini izliyoruz.
Halk bu dar çevre medyası ve akademisine ne kadar antipati duyuyorsa, aynı oranda antipatiyi Amerika Birleşik Devletleri'ne de yansıtıyor.
Obama'nın siyasetini üzerine kurmaya çalıştığı 'samimiyet' duygusu da bu yüzden sabote olma ihtimaliyle karşı karşıya.
İşte Amerikan Başkanı, bu dar çevre iktidarının Türk-Amerikan ilişkilerinde yaptığı tahribatı tamir etmek için Türkiye'ye geldi.
Ama bir ülkeyi kucaklamak için yaptığı ziyaret, umarız aynı sebeplerden ötürü kamuoyu tarafından, yine aynı dar çevrenin elini sıkmaktan ibaret, olarak algılanmaz. Kaynak:Aksam

13 Nis 2009

Her şeyi yak

Serdar Akinan

kategori2

Her şeyi yak

Duman adında bir Rock grubu var... Bazı şarkıları benim gibi Rock hayranı olmayan biri için bile önemlidir. Son albümlerinde 'Rezil' adında bir parçaları var. Parçanın sözlerinden küçük alıntılar yapalım:
'ortada bir yanlış var,
yanlış yapan yanar.
Arkasında sandıklar,
deymesin akıncılar.'
'Memleket uyurgezer.'
'Kandır beni kandırsana
Rezil kandırsana...'
'Ortada bir dergah var,
devrilir başın yanar.
Arkasında tezgahlar,
lemyelit ve leb yutar.'
'Mütedeyyin' internet sitelerinde 'kıyamet kopmuş'...
Efendim, bu çocuklar 'İhlas suresiyle oynamışlar'mış...
Öküzlüğün alemi yok... Duman'ın ayna tutmasına; içinizdeki 'yutucu'ları, Müslüman gözüküp malı götüren çakalları eleştirmesine neden katlanamıyorsunuz?
Bu şarkıda kasıt ve eleştiri kısaca şudur ey Müslümanlar:
'Durakta beklerken türbanlı kadının sürdüğü cipin sıçrattığı çamuru yiyen türbanlı kadınlar'...
Halkalı Desa Deri Fabrikası'nda grev yapan 'türbanlı işçi Emine Hanım' ile 'Başbakan'ın eşi Emine Hanım' arasındaki temel farkı: 'İkisinin de Emine... İkisi de başörtülü olmasını; işçi Emine, soğukta titrer, hakkını ararken... Emine Erdoğan'ın buraya pahalı deri ürünleri almaya gelmesi ve başörtülü işçi Emine'yi görmemesidir.
Öküzlük yapmayın... Hele çakallık hiç yapmayın... Yani aptallığa veya uyanıklığa işi vurmayın...
Duman'ın bateristi Cengiz Baysal ne diyor?
'Teknik bir detay var orada. 'Lem Yelid'in arkasından gelen 'löp yutar' ifadesi tezgahın fiili. Yani dörtlüğe bakarsanız, son iki dizede yıkılan dergah, löp yutan tezgahtır. Lem Yelid'le kesinlikle bağlantılı değildir. Şiirin yorumlanmasında hızla yapılmış yorumlar olabilir, ama Lem Yelid'i deforme etmek kimsenin haddine değil, bizim de haddimize değil.'
Bu eleştirileri yapanlara bir önerim var... Yukarıdaki samimi açıklama kesmezse Duman'ın eski bir albümünü alın... 'Beni yak' adlı bir şarkıları vardır...
Sesi sonuna kadar açın ve gözlerinizi kapayın... Kaan'ın yorumunu 'gönül gözünüzü' açarak dinleyin:
'Allahım Allahım ateşlere yürüyorum
Allahım acı ile aşk ile büyüyorum'
Hala mı bir şey ifade etmiyor? Peki...
O zaman siz Necmettin Erbakan'ı ve veliaht prens Fatih Erbakan'ı dinleyin...
'Siyaset sahnesine dönmez' dedik... Yanıldık. Hoca'nın elleriyle kurduğu harekete; Türkiye sevdasına kötülük yapmak isteyenlerin çıkardığı kasıtlı haberlerdir bunlar' dedik... Yanıldık... 'İnsan bu yaşta artık evinde oturur... Fikir verir...' dedik. Yanıldık...
Hocam bu ne hırs? Ne kadar ayıp!.. Sen kalk Numan Kurtulmuş'a 'Yıldırım Akbulut' rolü biç.... Açıkça kandır.... Ayıptır... Günahtır... Ne yapacaksın şimdi Fatih Erbakan mı geçecek partinin başına?
Almadıysa da alır yakında 06 SP plakalı bir kırmızı Ferrari...
İnsanlar bir umut, bir Türkiye sevdası gece gündüz çalışsın... Oylar yüze katlansın... Sonra, 'Çekil kenara Fatih Erbakan oturacak o koltuğa...'
Söyleyecek söz bulamıyorum... Yuh artık...
Duman dinlesek öfkemizi keser mi?
'Beni yak... Kendini yak... Her şeyi yak...' Kaynak:Aksam

Herkes niye Fenerbahçeli?

Hasan DEMİR
hasandemir54@hotmail.com
Yazı Tarihi: 13/04/2009

Rahmetli Ayhan Songar Hoca Türkiye’de hemen herkesin şu üç şey konusunda kendini uzman olarak gördüğünü söylerdi:
1. Din.
2. Tıp.
3. Siyaset.
Hoca yerden göğe kadar haklıydı. Yeter ki, dinî bir konuda soru sorulmaya görsün, hemen fetvasını veririz, cümlemiz Ezher mezunuyuz ya... Her hastalığın, adı, “Şunu yap geçer” olan (kocakarı) ilacı da bizdedir. Siyaset ise sabah akşam konuştuğumuz bir şeydir. Demek ki, biliyoruz; insan bilmediği şey hakkında konuşur mu, konuşmaz tabii.. Songar hocamızın milletin uzmanlık konuları arasında olduğunu fark edemediği diğer bir saha ise, futboldur. Biz millet olarak hem teknik direktör, hem hakemiz. Hangi oyuncunun hangi mevkide oynatılacağını Fatih Terim bilmez, biz biliriz. Bir pozisyonun ofsayt olup olmadığı ve ceza sahası içersindeki dokuz kusurlu hareket bizden sorulur. Yalnız bir tek kusurumuz var bizim, Fenerbahçeli isek orta ve yan hakemlerin, gözlemcilerin, hatta rakip takım oyuncularının da Fenerbahçeli olmasını istiyoruz. Herhalde bunu, birlik beraberlik, uyum içerisinde 90 dakikayı tamamlamak için arzuluyoruz. Amma, gelin görün ki öyle olmuyor.
Olmayınca da, orta ve yan hakemlere, gözlemci ve rakip takım oyuncularına iltifatlarda bulunuyoruz.
Halimiz, Galatasaraylı isek de böyle, Beşiktaşlı isek de, Çemişkezeksporlu isek de böyle.
Bizler partileri ve genel başkanları da Fenerbahçe’yi tutar gibi tutuyoruz.
Bize göre lider, ölene kadar liderdir. Partimiz girdiği hiçbir seçimi kazanamasa bile en güçlü partidir. Zaten bizim parti, seçimlerden birinci parti olarak çıkamadıysa, bunun sebebi dış ve iç güçlerin partimiz aleyhinde çalışması ve basının parti faaliyetlerine yeterince yer vermemesidir. Aksini söyleyen yazarsa ya satılmış, ya hain, öteki parti mensubu ise, büyük ihtimalle ya cahil ya da dış güçlerin maşasıdır. Öteki partilerin liderleri yabancı yetkililerle niye görüşür? Tabii ki, milleti ve devleti aleyhine dolaplar çevirmek için! Bizim partinin lideri yabancı bir liderle görüştüyse, ya o lidere haddini bildirmiş ya da kendisine Türkiye’nin çıkarlarını dikte ettirmiştir. Muhaliflerin başına deplasman için yola çıkan rakip takım futbolcularını taşıyan otobüsün başına ne geliyorsa o gelmelidir amma, memlekette demokrasi yok ki..
Neymiş efendim, bizim takım futbolcularının onda dokuzu ve antrenörü yabancı uyrukluymuş, bunun neresi Türk futbol takımıymış! Bunlar şom ağız ve şer güç dedikodularıdır. Aslında futbolcularımız ve antrenörümüz tıpkı Obama gibi, gizli Müslüman’dır. Kendi teknik direktör ve futbolcularının Türk ve Müslüman olmasıyla övünenler, ne kadar da saf insanlar, aslında onların cümlesi gizli Hıristiyan, elimizde belge var. Mesela onlar Avrupa takımları ile maç yaptıklarında çok az yeniliyor, çoğu kez de galip geliyorlar! Niye? Çünkü karşı taraf, bunlar bizden, diye maça fazla asılmıyor, bizim takımın yenilmesi ise, gavurların Haçlı ruhu ile saldırmasından.
Hakem(!) nasıl da taraflı, görüyorsunuz. Ceza sahamız içerisinde kaptanımızın eline top çarpınca penaltı verdi, bu olacak iş mi? Neymiş efendim, dokuz kusurlu hareketten biri imiş. Yazıklar olsun, bizim lider, pardon kaptan, hiç kusur işler mi! Adam bunu bilmiyor, tutmuş hakem(!) olmuş.. Bir kere bizim lider pardon kaptanın eli mübarektir. O ele değen topa bir daha asla ayak sürülmemelidir, günah olur.
İkincisi, top kaleye gidiyordu, elbette tutacak, seyredecek hali yok ya. Yahu, o bu takımın lideri, pardon kaptanı. Göz göre göre gol mü yesin? O anda orada, o, milyonlarca kişiyi temsil ediyor, elbette ayakla, kafayla, elle, veya eline geçirdiği herhangi bir şeyle müdahale edecek. Onu oraya bu millet niye oturttu, kaleye top girerken bütün imkânları ile müdahale etsin diye. Görevini yapmayıp da, ihanet mi etseydi? Yediği, içtiği, giydiği, bindiği takımdan. Alkışı, oturuşu, kalkışı takımdan. O anda topa her türlü imkânlarını kullanarak müdahale etmese, yediği, içtiği, giydiği, bindiği her şey haram olmaz mıydı?
Helâli haramı bilmeyenler işte böyle bizim parti, pardon, bizim takım hakkında konuşuyor.
Yazıklar olsun?! Kaynak:Yenicag

NATO Genel Sekreteri niçin bir Türk değil?

Hasan DEMİR
hasandemir54@hotmail.com
Yazı Tarihi: 08/04/2009


Neymiş efendim, Türkiye Rasmussen’e koyduğu vetoyu kaldırmakla, evet, İslâm dünyasından özür diletmeyi başaramamış ve Roj tv’nin kapatılmasını sağlayamamış amma, NATO’da bir Genel Başkan Yardımcılığı kazanmış, bu bir kazanım değil miymiş? Uluslar arası ilişkilerde hep “çok şey istenip” sonra “alınabildiği kadarını almak” bir strateji değil miymiş?
Sahi, öyle miymiş?
Bilmiyorduk, özür dileriz..
Bizi böyle eleştiren kardeşlere bir sorumuz olacak, “Türkiye, NATO’da elde ettiği o başkan yardımcılığı ile ne yapacak?” Hikmet Çetin, Afganistan’da NATO’nun sivil temsilcisi oldu, Türkiye ne kazandı? Yanlış anlaşılmasın, uluslararası her kurumda Türk’ün bulunmasını elbette isteriz, amma, Batı’nın Türkiye’ye bugün bile “öteki” olarak baktığını da akılda tutmak lâzım. ABD’sinden Almanya, Fransa, İngiltere ve İtalya’sına kadar Türkiye’ye baskı yapan batının tamamı için Rasmussen niçin mutemet ve muteber bir adamdır? Hz. Muhammed aleyhisselama hakaret içeren karikatürlere “fikir özgürlüğüdür” diye sahip çıktığı için değil mi?
Rasmussen ve ülkesi Danimarka’nın başka ne özelliği var?
Türkiye ABD ve İngiltere’den sonra NATO için en fazla kaynak ayıran ve en fazla askeri silah altında tutan bir ülke değil mi? Türkiye, uzun süren soğuk savaş yılları süresince SSCB’ye sınır olan ve Rus ordusu ve nükleer gücünün hedefindeki bir ülke değil miydi?
Öyleydi..
Ve bu Türkiye 1952 yılından beri NATO üyesi değil mi? 1955 yılında Türkiye’nin onayı alınarak NATO üyesi olabilen Almanya bile tuttu, Rasmussen’en onay vermezseniz AB üyeliğiniz tehlikeye girer deme küstahlığını gösterdi. 500 bin kişilik ordusu, vurucu hava gücü, 780 bin kilometrekarelik toprağı ve stratejik konumunun verdiği risk ve avantajlara rağmen Türkiye’ye bugüne kadar niye bir NATO Genel Sekreterliği teklif edilmedi de, 5 milyon nüfuslu 43 bin kilometrekarelik Danimarkalı bir siyasetçiye bu teklif götürüldü?
Çünkü Türkiye Müslüman, Rasmussen Hıristiyan!
Ayrıca Türkiye Rasmussen’e şerhini Roj tv için milleti adına, karikatür krizinde sergilediği küstah tutumundan dolayı şerhini ise İslâm dünyası adına koydu. İşte onların hazmedemediği bu. Bugüne kadar NATO Genel Sekreteri seçimlerinde ülkeler şerh koymuş olabilirlerdi ve o şerh o ülkenin milli çıkarları için bir şerhti. Türkiye’nin şerhlerinden biri İslâm dini ve İslâm dünyası adınaydı. İşte buna tahammül edilemezdi, edilmedi de. NATO’nun en güçlü üçüncü ordusuna sahip, nüfusu ve diğer potansiyelleri ile 57 yıllık ortaklığı süresince birkaç defa genel sekreter çıkarması gerekirken bir Türk’ün buralara yaklaştırılmaması ve 57 yıllık süreçte koyduğu ilk ve tek rezervin ânında, üstelik yalan vaatlerle reddedilmesi, kör gözlerin açılması için yeterli değil midir?
Özetle, karşımızdaki ruh, Haçlı Ruhudur.
Bakmayın siz Obama’nın ABD İslam’la savaşmadı, savaşmayacak da, demesine. Afganistan’a girerken “Haçlı seferi başlattım” diyen ABD Başkanı Bush değil miydi? Hayır, sürekli Batı ile kavga edelim falan dediğimiz yok. Amma, bilelim ki, onların gözünde biz, istenmeyeniz. Görüyorsunuz, Azerbaycan’ın yüzde 20’i Ermeni işgali altında, Ermeni’ye bir şey diyen yok. Hocalı’da daha dün Ermeni soykırım yaptı; Ermeni anayasası Türkiye’den toprak talebinde bulunan dibaceler içeriyor, Ermeni’ye yine bir şey diyen yok. Amma Türkiye’ye, sen bütün bunları görmezlikten gel, Ermenistan’la sınırlarını aç, soykırıma da evet deyiver, baskısı yapılıyor.
İsrail’in her santimetrekaresi nükleer silah deposu halinde İsrail’e de laf yok, İran kıyısından köşesinden nükleer güçle tanışmaya çalışıyor, herkes ona yükleniyor..
Hakikat bu olduğu için de NATO’nun en büyük ve en fedakâr ortaklarından olan Türkiye asla bir NATO Genel Sekreteri çıkaramazken 5 milyonluk Danimarka’nın İslâm düşmanı Başbakanı NATO Genel Sekreteri oluyor...
Aynı şey BM Genel Sekreterliği için de geçerli değil mi?
Dünyada iki milyara yakın Müslüman var niçin bir kere bile olsun bir Müslüman BM Genel Sekreterliği koltuğuna oturtulmadı? Kaynak:Yenicag

8 Nis 2009

Obama rüzgarı ve zarf ile mazruf!

Sabahattin ÖNKİBAR
sonkibar@gmail.com
Yazı Tarihi: 08/04/2009
Obama rüzgarı ve zarf ile mazruf!

Tarihe imaj başkanı diye geçecek olan Barack Obama’nın Türkiye seferi de imaj taaruzuna dönüştürüldü.
Neredeyse tüm medya Obama’yı kutsarken yapılmak istenen, aslında toplumda var olan ABD karşıtlığının aşağı çekilmesiydi.
Doğruya doğru, ilk tepkilere bakılırsa bunda başarılı da olundu.
Obama’nın ön isimlerinden birinin Hüseyin olması ve Müslüman bir aileden gelmesi Türk toplumunda sempati görmesine yetti.
Buna Atatürk’e yaptığı övgülerle, sıcak ve sempatik tavırları ilave edildiğinde Barack Hüseyin’in gerçek bir imaj virtüözü olduğu bile söylenebilir.
Zarf bu, gelelim mazrufa...
Üzülerek söylemeliyiz ki zarfta var olan pırıltılar mazrufta, yani gezinin içeriği ya da perde gerisinde yok.
Önce Obama’nın iyi ambalajlayarak sunduğu buyrukları hatırlayalım:
1) Ermenistan sınırını açın.
2) Soykırımla ilgili olarak tarihinizle yüzleşin.
3) Heybeliada Ruhban Okulunu hemen açın.
4) Kürtlere yeni açılımlar yapın.
Görüldüğü gibi Obama Ankara’ya bir şeyler vermek için değil, tersine alenen almaya gelmiş.
Hal böyle iken kamuoyumuzun “Başbakanımızı yanağından nasıl öptü” diye sevindirik olması komikliğin ötesinde bühtandır.
Barack Obama’nın TBMM’de dillendirdiği aleni buyruklarının yanı sıra kapalı kapılar ardında da önemli talepleri oldu.
Bunlar:
1) Afganistan’da Taliban’la vuruşacak muharip birlik.
2) Doğu Karadeniz’de üs.
3) PKK’ya genel af (Öcalan’ı da kapsamalı)
4) K.Irak Kürtlerine şefkat ve işbirliği.
5) Enerjide, ‘Rusya ve İran’dan uzak’ dur talebi.
6) ABD askerlerinin Irak’dan çekilişi sürecinde Türk topraklarının kullanılması.
7) Kıbrıs’da esneklik.
Görüldüğü gibi Barack Hüseyin yukarıda belirttiğimiz gibi vermeye değil almaya, yani istemeye gelmiş.
Müslüman aileli görüntüsüyle hem imaj yapmış, hem Türkiye’yi Batı yörüngesine perçinlemiş, hem de tabir yerinde ise liste sunmuş.
Diyeceksiniz ki, hiç mi olumlu mesajı olmadı.
Soyut olarak oldu.
Mesela, PKK’yı El Kaide ile aynı katagoride sunması ve AB desteği önemliydi ama dediğimiz gibi bunlar soyut şeyler.
Sonuç olarak söyleyeceğimiz şudur:
Obama rüya gibi geldi, rüzgar gibi delip geçti.



TARAF NE TARAFTA?.
MİT ve CHP’de Çerkezcilik!

Bendeniz Taraf gazetesinin sadece Türk Silahlı Kuvvetlerine psikolojik harekat yapma amacı ile kurulan bir yayın organı olduğunu düşünüyordum ama yanılmışım. Meğer Taraf’ın başka başka görevleri de varmış. Görev diyorum zira Neşe Düzel’in Mahmut Övür’le yaptığı mülakatı okursanız, bunun öyle olduğunu siz de görürsünüz. Yılların röportajcısı Neşe Düzel, CHP ve MİT’in Çerkezcilik yaptığı iddialarını sorunun içinde adeta mutlak bir olgu ya da hakikat gibi sunuyor... Gelelim iddianın gerçekliğine... Bendeniz 20 yıldır Ankara’da siyaset yazan ve soluyan biriyim. İşim gereği pek çok kişiyi de tanırım. CHP’nin bugünkü yapısını taradım, iddia edildiği gibi değil Çerkezciliğin yapılması, koca partide iki ismin dışında Çerkez kökenli olan bile yok. MİT’in alt kadrolarını bilmem ama, üst kadrolarda da öyle bir şey yok. Sivil olan son üç müsteşarın kökenleri ortada. Üstelik bunlar göreve siyasi iradenin ataması ile geliyorlar.. Söyleyeceğimiz MİT’de de öyle iddia edildiği gibi etnik bir kadrolaşma, şu bu söz konusu değil.. Ama maksat kafa karıştırmak ve zihin bulandırmak ya, yazıyorlar işte... Bunun adı gazetecilik değil, birilerine silahşörlük yapmak veya üçüncü kol faaliyetidir...



HANGARA YER AÇIN!
Tayyip Beyin uçakları

Bir değil, iki değil üçüncü uçak. Evet Tayyip Erdoğan kendine üçüncü bir uçak aldırdı. 61 milyon dolar değerindeki üçüncü uçağın en büyük özelliği saray lüksünün yanı sıra menzili. Uçak ABD’den Avustralya’ya ikmal yapmadan uçabiliyor. Başbakanımıza yakışır diyeceğiz ama israfa yazık, zira Tayyip Bey çok değil iki yıl önce şimdi bindiği Ana uçağını satın aldırmış ve dekorasyonuna da büyük paralar harcatmıştı. Dünyada bu kadar sık uçak değiştiren ikinci bir lider yok. Merak ediyorum, Ana ya da ondan önce alınan uçağın ne eksiği var da üçüncü bir uçak alındı. Tayyip Bey’in maazallah görev süresi uzarsa Başbakanlık hangarı uçak mezarlığına dönecek. Baksanıza, kafası esti mi veriyor talimatı, alıyor yeni uçağı.. Nasılsa para milletten, medya da susuyor. Muhalefet ise seçimden seçime muhalefet ediyor.. Oh ki ne oh... Gel uçağım, pardon gel keyfim gel...



AKIL İÇİN YOL BİR
Bülent ARINÇ ve Uğur DÜNDAR’ın ortak çizgisi

Turktime sitesinde Nihan Sevdin ile Özge Atalay’ın Uğur Dündar ile yaptığı söyleşiyi okurken, Dündar’ın ettiği beyanlar bağlamında aklıma Bülent Arınç’ın birkaç gün önce Yenişafak’a söylediği sözler geldi. Arınç, Başbakan Erdoğan’ın medya ile ilişkisini sorgulayarak artık soluğu hemen yargıda almaktan vazgeçmeli tavsiyesinde bulundu.TBMM eski başkanı kimlik gözetilmeksizin herkesin özel hayatının kutsallığına da dikkat çekerek Uğur Dündar’la ortak bir çizgide buluştu. Doğrusu bu ya, Arınç’ın bu sözleri yazılarına Başbakan tarafından sık dava açılan biri olarak bizleri ümitlendirdi. Gerçi Tayyip Bey’in, Bülent Bey’in tavsiyesine uyup uymayacağı meçhul ama AKP’nin iki numarasından böyle bir sözün edilmesi yine de önemlidir. Öyle, çünkü bugün hakaret olmaksızın sıradan bir Başbakanı eleştiri yazısı hemen yargıya gidiyor.. Sonuçta açılan davaların pek çoğundan beraat etseniz bile, yargı gölgesi kaleminizin üstüne düşüyor. Kaynak:Yenicaggazetesi.com.tr