Ekonomi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ekonomi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Eki 2008

Bunların İslam'ı hangi İslam?

Sabahattin ÖNKİBAR
sonkibar@gmail.com
Yazı Tarihi: 01/10/2008



1980’li yıllarda yayınlanan sözde İslamcı gazetelere bakın.
Hiç birinde banka reklamı bulamazsınız.
Öyle; çünkü o dönemde banka ilanı almak haram olarak görülürdü ve dahası bu durum o zamanki gazetelerin fıkıh sayfalarında da yazılıp çizilirdi.
O yıllarda ben Türkiye Gazetesinde çalışıyordum.

Banka ve televizyon örneği
Türkiye Gazetesi de diğerleri gibi banka reklamını haram diye basmazdı.
Aradan çok değil birkaç yıl geçti.
Haram diye banka reklamını basmayan Türkiye ya da İhlas Grubu 90’lı yıllarda banka sahibi oldu.
Önce şimdi cezaevinde olan Ali Balkaner’le beraber Yurtbank’ı aldı.
Ardından Yahya Murat Demirel’le Egebank’a sahip oldu.
İyi de 80’li yıllarda haram olan şey 90’lı yıllarda nasıl helal olmuştu?
Çok değil 5-6 yıl öncesinde haram diye bankaların reklamını bile basmazken, 90’lı yıllarda banka sahibi olmak nasıl olabilirdi?
Ben bu sorunun cevabını emin olun o günlerde de aradım.
Bir gün Enver Ören’e bütün açık yürekliliğimle bu soruyu sorduğumda Enver Bey hiddetlenmiş ve bana böyle bir soruyu sormamdan ötürü tövbe etmemi önermişti.
Öyle çünkü onların inanış ya da kabülünde Enver Ağbinin yaptığı her şeyde bir keramet ve hikmet vardı.
Aynı şey hiç unutmam TV alıcıları için de geçerliydi.
80’li yıllarda Enver Bey’in sohbet kasetlerinde en sık tekrarlanan cümle, “Televizyon giren evde iman olmaz. Televizyon içeri girer, iman dışarı çıkar” cümleciğiydi.
Oysa 90’lı yılların ilk yarısında İhlas’ın kendine ait bir TV kanalı oldu.
Üstüne üstlük o kanal 96’don sonra adeta dansözlerin oynaştığı platforma dönüştü.
Peki 80’li yıllarda TRT’nin seviyeli yayını ile bile evden kaçan iman olgusu 90’lı yıllarda, dansözlere rağmen evde nasıl durabilirdi?

Dün küfür bugün mübah!
Bu ve benzeri şeyler gösteriyor ki yüce ve mukaddes dinimiz İslam bazıları için ihtiyaca binaen adete yeni bir vahiy gelmiş gibi yeniden düzenlenebilmiş ya da tanzim edilebilmiştir.
Televizyonun ve bankan yok iken ikisi de küfür, varken ikisi de mübah olabilmiştir.
Şimdi bazıları bizim bu değerlendirmemize; sen oranın ekmeğini yedin nasıl bunu yazarsın demez mi, gülüyorum ben onlara!
Birincisi ben orada emek vererek çalıştım ve emeğimin karşılığını aldım, ikincisi de bir yerlerden çalışıp maaş almak oranın dinini, imanını ahlakını yani her şeyini kabullenmek anlamına gelmez, gelmemeli... Gelirse bunun adı çıkar ya da para karşılığı imanını ya da kendini satmaktır.
Ne yani ben Hıristiyan bir kurumda çalışıp maaş alsaydım Hıristiyan dinine, aldığım maaş gereği hak din mi diyecektim? Ya da sapkın birinin sahibi olduğu bir yerde çalışsaydım maaş aldım diye adamı peygamber mi ilan edecektim... Peki o günlerde niye mi söylemedim? Söyledim ve ardından kendi isteğimle istifa ederek ayrıldım oradan...

Deniz Feneri soyguncuları
Konumuza devam edelim:
Emin olun aynı şeyler Türkiye’de bulunan tamamı değil ama pek çok dinî grup için geçerlidir.
Bunlar İslamı kendi çıkar ve hesaplarına göre yorumlarlar.
Kendilerince bir içtihat yaparlar ve dini işlerine uydururlar.
Bugün hâlâ sorsanız onlardan daha ihlaslısı ve samimi Müslümanı yoktur.
Niyet hayır, akıbet hayır derler ve yanlışlarını güya ulvi niyetleriyle açıklarlar.
Aslına bakarsanız bunların tamamına yakını abdest alıp namaz da kılarlar.
Oruçlarında hileleri de yoktur.
İçki de içmezler.
Kadınlara düşkünlükleri fazladır lakin onu da uluorta yapmazlar yani şeklen iyi mümindirler.
Ancak iş paraya yani çıkara geldi mi, kendi yazdıkları ihmihal kitaplarına bile meydan okurlar.
Yukarıda belirtiğimiz gibi avanta gördüler mi İslamı, kendilerine uydururlar.
Deniz Feneri soyguncularının hali de üç aşağı beş yukarı aynıdır.
Onlar da abdestli-namazlıdırlar lakin, zekat için verileni bile ceplerine atmaktan utanmazlar.
Kendilerine göre gerekçe ya da fetvaları ise cihat olgusudur.

Türkiye kafir devlet mi?
Onlara göre İslamda en önemli husus cihat olayıdır ve kendileri de cihadın akıncı önderleridir.. Dolayısı ile her şeyi güya İslam adına yapma lüksleri olduğuna inanırlar ya da kendilerini öyle kandırırlar. Din ya da İslamı, kişiliklerinde taşıdıklarına inanırlar.
Devletteki soygunlarda ise ölçü daha farklıdır.
Bu soygunculara göre Türkiye Dar-ül İslam yani İslam devleti değil, Dar-ül harp yani kafir ya da mürted devlettir. Dolayısı ile mürted devletten çalmanın değil müeyyidesi sevabı vardır... Öyle düşünürler...
Hiç unutmam 12 Eylül öncesinde üniversite öğrenciliği dönemimde Mili Görüş militanı olan bir sınıf arkadaşımla okul dönüşümde kaytarma imkanı varken belediye otobüsüne ısrarla bilet vermeye çalışmama o arkadaşın, “Mürted devlete para vermek için ne çırpınıyorsun. O çırpınışın cehennemde azabı vardır” demesi hâlâ kulaklarımdadır. Evet belediye otobüsüne biletsiz binmeyi bile cihat gören bir anlayıştır söz konusu olan...
Bugün bakın etrafınıza, namazında abdestinde olan ama trilyonluk serveti de dillere destan olanları görürsünüz!
Bu nasıl oluyor demeyin oluyor işte, her şey gözümüzün önünde.
Adamlar hem devleti ya da bir birimini yönetiyor hem de onu kafir diye mütalaa edip çaldıkça çalıyor.

Allah’ı kandıramazsınız!
İyi de be adam o kafir devleti(!) sen yönetmiyor musun, bu ne çelişkidir?
İşte bunun adı basit ifade ile İslamın kullanılması ya da istismarıdır.
İslamın kullanılması malum iki şekilde oluyor.
Ya maddi çıkar için kullanılır ya da siyasi fayda için alet edilir.
Türkiye’de ikisi de oluyor.
Hem çok çok üst düzeylerde yapılıyor.
Yazımı noktalarken bu cenaha Bülent Arınç’ın, “ölüm var ölüm” ikazını hatırlatmak isteriz.
Bunlar burada kılıflar uydurur da, öbür tarafta ne yaparlar merak ediyorum.
Beyler balığı kandırırsınız lakin Haliği kandıramazsınız, kendinize gelin!

21 Kas 2007

Gundem sogutmak... Enseyi karartmamak?

Yazarlar / Serdar Akinan

Gündem soğutmak... Enseyi karartmamak?



Bir haftadan fazla oldu...

Elim yazıya gitmiyor... Gidemiyor...

“Sadece hasta hasta yatmaktan mı bu tembellik?” diye soruyorum kendime...

Yanıt...

Valla, sanırım sadece o değil... Biraz da ahvalden kaynaklanıyor.

Çok değil bundan birkaç hafta önce o kanlı Dağlıca baskını haberi geldiğinde hissettiklerimi yazmıştım.

İzleyen günlerde memleketin dört bir yanından gelen görüntülere; kuduran sokaklara, sel olup akan bayraklara, avaz avaz atılan manşetlere bakıp... “Bu milleti ne sakinleştirebilir..?” diye kendi kendime sormuştum.

Ve, olan bitene; gidişata bakıp...Tam da Washington gezisinin başladığı gün, gene olmayacak bir şey yazmıştım...

“Operasyon falan beklemeyin. Olmayacak!”

demiştim.

Oysa, o ne muhteşem(!)

slogandı...

“Bıçak kemiğe dayandı...” Breh...Breh...

Hemen akabindeki Washington seferinin zafer kokan manşetlerini hatırlıyor musunuz?

Hadi biraz hafızanızı yorun canım...

Evet, bravo...

“ABD, anlık istihbarat verecek...”

Yani?

Sınırdaki 100 bin asker vurdu vuracak...

Anlık istihbarat mı

istiyorsunuz?

Durun ben size vereyim.

(Hoş aylar önce yazmıştım... Ama çok unutkan olduğunuz için bir kez daha yazmakta hiçbir mahsur görmüyorum...)

ABD ve İsrail, Kürdistan’ın (Büyük mü küçük mü o kadarını şu aşamada bilemiyorum) kurulmasına kesinlikle karar verdi.

PKK, AK Parti’nin seçim başarısından rahatsız oldu ve kanlı eylemler yaparak, mevcut denklemden dışlanmamak için “Ben hâlâ buradayım...” dedi.

Siyaseten tam bir miyop olduğunu düşündüğüm Barzani ise oluşan havada rolüne ters açıklamalar yaptı. (Şimdi toparlıyor...)

AK Parti ise bölgesel pozisyonuna ve misyonuna uygun davranarak bu plana; bir beka alışverişi yaptığından, kayıtsız şartsız uyuyor...

AK Parti, çok kapsamlı bir paketle, PKK’yı etkisizleştirecek, Barzani ve Talabani’yi ise son derece ferahlatacak bir takım planlı adımlar atacak.

DTP’nin kapatılması hikayesi detaydır...

Süreci engellemeyecek bir büyük mutabakat yürürlüktedir.

Tamamen kırılgan ve değişken parametrelerden oluşan bu denklemin nasıl yürüyeceğini bilemiyorum.

Ama şu soruları yanıtlarken herkesin iki kez düşünmesi gerektiğini biliyorum...

Bu ülke binlerce insanını neye ve kime kurban verdi?

Ne uğruna bu kan döküldü ve dökülüyor?

Kürt meselesini, Kürtçülük yapanları ve terörü ayıran son derece kapsamlı bir plan olduğu anlaşılıyor.

Erkan Mumcu, haftalar önce, mevcut fotoğrafı çeken ve derhal yapılması gerekenleri anlatan kapsalı bir yazıyı kamuoyuyla paylaşmıştı... Çok duyulmadı maalesef...

Kelimesi kelimesine oldu ve oluyor...

AK Parti, biraz örtülü bir mahcubiyetle, meselenin halli için o metinde çizilen yol haritasını temel stratejisi yapıyor...

Ancak, o denli büyük bir hata içindeki, ne bu tarihsel misyonu tamamlayacak siyasi bir vizyon ne de cüretle atabilecek sağlam bir zemine basmıyor.

O nedenle, sürecin, PKK’yı kullanmak yerine tasfiye edildiği nihayetinde ise ülkeyi bölünmeye götürecek Kürtçü hareketin son derece güçlendirildiği bir evreye taşındığını düşünüyorum.

Not: Mumcu’nun yazısının tamamını Anavatan’ın sitesinde bulabilirsiniz. Okuyun...

15 Kas 2007

Onurumuzun fiyati belli oldu: 1.5 trilyon dolar...

Onurumuzun fiyatı belli oldu: 1.5 trilyon dolar...



Dün gazetelerin birinci sayfalarını kaplayan o fotoğrafa bakarken içim acıdı. Tarih: 10 Kasım 2007

Yer: Swissotel

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Suudi Arabistan Kralı Abdullah Bin Abdülaziz El-Suud’un “huzuruna çıktı”...

Gururum incindi...

Neden mi?

Şundan...

Suudi Arabistan Kralı’nın kim olmadığını bilmeyen yok.

Petro dolar zengini bu adamlar abdestlerini kanla alır.

Petrolün varili yüz doları geçti. Bu adamların görmemiş zenginliklerinin; üzerlerine oturdukları aşağılık rejimin dünyayı ve kendi toplumlarını ne hale getirdiği ortada...

Bir hükümet, elbette, kendi ideolojisi çerçevesinde her türlü zihniyetle, politikası ve ortaya koyduğu hedefler doğrultusunda çeşitli ilişkilere girebilir.

ABD yanlısı olabilir...Washington’a gider... Beyaz Saray’da sırtı sıvazlanır... Birkaç yıl daha maddi destek sözü alır. O ülkeyle çeşitli açık ve gizli anlaşmalar yapar... Velhasıl toplumun bir kesiminin oyuyla o koltuklara oturur...

Millet doğru veya yanlış hesaplarını sandıkta verir...

AK Parti örneğinde olduğu gibi ezici bir oyla da tekrar o koltuğa oturtur...

Tarih bu hesabı adaletle yazar ve yargılar.

Cumhurbaşkanı ise başkadır... Karıştırmayın ve iyi anlayın...

Cumhurbaşkanı devlettir.

O halkın ötesinde bir anlam ifade eder.

Cumhurbaşkanlığı Cumhurbaşkanı’nın şahsından öte bir yerdedir.

Kişiden ve ideolojiden öte...

Soyut bir kudret ve anlamdır.

10 Kasım’da bu anlam hiç olmadığı kadar zedenlenmiştir.

Cumhurbaşkanı Cumhurbaşkanlığını küçük düşürmüştür.

Neden?

Siyasetçi ile devlet adamı arasındaki fark işte bu ayrıntıda gizli.

“Benim yüzde 47 oyum var...Cumhurbaşkanını da seçerim...”

Hayır efendim... Siz hâlâ siyasetçisiniz... Devlet adamı ol(a)mayacağınızı ispatladınız.

Devlet adamlığı, bu milletin onurunu, her ne pahasına olursa olsun ayaklar altına aldırmamaktır.

1.5 trilyon dolara tahvil edilemeyecek tek şey bu milletin onurudur.

Hiçbir değer benim şerefimden zengin olamaz.

Benim ulusal onurumun temsil yeri Çankaya’dır.

Sayın Gül o otele gitmeyecekti...

Gidemezdi...

Bu arada kimse sızlanmasın!

Bu halk aylar önce küçük düşmeye karar verdi.

İşte fotoğraf... Alın, duvarlarınıza asın...

O fotoğrafın gölgesinde kredi kartı ekstrelerinizi açın ve bakın...

Taksitlerinizi gönül rahatlığı ile ödeyin...

Kime ne pahasına borçlu olduğunuzu iyi görün...

Bir gün tarih bu milleti anlatırken evlatlarımız aynı fotoğraf karesine bakacaklar ve nereden nereye geldiğimizi görecekler.

İlk kez bu ülkenin vatandaşı olmaktan hicap duydum.

Yemyeşil bir bayrağın önünde oturan bir halk...

Gülümsüyor...

Gülün...

10 Kasım’da ölümünü andığınız o adam özgürlüğün dünyanın en pahalı şeyi olduğunu gülerek öğrenmedi.

Hayatı boyunca acı çekti...

O da gülümsemesini bilirdi...

Gülmedi.

O fotoğraf karesi hayatımız boyunca unutmamamız gereken bir 10 Kasım’a aittir.

Tanri findigi verir ama kirmaz!

Rahmi TURAN rturan@hurriyet.com.tr

Tanrı fındığı verir ama kırmaz!

KİMSE kendini aldatmasın...Fakir ve eğitimsiz toplumlarda demokrasi gelişmez.

Biz, ulus olarak kendimize yetmiyoruz. Az üretiyor, borçla yaşıyor, yabancılara çalışıyoruz.

"Yüzde 46.7 oy aldık" diye övünen yönetim, bugün, elde avuçta ne varsa satarak günü kurtarıyor. Yabancı devletlere karşı boynu eğik!

Bütün doğal kaynaklar, denizler, ırmaklar, göller, fabrikalar, şirketler satılıyor, gelen para, sanki havadan gelmiş gibi mirasyedi zihniyetiyle harcanıyor.

Bugünü kurtardık diyelim, peki yarın ne olacak?

Babadan, dededen kalan mallar bittikten sonra, kendi ülkemizde yabancılara ırgat olarak çalışacağız. Gidiş o gidiş!

* * *

İngiliz gazeteci Beatrice Vanni, yaz tatilini Türkiye'de geçirmiş... Ülkesine döndükten sonra yazdıkları hayli ilginç... Diyor ki:

"İngilizlerin istilası sonucu Kalkan'da aşçı, hizmetli, emlakçı dışında hiçbir Türk kalmadı. Türkler, tepelerin gerisine çekilerek güzel sahilleri İngiliz ve Almanlara terk etti. Kalkan artık Türklerin değil sanki..."

Bir İngiliz gazeteci bile, yabancıların Türkiye'yi istilasını üzülerek, hüzünlü bir dille anlatıyor. Gerçekten acı verici bir durum bu... Yalnız Kalkan değil, bugün birçok bölgemiz bu durumda...

Ben, yabancılara emlak satılmasına karşı değilim. Üstelik destekleyen yazılar da yazdım... Elbette ki, karşılıklı olmak şartıyla, belli kurallar dahilinde satış yapılabilir. Ancak; bu satışların mutlaka ölçülü olması, gayrimenkullerin semt pazarında elma-armut satılır gibi satılmaması gerekir. Özellikle arazi satışlarındaki ölçüsüzlük, ileride başımıza ciddi sorunlar çıkaracağa benziyor. Şu atasözünü unutmamak gerekir:

"Bugün yenilen hurmalar, yarın çıkarken, bir yerleri tırmalar!"

* * *

Fransız Profesör Maurice Duverger, Türkçe'ye de çevrilen ünlü "Sosyal Bilimlere Giriş" kitabında şöyle yazmıştır:

"Halkının dörtte üçü, hatta daha çoğu okumasız yazmasız, bilgisiz ve halkının büyük kısmının yarı aç, yarı tok yaşadığı ülkelerde klasik demokrasi işleyemez. Kamu özgürlükleri bu koşullarda uygulanamaz, seçimler anlamını yitirir!"

Fransız Profesör'ün uzun yıllar önce yazdığı bu kitapta, sanki Türkiye'nin bugünkü hali anlatılıyor gibi... Yoksul ve eğitimsiz ülkelerde demokrasi işleyemez! Adına demokrasi dense de, bu gerçek demokrasi değildir!

* * *

Dünyadaki 55 İslam ülkesi içinde, demokrasiyi kör-topal yürütmeye çalışan tek ülkeyiz.

Bugün kötü uygulansa da, yakaladığımız demokrasi ipini bırakmamalıyız. Çünkü bizi kuyudan o çıkaracaktır.

Kurtuluşumuz, halk tarafından gerçekleştirilecek gerçek bir demokrasiyle olacak ama o düzeye gelmemiz herhalde daha uzun yıllar alacak ve biz bu fırtınalı ortamda sallanıp duracağız.

Tanrı fındığı verir ama kırmaz! Doğa bize tüm güzellikleri ve zenginlikleri vermiş... Bu topraklar bize ecdadımızdan miras kaldı ama korumasını, kullanmasını beceremiyoruz.

Peki, ne olacak böyle?

"Dün" öldü, "bugün" can veriyor, "yarın" ise henüz doğmadı. Biz geriye değil, yarınlara bakalım artık...

Altyapida ozellestirmenin toplumsal maliyeti var

Altyapıda özelleştirmenin toplumsal maliyeti var

15.11.2007

ESFENDER KORKMAZ



LİMANLAR, otoyollar ve köprüler ekonominin en önemli altyapı yatırımlarıdır. Bu tür altyapı yatırımları tüm ekonomiye girdi olur. Örneğin iyi yol taşıma maliyetlerinin daha düşük olmasını ve taşımada zaman tasarrufu sağlar. Buna karşılık kötü yol hem araçlara zarar verir, hem de pahalı taşımaya neden olur. Bu da tam veya kısmen fiyatlara yansır.
Ayrıca alt yapı hizmetlerinin yeterli olup olmaması ve bu hizmetlerin kalitesi toplumun yaşam standardını ve refah düzeyini etkiler.
2007 özelleştirme programında,
Bandırma Limanı,
İskenderun Limanı,
Samsun Limanı,
Derince Limanı işletmelerinin de özel sektöre devri öngörülmüştür.
Ayrıca 2008 programında paralı yolların tamamı (7 adet) ve Boğaziçi ve Fatih Sultan Mehmet köprülerinde de özelleştirme yapılacaktır.
Altyapı yatımlarının özel sektöre devri, bugün ve gelecekte toplumsal problemlere neden olacaktır. Olmaktadır.
Telekom’da halk zarar gördü
TELEKOM grevi altyapının özel sektöre devrinin ne kadar yanlış olduğunu gösterdi...
Telefonda fiyatlar öncekine göre arttı. Artık tüketici telefon hizmetini daha pahalı satın alıyor.
Yönetim Telekom’da çalışan işçilerin kazanılmış haklarını geri almak istiyor. Bu nedenle bu işyerindeki grev uzuyor. Altyapı olduğu için, vatandaş hizmet alamıyor. Hükümet, halkın tepkisinden korkup, bazı yerlerde, örneğin İkitelli’de, taşaronlara izin vererek, grev kırıcılığı yapıyor.
Limanların, paralı yolların ve köprülerin özel sektöre devri getirdiğinden daha fazlasını götürecektir.
1) Özel sektör kâr amacıyla çalışır. Sosyal fayda ve maliyeti dikkate almaz. Bu nedenle sunduğu hizmetleri daha pahalı satmak ister. Örneğin pahalı satarsa köprüden geçen sayısı yüzde 10 azalabilir. Ancak yüzde 30 pahalı satacaksa, kârı yine artar. Bu nedenle hükümeti ve üst kurumları fiyatları artırmaya zorlar. Yani altyapının özelleştirilmesi halinde tüketicinin cebinden daha çok para çıkacaktır.
Yolun bakımı daha önemli
2) ULAŞTIRMA Bakanlığı bütçesi görüşülürken Bakan’a, “Bu yollar ve köprülerin onarımını özel sektör mü yapacak?” diye sordum. “Evet” dedi.
Şimdi devlet Boğaziçi Köprüsü’nü, depreme daha dayanıklı olması için onarıyor. Takviye yapıyor. Özel sektörün böyle bir onarım aklına gelir mi? Karayollarında ve köprülerde rutin olarak yapılan onarımları, iyice dökülmeden yapar mı?
Yaparsa kârı azalır
ÖZEL sektör işlettiği süre içinde bu onarımları idare edecek şekilde yapar. Süresi bitince yol da biter.
3) Özelleştirme işlemlerinde de sorun var.
Bir örnek olarak Kuşadası Limanı’nı verebiliriz.
Kuşadası Liman İşletmesi değerinden daha düşük fiyata verildi.

Teklif verenlerden:
1.sırada teklif......36 milyon YTL
2.sırada...............27 milyon YTL (Ofer- Kutman)
Fark.....................9 Milyon YTL
Teminat...............1 Milyon YTL

Teminat olan bir milyon YTL aradaki fark 9 milyondan daha büyük olduğu için, ikinci sıradakinin birinciyle anlaşma olasılığı çok yüksektir. Mamafih Kuşadası Limanı da ikinci teklife verildi. Devletin 8 milyon dolar kaybı oldu. (Tercüman)

21 Eki 2007

Bu nasil is?

Bu nasıl iş?

21.10.2007

UFUK SÖYLEMEZ



GEÇEN hafta yayınlanan Aydınlık Dergisi’nin 1056’ncı sayısının kapağı çarpıcıydı. Kapakta şu cümle yazıyordu. “...15 şehit verdik, Borsa rekor kırdı...”
Acı ama gerçek. Dergi son derecede ciddi bir konuya değinmiş. Hatırlanacağı üzere Fransa parlamentosunda geçen yıl Türkiye aleyhindeki Ermeni tasarısı kabul edildiği gün de Borsa yükselmişti.

Bu nasıl iş diye soruyor insanlar?
Bu ülkede terör en ileri boyutlarda güvenlik güçlerine ve tüm halka yönelmiş, bir günde 15 - 16 şehit verilmiş, Türkiye’nin K.Irak’a sınır ötesi operasyonu gündeme gelmiş, ülke ayağa kalkmış ama borsa bu durumu umursamıyor, etkilenmiyor ve hatta yükselişe geçiyor.
Manzara bu maalesef.

Borsa’nın bugün yaklaşık yüzde 73’ü yabancıların elinde. Çok az sayıdaki yabancı fon, spekülatör ve yatırımcı İMKB’yi yönlendiriyor, hisseleri ve hareketleri kontrol edebiliyor.

O nedenle, Türkiye aleyhine içte ya da dıştaki gelişmeler İMKB’yi hiç mi hiç etkilemiyor.

Hatta aleyhteki gelişmelere rağmen yükseliş sürüyor.
Oyun yerine dönüştü
İMKB maalesef 2001 krizinden bu yana Türk vatandaşlarının ve yatırımcılarının teveccühünü önemli ölçüde yitirmiş durumda.

Sığ, halka açıklık oranı düşük, manüplatif ve spekülatif bir görüntü veriyor.
Borsa orta ve uzun vadeli bir yatırım aracı değil, kısa vadeli manüplatif bir oyun yeri haline dönüşmüş durumda. Kumarhane kapitalizminin tipik bir örneği haline gelmiş görünüyor.

İşte bu nedenle, ülkenin ekonomik ve politik gelişme ve gerçeklerinden tamamıyla kopuk ve alakasız bir seyir izleyebiliyor.

Borsa’da sıkışan yabancıların manüplatif gel, gel yapan endeks yükseltme çabalarına vatandaş soğuk bakıyor. Borsa yerine gidip, suni olarak ucuzlatılan dolar ve döviz alıyor. Çünkü vatandaş da farkında ki, sıcak para bağımlılığı ile ve bu reel faizlerle Türkiye daha uzun süre gidemeyebilir. Er veya geç kurlarda aşırı değerli YTL’den kaynaklanan bir düzeltme hareketi gerçekleşebilir.

Eskiden Türkiye’de yaprak düşse, panik satışlarına kalkışan, elektronik sürü halinde piyasaları altüst eden sıcak paracılar şimdi sıkıştıkları Borsa’dan belki de birbirlerine satıp da çıkamadıkları için, spekülatif hareketlerini sürdürüyorlar.
Merkez Bankası’nın 2-3 puanlık düşüşler yerine yarım puanlık mahcup faiz indirimleri de bu yabancı finans çevrelerinin ekmeğine yağ sürüyor. Faizler daha fazla düşmeden dolar getirip bono alıyorlar.

Ne yapmak istiyorlar?
BİRKAÇ gün önce, Standart and Poor’s isimli kredi derecelendirme kuruluşunun Komite Başkanı John Chambers bir açıklama yaptı. K.Irak’a operasyon yapsanız bile kredi notunuz düşmez diye.

Ne güzel açıklama, savaşa bile girsek notumuz düşmeyecek. Petrol, altın ve emtia fiyatları bu nedenle dünyada rekor kırarken, bize bir şey olmayacak. (Devamı)

Çelik çomak referandumu

BANA GÖRE

Çelik çomak referandumu

21.10.2007

SIRRI YÜKSEL CEBECİ
sirriyuksel.cebeci@tercuman.com.tr

SAYIN Başbakan, cumhurbaşkanlığı seçimini krize dönüştürdüğü süreçte, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın sert eleştirilerini cevaplandırırken, “Muhalefetin eline çelik çomak verdik oynuyor” diyordu.

O çelik çomağı şimdi de milletin eline verdi.

Oysa çelik çomak oynamak, bugün yapılacak referandumdan daha ciddi iştir.
AKP gibi milletin zamanına ve parasına acımayan, milleti boş ve gereksiz işlerle uğraştıran, hatta milletle alay eden bir iktidara dünyanın hiçbir yerinde rastlayamazsınız.

Milleti çelik çomak oynamaya, hatta çelik çomak oynamaktan daha da gayri ciddi işlere mecbur eden bir iktidar...

Sayın Baykal’ın “Hukuk garabeti” dediği bugünkü referandumun mantığını açıklayabilecek bir Allah’ın kulu var mı?

Üstelik sandığa gitmeyen seçmene 17 YTL para cezası verilecekmiş!
Sandığa gidip oy kullanmak elbette vatandaşlık görevidir. Ama bugün sandık başına oy vermek için değil, çelik çomak oynamak için gideceğiz.

Çünkü seçmenin en az yüzde 80’i niçin ve neye oy vereceğini hala bilmiyor.

Hatta hükümet tarafından “Sivil anayasa” hazırlandığını ve o anayasa için referandum yapıldığını sananlar bile var.

Böylesine saçma sapan bir sandık oyunu ile bizi referandum, daha doğrusu çelik çomak kültürüne alıştırmaya başladılar.

Ne etik, ne demokratik
CHP ve MHP’liler, referandumda “Hayır” oyu verecekler.

İktidardaki AKP ve merkez sağın iki partisi DP ve ANAP’ın oyunun rengi ise “Evet”...
Hadi AKP kendi çalıp kendi oynuyor da, şu DP ile ANAP’a ne oluyor?
Türkiye’de merkez sağ siyasetin neden çöktüğünü gösteren en yeni resimdir işte bu...
DP ve ANAP, referandumda “Evet” oyu kullanmaya kendi özgür iradeleri ile mi karar verdi, yoksa 22 Temmuz seçimlerinden önce olduğu gibi bir yerlerden talimat mı aldılar?

Hem, “Cumhurbaşkanı’nın yedi yıl sonra hangi yöntemle seçileceğine bugünden karar vererek, yedi yıl sonraki seçmenin iradesine ipotek koymaya ne hakkımız var” dersek, anayasa değişikliğine “Evet” diyecek olan AKP, DP ve ANAP’ın verebileceği cevap var mı?

Demek ki bu referandum hukuki ve mantıki olmadığı kadar, etik ve demokratik de değil.
Anlayabilene aşkolsun
AKP’nin ne yapmak istediğine ve nasıl bir oyun oynadığına kimsenin aklı ermiyor.
Bir “Sivil anayasa” söylemi attılar ortaya.Tercüman

Memura zam yanlış hesaplandı

Memura zam yanlış hesaplandı

20.10.2007

ESFENDER KORKMAZ



MALİYE Bakanı Kemal Unakıtan 2008 bütçesini açıklarken, devlet memurlarına yapılacak zamları belirtti. En yüksek maaşa yüzde 4.14 ve en düşük maaşa da yüzde 10.55 oranında zam yapılacağını ifade etti.

Her iki hesap da yanlıştır. Bu yanlışlığın nedeni ilk 6 ay verilen zamla ikinci altı ay verilen zammın toplanmasıdır.

Örneğin Maliye Bakanı’nın açıklamasına göre (Maliye Bakanlığı web sayfasında var) en yüksek memura ilk 6 ay için, yani ocak-temmuz arasında verilen zam oranı yüzde 2.09’dur. Temmuz ve aralık arasında verilen zam oranı ise yüzde 2.01’dir.Maliye Bakanlığı bu ikisini topluyor ve 2008 yılı zam oranını yüzde 4.14 buluyor. Yine en düşük memur maaşına yapılan zam oranını ise aynı yoldan yüzde 10.55 buluyor.
Örneğin en yüksek maaşa verildiği söylenen yüzde 4.14 zammın gerçek oranı yüzde 3.1’dir.

Kolaylık olsun diye en yüksek maaşın yüz lira olduğunu varsayalım . Zam hesabının doğrusu şöyle olur:

Ocak-Haziran arasındaki memur maaşı 102.09
Temmuz - Aralık arasındaki memur maaşı (ilk altı aylık maaşı çarpı yüzde 2.01 artış) 104.10

İlk altı ay 102.09 artı ikinci altı ay 104.10 toplamı 106.19 eder... Bunu 2 ye bölersek bir yıl için ortalama maaş 103.10

Maliye son altı ayda verilen zamlı maaşı bir yıl süreyle verecekmiş gibi ilk altı aylık artışla ikinci altı aylık artışı topluyor.

Ve yüzde 4.14 buluyor. Gerçekte yukarıda hesapladığımız gibi en yüksek dereceden maaş alan bir memurun 2008 yılında maaşı ortalama olarak yüzde 3.1 oranında artacaktır. (Devamı:Tercüman)

2008 bütçesi kime ne getiriyor?


2008 bütçesi kime ne getiriyor?


21.10.2007

ESFENDER KORKMAZ


DEVLET vergi alarak toplumda çeşitli kesimlerden devlete kaynak aktarmakta veya harcama yaparak devletten aynı kesimlere kaynak ve imkân aktarmaktadır.
“2008 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Tasarısında” giderler toplamı 222.3 milyar YTL olarak sunulmuştur. Merkezi Yönetim Bütçe Gelirleri toplamı ise, 204.6 milyar YTL olarak tahmin edilmiştir. Aradaki fark olan bütçe açığı da 17.8 milyar dolar olarak hesaplanmıştır.

1) Bütçe açığı artıyor.
2007 yılı bütçesi gerçekleşme tahminine göre, bütçe açığı 14.9 milyar YTL olacaktır. 2008 açığı daha fazladır. Kaldı ki 2008 yılı vergi gelirlerinde ortalama artış yüksek tahmin edilmiştir. Büyüme oranının düşmesi, vergi gelirlerini de azaltacaktır. Harcamalarda da kısıntı sınırındadır. Personel giderlerini kısamazsınız. Yatırımlar içinde zaten az kaynak ayrılmıştır.

Ayrıca 2008 bütçesinde 33.3 milyar YTL “vergi dışı gelir” tahmin edilmektedir. Bu tahminde yüksektir. Çünkü büyük işletmeler özelleşti. Özelleştirilecek daha az KİT var.
Sonuçta 2008 yılı bütçe açığı öngörülenden daha da yüksek olacaktır.

2) Çalışanlar Kaybediyor.
Memur sayısı 2 milyon 400 bin, Kamu da çalışan İşçi sayısı da 200 bin dolayındadır.
2008 bütçesinden bu kesime düşük pay verildi. En düşük memur aylığında maliyenin hesapladığı yüzde 11’lik artış, aslında yüzde 8.7 dir. En yüksek memurda hesapladığı yüzde 4.58 ‘lik artış ise aslında yıl ortalaması olarak yüzde 3.1’dir. Bu hatalı hesaplama bilinçli yapılmıştır. Enflasyon oranı yüzde 7 dolayında olursa tüm memurların reel anlamda gelirleri azalacaktır. (Devamı:Tercüman)

11 Eki 2007

Kanimiz yerde duruyor!.



Kanımız yerde duruyor!.

09.10.2007

BEHİÇ KILIÇ
behic.kilic@tercuman.com.tr


HABER 20.30 sıralarında duyuldu... Ve bu habere rağmen, ulusal kanal dediğimiz televizyon ucubelerinde, dansözlü, bol orospu-puşt haberli şenlikler neredeyse sabaha kadar sürdü...
13 askerimiz şehit olmuştu...
Ve sanki, bu adına ulusal kanallar dediğimiz ucubelerde PKK şenlikleri başlamıştı!..
Utanma, arlanma, dere tepe dümdüzdü!.. Ve egemenler için ülkede hiçbir konu, o programların önünü alacak önemli değildi... Çünkü egemenler, o programları, adına “reklamlar” dedikleri propagandaları için yaptırıyorlardı ve o reklamlarda, narkozlanan millete ya çürük çarıklar kakalanmalı ya da banka reklamları ile rehin alınmalarının yolları telkin edilmeli, esaretleri pekiştirilmeliydi...
Bu yüzden, müthiş starlar, bağıra çağıra, kimin ipinin kimin burnunda olduğunu, dansöz eşliğinde aktarmalıydı aziz milletimize!..
Ve zaten değimliydi ki;
“Askerlik yan gelip yatma yeri değildir!..”
Bu söz sadece sahibinin değil,o PKK şenlikleri gibi gözümüze sokulan programların finansörleri, para babalarının da desteklediği bir tez idi zaten!.. Ve bu yüzden, ne demişlerdi seçimlerden sonra?..
“DTP’nin meclise girmesi gayet iyi oldu!..”
Ve işte bizler böyle bir kuşatmanın esirleri olduğumuz için, olan biteni doğru görmemiz engellendiği için...
Tam 24 yıldan bu yana eşkıya saldırıyor ve çocuklarımızın kanını vatan toprağına akıtıyor... Taa o zamandan beri, bu ülkeyi yönetenler tabutların başına toplanarak bizlere aynı teraneyi tekrarlıyorlar:
“Kanları yerde kalmayacak!..”
Tam 24 yıldan beri,Türkiye’yi yönetenler patır patır değişiyor... Değişenler, yarım papuçla geldikleri koltuklardan han hamam sahibi olup geçip gidiyorlar, öyle değişiyorlar...
Değişmeyen sadece nutukları...
“Kanları yerde kalmayacak!..”
Ve, çocuklarımızın kanları, değişmez bir şekilde yerde kalıyor...
Çocuklarımızın yerde kalan kanları üzerinden eşkıya çetesi geçip gidiyor, memleketin bütün kılcal damarlarını bir bir ele geçiriyor!..
TBMM’ye yerleşip Türk Milleti’ne meydan okuyor..! Bizim malum zevat sadece seyrediyor ve TBMM’ye dahi yerleşmiş olan eşkıyanın kurşunladığı çocuklarımız, kendi topraklarında ölmeye devam ediyor...
Kanları yerde büyük bir kan gölü oluşturuyor...
Ben artık PKK’ya kızmıyorum!..
PKK’ya hain falan demiyorum..!
PKK düşman...
Saldırıyor, koparabildiğini alabilmek için ilan ettiği savaşı yürütüyor...
Ben kendime kızıyorum,elimden bu konuda etkin bir direniş gelmediği için...
Ülkeyi yönetenlere kızıyorum, 25 yıldır, bu konudaki acziyeti teslimiyeti sergiledikleri için...
Ülkemi yönetenleri seçenlere kızıyorum, bu acizliğin kahramanlarını başlarına taç yapıp, kendi çocuklarını namlunun önünde aciz koyanları etekledikleri için...
Ülkemin tepesine çöreklenen bir takım sermaye ağalarına kızıyorum, adına gazete dedikleri, teslimiyet mukavelenameleri çıkarıp buradan halkı memleketi peşkeş çekmeye, eşkıya çetesine sahiplenmeye davet ettikleri için...
Ve arkadaş!..
Bir ülkenin askeri...
Kendi topraklarında pusuya düşerek 13 şehit verir mi?.. Nerede görülmüş böyle bir durum?..
Nerede bu saldırganlar?..
Bu kaçıncı?.. (Tercüman)

6 Eki 2007

Dis ticaret acigi 6 kat artti?



Dış ticaret açığı 6 kat arttı?

06.10.2007

ESFENDER KORKMAZ



TÜRKİYE İstatistik kurumu (TÜİK)’in açıkladığı rakamlara göre ağustos ayı sonunda ihracatımız yıllık olarak 98.9 milyar dolara, ithalatımız ise 156.9 milyar dolara yükseldi.
Ayrıca, Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM)’de eylül ayında ihracatın 100 milyar doları geçtiğini açıkladı.
100 milyar dolarlık yıllık ihracat hedefine ulaşılması önemli bir başarıdır. Üstelik bu başarı bugünkü kurla sağlanmışsa, ihracatçı açısından daha büyük bir başarıdır. Çünkü gitgide YTL aşırı değer kazanıyor, ihracatçının yaptığı ihracat karşılığında eline daha az YTL geçiyor.
Tek başına ihracat artışını bir slogan haline getirmek doğru değil... Önemli olan ithalatın ne kadar arttığı... Ve yine dış ticaret açığının ne kadar arttığıdır.
İhracatçının katlandığı fedakârlığı herkes takdir eder... Ancak 100 milyonluk ihracatla övünmek için, dış ticaretin ya dengede olması gerekir. Veya dış ticaret açığının makul düzeyde ve aynı paralelde yani sürdürülebilir boyutta olması gerekir. Oysaki ağustos sonu itibarıyla Türkiye’nin yıllık dış ticaret açığı 58 milyar dolara yükseldi.
Bunun nedeni ithalatın ihracattan daha fazla artmasıdır. 2001 yılından bu güne kadar, ihracatımız 3.1 kat arttı. İthalatımız ise 3.8 kat arttı. Dış ticaret açığımız ise altı kata yakın arttı.
Şimdi ihracatın arttığına mı sevinelim? Yoksa dış ticaret açığımızın arttığına mı üzülelim?
Açığın nedeni
l Açığın temel nedeni YTL’nin aşırı değer kazanmasıdır. Değerli YTL ihracatı zorlaştırıyor. İthalatı ucuzlatıyor.
l Artık ihracatta daha yüksek ara malı ve hammadde kullanıyoruz. İhracatçıların kendi açıklamalarına göre, yapılan her 100 liralık ihracatın ortalama olarak 70 liralık kısmı ithal ediliyor.

4 Eki 2007

Bu nasıl mali disiplin?



Bu nasıl mali disiplin?

03.10.2007

ESFENDER KORKMAZ



AKP Hükümeti faiz dışı fazla hedefini tutturarak mali disiplini sağlamakla övünüyor.
Aslında faiz dışı fazla hedefini tutturmanın mali disiplini sağlamak anlamına gelmeyeceğini de yine AKP Hükümeti’nin uygulamaları gösterdi.
Hükümet bütçe dışı işlemler yoluyla gerçek harcamaları ve siyasi popülizm harcamalarını halkın gözünden kaçırıyor. Ali’nin külâhını Veli’ye, Veli’nin külâhını da Ali’ye giydiriyor. Hokus- pokus yaparak mali disiplin sağlanmaz.
Örneğin 22 Temmuz seçimlerinden önce belediyeler hızlandı. Daha önce kaynak sıkıntısından şikâyetçi olan belediyeler nasıl hızlandı? AKP’li belediyelere hazine, özelleştirme gelirlerinden veya TMSF gelirlerinden çok uzun vadeli borç verdi. Bu işlemler bütçe dışında olduğu için Meclis’in ve dolayısıyla halkın denetimi dışında yapıldı.
Bazı AKP’li belediyeler de, kamu kurumlarına olan borçlarını ödemedi. Bu borçları seçim yatırımları için kullandı. Örneğin Ankara Büyükşehir Belediyesi ve bağlı kuruluşların (EGO - ASKİ ) Hazine’ye vadesi geçmiş borçlarının toplamı ağustos 2007 de 2.5 milyar YTL’ye ulaştı.
Sayıştay raporu
SAYIŞTAY 2006 yılı hazine işlemler raporunda, Hükümet’in mali disiplini bozduğunu tespit etti. Sayıştay’ın raporunda mali disiplini bozan işlemlerden bazıları şöyle sıralandı:
1. Hazine bazı uluslararası kurumlara katılım payı için ve IMF’ye de teminat niteliğinde verdiği bonoları hesaplara kaydetmedi.
2. Destekleme fiyat istikrar fonundan, halk bankasından, sosyal yardımlaşma ve dayanışmayı teşvik fonundan ve bazı belediyelerden olan 1.6 milyar YTL tutarında hazine alacakları bütçeyle ilişkilendirilmeden silindi.
3. Hazine 2006 yılı için alacaklarını muhasebeleştirmediği için, ne kadarının takipteki alacak olduğu bilinmiyor. (Devamı)

27 Eyl 2007

Balat Isgal Altinda

2’nci Vatikan’a adım adım... Her gün yüzlerce yabancı ev bakıyor, her ay 3-5 tanesi Rum’a İngiliz’e satılıyor. Kiliseler de eski Rum evi alıyor

FENER Rum Patrikhanesi’nin de bulunduğu Fener ve Balat bölgesinde, yabancılara ev satışlarında adeta patlama yaşanıyor. Her gün yüzlerce yabancı ev bakmak için bölgeye akın ediyor. Bu durum fiyatlara da yansımış durumda. 40 metrekarelik içine girilecek durumda olmayan küçücük evlerin bile fiyatları 250 milyar liraya fırlamış durumda. Oyunu farkeden semt sakinleri ise panik ve kızgınlık içinde. Yetkililerin vurdumduymazlığına isyan ediyorlar. Çünkü yabancılar ellerini kollarını sallayarak geliyorlar. İstedikleri evi parasını bastırıp alıyorlar. Fatih Belediyesi’nin başlattığı dönüşüm projesi de yabancıların suistimaline uğramış durumda.

Yavaş ama sinsi oyun

Şimdi meraklı gözlerle hergün Balat’a akın eden yabancıları izleyen semtin yaşlı sakinlerinden Trabzonlu Özcan Uğur, (65) “Bir yabancı geliyor. Evi beğeniyor. İstenen fiyatı vererek hemen alıyor. Hiç pazarlık bile yapmıyorlar” diyor. Uğur, eski Rum evlerinin ise kiliseler tarafından satın alındığına dikkat çekiyor. Tabi burada UNESCO’nun tarihi evleri restore etmesinin de üzerinde durmak gerekiyor. Çünkü iyi niyetli gibi gözüken bu uygulama bir süre sonra evi restorasyondan geçirilen Balatlı’nın bölgeyi terk etmesine yol açabiliyor. Gerisini doğduğundan bu yana Balat’ta yaşayan Uğur anlatıyor:

“Bunlar evinize restorasyon yapıyorlar. Bunun karşılığında aylık belli bir para ödüyorsunuz. Bu para için de örneğin bir Yunan bankasından kredi alıyorsunuz. Ödeyemediğiniz an Balat’taki eviniz bankanın olmuş oluyor. Aynı durum Fatih Belediyesi’nin projesinde de var. Belediye gözüne kestirdiği evin sahibine, ‘Ya restore ettir, ya da git’ diyor. Bu yüzden bazı Türkler gerekli parayı bulamadığı için evlerini ucuz fiyattan satıp kaçıyorlar. Bazıları ise tamiratı kabul ediyor. Ama bankadan aldığı krediyi ödeyemeyince evini satmak zorunda kalıyor. Böylece bölge yavaş yavaş Türkler’den arındırılıyor.”

Uğur’un tesbiti doğru olmakla beraber ispatlamak neredeyse imkansız. Çünkü kimin kim üzerinden ev aldığı belli değil. Herhangi bir Türk vatandaşının aldığı evin arkasında bir Yunan kilisesi bile çıkabiliyor.

Türk varlığı yüzde 60’a indi

Ama istihbarat görevlileri, daha önce evlerin yüzde 90’ı Türkler’e ait iken bugün aynı oranın yüzde 60’a düştüğünü tahmin ediyor. Yıllar önce ailesi Trabzon’dan göçen ve doğma büyüme Balatlı olan Aytun Yağcı (65) de şunları söyledi

“Türkler’in satmak zorunda kaldığı evleri genellikle yerli Rumlar ve kiliseler alıyorlar. Öyle güzel planlıyorlar ki, örneğin evinizi restore ettirdiniz. Size, ‘5 sene satmama’ yasağı koyuyorlar. Yani evi bir bakıma kendileri için ayırmış oluyorlar.” 59 yaşındaki Muharrem Oruç’un başına gelenler ise ibret alınacak gibi. Eski Kültür Bakanı Atilla Koç’un da araya girmesiyle evinin restore edilmesine razı olan Oruç’a evinin bir sene sonra teslim edileceği bildiriliyor ve bu arada kirası UNESCO tarafından ödenmek üzere kiraya yerleştiriliyor. Fakat kira aksayınca bu sefer Oruç zor durumda kalıyor. Son sözü ise şu: “Keşke içinde oturduğum evimi vermeseydim.”

Niçin orijinal ev arıyorlar?

Yabancıların aslına sadık kalmış evleri özellikle aramaları da dikkat çekiyor. 62 yaşındaki Mehmet Şen bu durumu şöyle açıklıyor: “Buradaki eski Rum evleri her katta bir oda şeklinde yapılmış.Bu evler genel olarak 3 katlı inşa edilmiş. Bir kat oturmak için, bir kat yatmak için, bir katta ise tuvalet ve banyo yer alıyor. Bodrumda da yemekhane ve kilerleri de olduğu için orjinal ev olarak kabul ediliyor. Ve mutlaka bu evleri arıyorlar.” Bölgeyi iyi bilen bir istihbarat uzmanı ise bu bilgileri şöyle yorumluyor: “Yaşam tarzlarına uygun ev aramaları yarın birgün buraya gelip yaşayacakları anlamına geliyor.” Bölgedeki ev fiyatları ise çıldırmış durumda. Kullanılamaz bir halde bulunan 50 metrekarelik metruk bir ev 250 milyar liraya alıca bekliyor. İşte diğer bazı örnekler: “Hızırçavuş’da 4 katlı 28 metrekare kagir bina, 75 bin YTL. Kiremit Caddesi’nde 4 katlı 85 metrekare kagir bina 300 bin YTL. Fener’de 4 katlı 40 metrekare kagir bina. 235 bin YTL”


Çelik ÇELİKYAMAN
27.09.2007

Bir Ataturk daha lazim olacak!

2 Eylül 2007 Rahmi TURAN rturan@hurriyet.com.tr

Bir Atatürk daha lazım olacak!

HİÇ kimse düşmansız değildir ama bizim düşmanımız çok. Neden kızıyorlar?

Borçlarımız hızla artıyor, ürkütücü boyutlarda cari açık veriyoruz, "Bu borçlanmanın sonunda toprak bütünlüğümüz tehlikeye girecek" diye uyarıyoruz ya... Bu yüzden bize düşman oluyorlar. Öfke ve tehdit mesajları, borçlarımızı azaltmaz ki...

Biz gerçekleri anlatmaya devam edeceğiz. Her köpeğin havlamasında duracak olursanız, yolunuzun sonu hiç gelmeyecek demektir.

Ülkemiz adına beni en korkutan olay, borçlarımızın hızla artmaya devam etmesidir. Oysa tatlı vaatler, aptalları mutlu kılıyor, borçlara kimse aldırmıyor!

Biz tarihte borç yüzünden koca imparatorluğu kaybetmiş bir ulusuz. Bu yüzden, borca karşı daha hassas olmamız ve borçtan korkmamız gerekir ama nerede o basiret?

Dünyanın en borçlu ülkelerinden olan Türkiye, borçla bulduğu kaynakları "hovardaca harcayan" ya da kaynaklarını "insafsızca hortumlatan" ülkeler sınıfında yer alıyor.

* * *

Osmanlı Devleti'nde ilk borçlanma 1854 yılında başladı. Sonra çöküş hızla gerçekleşti.

Yeminli Mali Müşavir Hüseyin Perviz Pur'un "Türkiye'nin Borç Prangası" adlı eserinde Osmanlı döneminde dış borçların dökümü şöyle gösteriliyor:

1854 Borçlanması 5 milyon İngiliz Sterlini

1855 Borçlanması 5 milyon İngiliz Sterlini

1858 Borçlanması 5 Milyon İngiliz Sterlini

1860 Borçlanması 40 milyon Fransız Frangı

1862 Borçlanması 200 milyon Fransız Frangı

1863 Borçlanması 200 milyon Fransız Frangı

1865 Borçlanması 150 milyon Fransız Frangı

1869 Borçlanması 125 milyon Fransız Frangı

1871 Borçlanması 5.7 milyon İngiliz Sterlini

1872 Borçlanması 12 milyon Osmanlı Altını

1873 Borçlanması 22 milyon Osmanlı Altını

1874 Borçlanması 19 milyon Osmanlı Altını

1877 Borçlanması 5 milyon İngiliz Sterlini

1886 Borçlanması 6.5 milyon Osmanlı Altını

1888 Borçlanması 30 milyon Alman Markı

1890 Borçlanması 5 milyon Osmanlı Altını

1894 Borçlanması 40 milyon Fransız Frangı

1896 Borçlanması 3.2 milyon Osmanlı Altını

1903-1905-1908-1909-1910-1911-1913-1914-1915-1920-1922 borçlanmaları (Toplam 80 milyon Osmanlı Altını).

O tarihte IMF yoktu ama ona benzeyen Düyun-u Umumiye vardı. Yabancıların yönetimindeki Düyun-u Umumiye ile Osmanlı Devleti'nin tüm egemenlik haklarına el konularak devlet sadece ismen bırakılmıştı.

Sonunda yurdumuz yabancılar tarafından paylaşıldı. Kurtuluş Savaşımız zaferle bittikten sonra Düyun-u Umumiye belasından kurtulduk. Borçları Cumhuriyet idaresi ödedi. Allah razı olsun Atatürk'ten.

Aradan yüz yıla yakın zaman geçtikten sonra şimdi Türkiye yine sürekli borçlandırılıyor.

2003 yılında 258 milyar dolar olan devletin tüm borcu, bugün toplam 410 milyar dolara yükseldi. Rakamlar ortada. Hem kanımız emiliyor, hem de borçlarımız artıyor. Bu gidişle bir Kurtuluş Savaşı daha yapmamız gerekecek ama... Bir Atatürk daha nereden bulacağız?

Dünyada, refahını artıramayan tek ülke Türkiye. Ve pembe tablolar çizilmeye devam ediliyor, halkımız da çektiği sıkıntılara rağmen buna inanıyor.

Ben bu işten bir şey anlamadım! (Hurriyet)


Ayip olmuyor mu beyler?

23 Eylül 2007 Rahmi TURAN rturan@hurriyet.com.tr

Ayıp olmuyor mu beyler?

"AKILLININ utandığı şeyle deli övünür" derler... Biz de "Şöyle kalkındık, böyle kalkındık" diye övünüp duruyoruz ama gerçekte ülkemizdeki dengeler çarpık, durumumuz pek hoş değil...

Nasıl hoş olsun ki?

Koca Türkiye'yi sadece 4 il sırtında taşıyor:

1)İstanbul, 2) Kocaeli, 3) Ankara, 4) İzmir.

Türkiye'deki toplam verginin yüzde 81'i bu 4 ilden alınıyor. Geri kalan 77 ilin verdiği toplam verginin oranı sadece yüzde 19.

İstanbul biraz daha gayret etse, neredeyse 80 ilin tamamı kadar vergi verecek. İstanbul tek başına Türkiye'deki verginin yüzde 43.82'sini ödüyor.

Hani İstanbul olmasa Türkiye, gelir düzeyi olarak Afganistan'dan beter hale gelecek.

81 ilimizden İstanbul, Kocaeli, Ankara ve İzmir dışında sadece 6 ilin gelirleri giderlerinden fazla: Tekirdağ, Zonguldak, Bursa, İçel, Hatay ve Antalya.

Geriye kalan 71 ilden toplanan vergi, giderlerini bile karşılamıyor. Birkaç ilin gelir ve giderleri eşit gibi... Fakat, özellikle Doğu illerinde yıllardır sembolik oranda vergi toplanıyor. Devlet o bölgelere, topladığı vergiden çok daha fazla para gönderiyor. Sıkıntılar büyük.

Her şeyi güllük gülistanlık göstermeye çalışmak biraz ayıp olmuyor mu beyler?

* * *

Bir de borç sorunumuz var.

Ne borçmuş bu mübarek? Öde öde bitmiyor!

IMF'den 1999 yılından itibaren "stand-by" anlaşması kapsamında 30 milyar 910 bin dolar borçlandık. Türkiye o dönemden bu yana yaklaşık 20 milyar dolar ödeme yaptı.

Bu durumda borçlarımızın çok azalmış olması gerekir, değil mi? Fakat ne gezer?

Ödedik, ödedik, borçlarımız azalacağına arttı.

Açıklanan verilere göre 2008 yılına kadar mevcut borçlarımız için IMF'ye 20 milyar dolar daha ödememiz gerekiyor. Böylece Türkiye'nin geri ödemelerinin toplamı 40 milyar doları bulacak. Ağır bir fatura bu...

"Borçlu ölmez, benzi sararır" derler... Fakat bizim benzimiz sararmaktan da öteye gitti, tüm kanımız emildi.

Peki, bu ağır sonuç akıllandırdı mı bizi? Nerdeee?

IMF ile bir süre önce toplam 10 milyar dolar krediyi içeren yeni bir anlaşma daha yaptık. Bu borçları ödemek için kemer sıkmaya devam edeceğiz. Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir!

Toplamı 410 milyar dolar düzeyinde olan iç ve dış borçlarımız elimizi kolumuzu bağlıyor.

Bu borçlu halimizle, Amerika'ya rağmen Kuzey Irak'a girebilir miyiz? Bizim gibi borçlu ülkeler, bağımsız hareket edebilirler mi?

* * *

Kuzey Irak sorunu yüzünden bir Amerikalı ile kapışan Temel, "Siz Irak'ı haksız yere işgal eden ve teröristlere yardım eden zorbalarsınız" diye bağırmış. Amerikalı, hemen karşı saldırıya geçerek;

"Siz Türkler, borç para yemekten başka bir şey bilmeyen insanlarsınız. Teknolojiden filan da hiç anlamazsınız. Oysa bizim işimiz teknolojidir. Bana bir kalıp çelik yolla, sana koca bir gemi yapayım" deyince, kafası iyice kızan Temel;

"O da bir şey mi?" demiş, "Sen bana kız kardeşini yolla, sana geminin bütün mürettebatını yapayım!" (Hurriyet)


26 Eyl 2007

Secim bitti kartlar gitti

22 Temmuz öncesi dağıtılan 5,5 milyon yeşil kart iptal edildi. Güvenceyi alınca sandığa koşan gariban şaşkın

AKP Hükümeti, 22 Temmuz seçimleri öncesinde dağıttığı yeşil kartları, Uluslararası Para Fonu (IMF) baskısı gelince, seçimlerden 1 ay sonra iptal etti. İptalden haberi olmayan kart sahiplerinin büyük bir bölümü ilk şoku hastalandıklarında yaşayacaklar.

22 Temmuz milletvekili seçimleri öncesinde Türkiye’de 14 milyon 40 bin yeşil kartlı bulunurken, bu sayı seçimlerden hemen sonra 8 milyon 693’e indi. AKP hükümeti, bir ayda toplam yeşil kart sayısının üçte biri oranındaki 5 milyon 347 bin adet kartı buhar edip uçurdu.

İşin daha önemli kısmı ise iptal edilen yeşil kartlar sahiplerine bildirilmedi. Bu nedenle de kimlerin kartının iptal olduğu ancak rahatsızlandıklarında gittikleri hastanelerde karşılarına çıkacak. Tabii ondan sonrası malum; yeşil kartına güvenerek hastaneye giden vatandaşlara “kapı” gösterilecek.

İptallerin yaşandığı illerin başında nüfusunun yarısı yeşil kartlı olan Şırnak geliyor. 353 bin vatandaşın yaşadığı Şırnak’ta 185 bin 633 kişinin yeşil kartı bulunuyordu. Bu sayı seçimler bittikten sonra 84 bin 713’e düşürüldü, 118 bin 991 yeşil kart iptal edildi.

Seçimlerde tulum çıkartarak beş milletvekilliği kazanan Ağrı ilinde ise durum Şırnak’tan pek farklı değil. 187 bin yeşil kartın iptal edildiği Ağrı’da 168 bin yeşil kartlı insan kaldı.

İnanılmaz rakamlar

Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın seçim bölgesi Erzurum ise en çok iptalin yaşandığı üçüncü il.

Yapılan iptaller sıralamasında rekoru elinde bulunduran ilimiz, AKP Genel Başkan Yardımcısı Mir Dengir Fırat ile Ömer Çelik’in seçim bölgesi Adana oldu. 463 bin yeşil kartlıya sahip Adana’nın 229 bin yeşil kartı iptal edildi.

Sıralamada ikinciliği, ‘Ali Dibo’ vakalarıyla tanınan Hatay ilimiz aldı. Grup Başkanvekili Sadullah Ergin’in seçim bölgesi olan Hatay’da da 368 bin yeşil kartın neredeyse yarısı, 160 bini iptal edildi.

İptallerdeki bir ilginçlik de Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in seçim bölgesi Bursa’da yaşandı. Bursa’daki 153 bin yeşil kartlı yurttaşımızın 70 bin tanesinin kartı iptal edilerek rakam 83 bine indirildi.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’un eski seçim bölgesi Kayseri de yeşil kart öksüzlerinden oldu. Kayseri’nin 179 bin yeşil kartlı vatandaşı bulunurken, bu kartlardan 82 bin tanesi iptal edildi. Böylece yeşil kartlı sayısı 97 bine düştü.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile eski Başbakanlardan Bağımsız Milletvekili Mesut Yılmaz’ın memleketi Rize’de ise 40 bin olan yeşil kartlı sayısı 27 bine indirildi.

IMF’nin faturası

Yaz ortasında dağıtılan kömür ve yardım paketleri gibi seçim malzemesine dönüştürülen yeşil mart uygulamasının seçmenden oy alabilmek için kullanıldığını belirten CHP Grup Başkan Vekili Kemal Kılıçdaroğlu, “IMF baskısıyla karşı karşıya kalan AKP, sağlık harcamalarına kısıtlamayı bol keseden dağıttığı kartları iptal ederek başladı” dedi.

“Olan fakir fukaraya oldu” diyen Kılıçdaroğlu, “IMF’nin talep ettiği ‘Sağlık harcamalarınızı kısın’ talebinin faturası yine garip gurabaya kesildi. Hani bunlar ezilenin yanındaydı? İşte bunların gerçek yüzü. İşi bittikten sonra yüzünüze bakmazlar bile. Çok yakında başlayan zam yağmuru ile bunu daha yakından hissedeceksiniz” dedi.


Metin ÖZKAN
26.09.2007 (tercuman)

19 Eyl 2007

Bir millet tarihten böyle siliniyor!

Bir millet tarihten böyle siliniyor!



Hümanizm, hoşgörü, demokrasi, laiklik, özgürlük, halkların kardeşliği, bireyin özgürlüğü tamam. Ama bunları savunanlar, şu noktaları es geçiyorsa ortada bir tuzak var demektir...

19 Eylül 2007 09:25

Bir millet tarihten böyle siliniyor!

Yeniçağ yazarı Hasan Demir, önemli bir noktaya parmak basarak, bu kavramları maske olarak kullananların iki yüzlü tavır takındığı ve karşıt düşünceyi hiçe saydığı ya da aşağıladığı takdirde büyük bir tuzağın sözcüleri olabileceğine dikkat çekti...

Tabi işin bir de öbür boyutu var. Tuzak kuranların yok saymak istediği ve görmezden geldiği kavramları kullananların da diğer kavramlara yaklaşım şeklinin aynı olduğu durum ki bu da diğerinden hiç farklı değil... Bu hassas noktayı da göz ardı etmeden, söz konusu köşe yazısını okumanızı ve dikkate almanızı öneriyoruz:

Hasan Demir'in köşe yazısı

Dindar isen “Dogmatik düşünceye sahip bir insansın!” yani, sen özgür değilsin. “Vatan, millet, devlet!” diyorsan, ırkçı, faşist, Turancı, bütün bunlar değilse bile, milliyetçisin, yani yine “fikir özgürlüğü” makamına ulaşamamışsın.

“Büyüklere saygı, küçüklere sevgi” diyor, annen-baban odaya girdiğinde ayağa kalkıyor, dolmuşta metroda büyüklerine yer veriyor, dinî bayramlarda ziyaretler yapıp el öpüyor, harçlık alıp veriyorsan yine bireysel özgürlüğe kavuşamamış, “gelenekçi” bir kişiliğin var demektir. Türkü, ilâhi, Mehter dinleyip horon tepip zeybek oynuyorsan senden özgür bir birey olmaz çünkü sen opera bilmiyor, bale yapmıyor, genç isen pop, orta yaşlı isen senfoni dinlemiyor, bunlardan anlamıyorsun.
Yoksulların boğazına yılda iki gram et giren Kurbanı savunuyorsan çirkinsin, tutucusun, gericisin, yılbaşlarında kesilen on milyonlarca hindiyi gündem etmiyor, kalkıp boğa güreşi seyretmeye İspanya’ya gidiyorsan sevimli ve yakışıklısın.

Devletin TÜPRAŞ’ı, TELEKOM’u iki üç yıllık kârları karşılığı daha dün devletimi yıkmak ve milletimi yok etmek isteyenlere satılmasın devletimde kalsın, milletimin malı olmaya devam etsin diyor ve vatan toprağının satılmasını içine sindiremiyor, her apartman altında açılan ev kiliseler için, “Ne oluyor, milletçe din mi değiştiriyoruz?” diye soruyorsan sen hiç ama hiç “inanç ve ekonomik akıl” bakımından “özgür bir birey” değilsin, yani “kişiliğin gelişmemiş!”

Başını örtüyorsan tutucu ve karanlık geçmişin göbeğini açıyorsan hür düşünceye sahip aydınlık geleceğin insanısın. İçiyor ve flört ediyor, nikâhsız yaşamayı modernlik görüyor özendiriyorsan özgür bir birey, “İçki bütün kötülüklerin anasıdır!” diyor, “Nikâhta keramet vardır” düşüncesini taşıyorsan çağın dışında ve bireysel özgürlüğün çook uzağındasın.

Bölgede ABD’yi istemeyen İran’a yakınsan zâten gericisin amma BM ve bütün dünyaya rağmen atom, nükleer silah üretmiş, Arz-i Mev’ud gereği Türk yurdunda gözü ve niyeti olan İsrail’e meftunsan özgürlükten yanasın. Ne varsa Avrupa’da ve AB’de var diyorsan özgürlükçü ve çağdaş, Tük dünyası ve İslâm coğrafyası diyorsan gelenekçi, gerici, fundamantelist ve Ortaçağ’cısın.

Papazın cübbesine saygı duyacak imamın sarığına gıcık olacaksın.
Namaz kılıyorsan gerici ve tehlikeli, yoga yapıyorsan ilerici ve faydalısın. Nakşibendi yahut Kadiri isen çağdışı, gerici yani ne kadar kötü şey varsa o, Mason yahut Moon isen aydınlık kafalı, özgür, çağdaş, ilerici yani ne kadar iyi şey varsa osun. Lokantanın münasip bir yerinde vakti geçmekte olan namazını kılıyorsan sen rejimi değiştirmek için art niyetli bir potansiyel tehlikesin amma aynı lokantanın tuvaletinde esrar çekiyorsan o kadar tehlikeli değilsin. Sakal bırakacaksan bile Che sakalı bırakacaksın Hacı Bektaşi Velî sakalı değil, yoksa sen özgür bir birey olamazsın, haberin olsun. Kur’an ve Hadis okursan karanlık, Das Capital yahut Liberal Ekonomi okursan aydınlıksın!

Muteber ve aydın düşünceli isen Yunan’a kardeş diyeceksin Araba hain!
Para ve mevkî kazanmakta ölçün ne pahasına olursa olsun başarmak ve rakiplerini bütün imkânları kullanarak geride bırakmak ise çağdaşsın amma aynı bahiste ölçün helâl ve haram ise kusura bakma sen çağın çok gerisinde kalmışsın.

Tarihinle övünüyorsan ayıp ediyorsun, tutucu ve gericisin, bizi utandırıyorsun. Atalarım göçebe, Osmanlı emperyalistti diyor diyebiliyorsan hür fikirli ve aydın birisin, göğsümüzü kabartıyorsun!

Bölücüye söz hakkı tanıyorsan özgürlükçü, “Mehmetçik de haklı olabilir, bir de onu dinlesek!” dedin mi, demokrasi düşmanı, darbeci birisin.
Lafı fazla uzatmaya gerek yok mesele herhalde anlaşılmıştır.

Yaldızlı “söylemler” ve “tuzak kavramlar” kullanılarak Çanakkale ve Sakarya’da varılamayan hedefe işte böyle varılıyor, bir millet bu topraklardan işte böyle siliniyor...

Ve işin içinde sen, ben, hepimiz ve bütün kurumlar var, varız..

hasandemir54@hotmail.com

(Yeniçağ)


Kuresel saldiridan yilmak yok





19.09.2007

BEHİÇ KILIÇ
behic.kilic@tercuman.com.tr


PROFESÖR Doktor Ahmet Saltık, Türkiye’nin eğik düzlemini yazdı... Bu değerli bilim adamının satırlarını hep birlikte okumayı öneriyorum...
Sayın Saltık diyor ki; 22 Temmuz seçimlerinin sonuçlarına gelince: Halk aç-işsiz-yoksul bırakıldı...
Bu acımasız araçlarla “terbiye edildi, korkutuldu, ürkütüldü!” Halkı bu saldırı ve şantajlardan korumak gerekirdi...


Bunu yapamadık... Gücümüz yetmedi...
Emperyalizm tüm mekanizmaları ile yüklendi ve ciddi bir başarı kazandı. Zafer, demokrasinin falan değil. Kimse kendini aldatmasın. Demokratik seçim falan yok ortada...

AB’si-ABD’si, Barzani’si-Talabani’si, PKK’sı-DTP’si, TÜSİAD’ı-gayrı milli sermayesi, komprador oligarşisi ve Türkiye’deki işbirlikçileri, medyası-iktidar beslemesi... İğrenç bir koalisyon! Bayram edişlerinden belli değil mi, “Türkiye’nin sözde 22 Temmuz 2007 Seçimi”ni kimlerin kazandığı...

Dezenformasyon iğfalinden başını doğrultamayan, örgütsüz, dağınık, tarihsel bilinçten yoksun, örgün eğitimde ortalama kalma süresi 4-4,5 yıl, kadınlarının 1/6’sı, erkeklerinin 1/9’u okuma yazma bilmeyen, dünyanın en borçlu ilk birkaç ülkesi içinde yer alan, gelir dağılımı adaletsizliğinde keza dünyada başa güreşen, borç ödeme adına stratejik ulusal varlıklarını ne idüğü belirsiz/belli odaklara peş keş çeken, halkını sadaka kültürü ile yoksulluk ve işsizliğe tutsak ederek tarikat-sadakat-AKP kıskacında güdümlü milyonlarca oy deposuna dönüştüren kokuşmuş bir yapının neresi demokrasi olabilir? Platon Antik Yunan’dan kalkıp gelse, görkemli yapıtı Devlet’i kahırla yırtar atardı korkarım.
Kazanan, “şimdilik” uluslararası sermaye ve Türkiye’deki ortaklarıdır. İlkel Atina demokrasisi de (en azından kadınlar hiç yok!), monarşik parlamentarizmi de, meşrutiyeti de, parlamenter demokrasisi de artık tarihsel ömürlerini tamamladı...

“İnsan Derisi ile Kaplı Anayasalar”ın hiçbir hükmü kalmadı. Dünya Ticaret Örgütü Başkanı Renato Ruggerio meydan okudu: “Biz Küreselleşmenin Anayasası’nı hazırlıyoruz. Ne hükümetler neyin altına imza attıklarının, ne de şirketler neler kazandıklarının farkındalar.”
(R. Ruggerio, DTÖ Eski Genel Başkanı, 1997)
Tam da “e-demokrasi” ile temsili olandan doğrudan demokrasiye geçme düşleri kurarken, bu aşamanın Küresel Emperyalizmin Yeni Dünya Düzeni = Tek Dünya Devleti = Amerikan Hegemonyası (ABD eski Dışişleri Bakanı, Dr. Henry Kissinger’in itiraflarıyla) tarafından tarihin çöp sepetine atılmasıyla PLÜTOKRASİ dönemine girmiş bulunuyoruz. Biz ulusalcılar için tablonun ciddi bir yenilgi olduğu su götürmez...

Serinkanlılıkla oturup “BİLİMSEL AKILCILIKLA” çözümlemeler ve eylem planları geliştirmeliyiz kanımca.

Mustafa Kemal’in inançlı aydınlarına yılgınlık yok...

En nazik yerden bizi vurmaya bakıyorlar : UMUTSUZLAŞTIRMAK...

An geldi, önce AB, sonra da TBMM’den “Prof.” ünvanlı kimi zavallılar, Anayasa’dan Atatürk’ü kaldırmayı büyük bir utanmazlıkla savunur oldular...

Emperyalizm topyekun abanıyor... Sorun yalnız Türkiye’nin sorunu değil... G23’ler bu amaçla kuruldu... Bizim de ancak TOPYEKUN ulusal dayanışma ile direnmemiz olanaklı. Üstelik bunu tek başına yapmamız da çok ama pek çok güç... Vakti zamanı geline de, -yeterince yumuşatma sonrası- sıranın BOP kapsamında sıcak işgale geleceği o denli net ki! Dolayısıyla Türkiye’nin yeni bir uluslararası rota çizerek,
60 yıllık Batı’lı (!) sözde müttefiklerle geldiği parçalanma ve iç savaş eşiğini artık görmesi gerek...
Tarihin kulvarlarında bu koşullarda, tam bağımsız ve özgür, ülke-ulus bütünlüğünü koruyabilen bir Türkiye’nin devamına olanak yok...
Tarihsel yürüyüş yeni kulvarlarda ve yeni “arkadaş devletlerle” sürdürülmek zorunda...
Yine Yüce Atatürk’ün taa 1922’lerden seslenen bir uyarısı ile sizi daha çok meşgul etmeden bitireyim:

“Bir yandan batının işçi sınıfı, öte yandan Asya ve Afrika’nın köleleştirilmiş halklar ı milletler arası sermayenin kendilerini yıkmak ve efendilerine büyük çıkarlar sağlamak için köle durumuna getirilmek istediğini anladığı ve sömürge politikasının işlediği suç Dünya işçilerince kavrandığı gün burjuvazinin gücü sona erecektir.” (22.10.1922)(Tercüman)

18 Eyl 2007

Bu yol, yol degil



Bu yol, yol değil

15.09.2007

ESFENDER KORKMAZ



EKONOMİDE kırılganlık, herkesi korkutmaya başladı... Dalgalı kur sistemini, kısa vadeli yabancı sermaye girişini, kısa vadeli politikaları göklere çıkaranların dahi bugün endişe içinde oldukları anlaşılıyor.
Dünyada her şey denge üzerine kurulmuştur. Ekonomide bu denge daha önemlidir. Küreselleşmenin tek yanlı çalışması, dünyada reel dengeleri bozdu. Sermaye hareketlerini şişirdi. Finans sektörü, reel sektör aleyhine balon yaptı. Denge bozuldu. Risk arttı. Bu nedenle emtia fiyatları, başta petrol artıyor.
Dalgalanma ile bir düzelme olur mu? Olmaz... Çünkü bu şişkinliğin inmesi için dalga boyu yetmez... Ters-düz olması gerekiyor.
Sürdürülemez dengeler
TÜRKİYE’YE gelince... Mesele daha karmaşık... Türkiye küreselleşme sürecinden en zararlı çıkan ülke oldu. Mevcut dengelerin sürdürülmesi de mümkün değil.. Nerden bakarsanız bakın, mevcut ekonomik dengeler sürdürülebilir görünmüyorÖ Bilinen sözle çözüm için... “Doluya koydum almadı... Boşa koydum dolmadı.” denilebilir.
Sürdürülemez dengeler şunlardır...
1) 100 milyar dolar sıcak para ekonomide kırılganlığı artırdı. Dünyada veya bölgemizde, ekonomik veya siyasi bir hareket olursa, bu büyüklükte bir sıcak para krize neden olur.
Merkez Bankası da sıcak para korkusuyla 70 milyar dolara ulaşan döviz rezervi tutuyor. Bunun yaklaşık 50 milyar doları MB’nin borçlarıdır.
2) Sıcak para girdikçe döviz arzı artıyor. Kur düşüyor. Düşük kur ithalatın artmasına ve cari açığa neden oluyor. 2007 Haziran ayı itibarıyla cari açık 32.8 milyar dolar oldu. Bu açığı kapatmak için ülke dış borca giriyor. Mevcut işleyen ve kârlı yatırımlarını yabancı sermayeye satıyor. Özel sektörün dış borcu 130 milyar dolara çıktı. Ani bir kur artışı özel sektörde iflaslara neden olacaktır.
Konut kredisi
3) GİTTİKÇE reel sektörün payı azalıyor. İthalat içinde ara malı ve hammadde ithalatı artıyor. Bu sene bu oran yüzde 74’e çıktı. Buna karşılık ithalat içinde yatırım mallarının payı yüzde 14’e geriledi.
Üretimde ithal ara malı ve hammadde oranı yüzde 60, yüzde 70’e ulaştı. İçeride yaratılan katma değer giderek azalıyor. Singapur gibi düşük nüfuslu şehirler veya nüfusu daha az bazı devletlerde de yaratılan katma değer düşük. Buna mukabil daha az nüfuslarına rağmen, ihracatları bizden daha yüksek. Bu ülkelerde ithalata dayalı üretim olur. Ancak bizim gibi nüfusu 74 milyon olan ülkelerde, ithalata dayalı üretim işsizlik demektir.
4) Başta ABD olmak üzere, mortgage’da da dengeler bozuldu. Bu piyasaya da spekülatif girişimler etkili olmaya başladı. Dünyada bu konuda iş yapan bazı fonlar zor durumda kaldı. Türkiye’de de artık bankalar konut kredilerini de sınırlı veriyorlar. Üstelik faizleri de artırdılar.
İç talep daralıyor
5) Bu yılın ikinci çeyreğinde, büyüme oranı düştü... Özel tüketim harcamalarındaki artış hız kesti. Bu şartlarda daralan iç talebi, dış satışla da telâfi edilmez. Çünkü kur çok düşük. Rekabet gücü yok.
6) Petrol tüm ekonomiye girdi olmaktadır. Artan petrol fiyatları hem cari açığın artmasına neden olacak ve hem de iç maliyetlerin artmasına neden olacaktır.
Bir yandan da talep daralması olduğuna göre, firmalar artan maliyetleri tüketiciye yansıtmakta zorlanacaktır. Bu şartlarda durgunluk riski ortaya çıkmış olmaktadır.
Bu sorunlar günlük kısa vadeli çözümlerle veya bakkal hesabıyla aşılmaz. Yapısal çözüm gerekir. Yapısal çözümler de halka yeniden kemer sıktıracak, bazı firmaları zora sokacaktır.
AKP iktidarı yapısal çözümleri, birkaç yasayı değiştirmek olarak görüyor. Gerçekte ise yapısal çözüm, reel sektörün payını artıracak, üretimde ithal ara malının payını azaltacak, istihdamı artıracak değişiklik yapmak demektir.
Merkez Bankası, piyasaları oyalamak için faizleri 0.25 puan düşürdü... Bu oran ABD’de yüzde 5 dolayındaki faiz oranları için bir anlam ifade eder. Ancak gecelik faizlerin yüzde 17.50 olduğu bir ekonomide niyeti bile göstermez.

Yazardan beddua!..





17.09.2007

BEHİÇ KILIÇ
behic.kilic@tercuman.com.tr


MİLLİ Gazete Yazarı Mehmet Şevket Eygi’nin çok çarpıcı satırlarını bir kez daha bu köşede yayınlamak istiyorum..
Ehli, erbabı bilir demişler...
Sayın Eygi’nin satırları, günlerin mana ve önemine müthiş uygun!.. Kendisi, yazısının başlığına “Allah belanızı versin” demiş, iyi de etmiş...
Şöyle devam ediyor..
“Evet, Allah belanızı versin! Bunlar kimlerdir? Hemen açıklayayım: Dindar görünüp de, dinci görünüp de, İslâmcı görünüp de; Yüce İslâm dininin, Yüce Şeriâtın yasak etmiş, haram kılmış olduğu bir sürü kötülüğü bilerek, kasıtlı şekilde, mütecâsiren (küstahça ve cesaretle), mütecahiren (açık şekilde) yapan fasıklar, facirler, azgınlar, kudurmuşlar güruhudur. Neler mi yapıyorlar? Bir bir sayayım:
1. Onlar haram yerler. Haram kazançlar elde ederler; haram, necis ve kara servetler biriktirirler.
2. İhalelere fesat karıştırırlar.
3. ‘İşlerden’ komisyon alırlar.
4. Emanetlere hıyanet ederler.
5. Halkı aldatırlar, yalan söylerler, vaat ederler sözlerini tutmazlar.
6. Çoluk çocuklarını, akraba ve talukatlarını, hısımlarını, hemşehrilerini, hizipdaşlarını ehil ve layık olmadıkları makamlara getirirler.
7. Kimisi hiçbir iş yapmadığı halde aydan aya bankamatikten maaş çeker.
8. Kanunen ve hukuken inşaat yapılmaması gereken yerlere rüşvet veya baskı karşılığında inşaat yaptırırlar.
9. Memleketi babalarının çiftliği zannederler.
10. Türkiye’nin istikbalini (geleceğini) yetiştiren eğitimi berbat ederler.
11. Mahiyetini ve kaynağını asla açıklayamayacakları efsanevî servetlere sahip olarak Karun gibi zengin olurlar.
12. Dindar geçindikleri halde İslâm’ın en amansız, en azılı, en acımasız, en gaddar düşmanlarıyla işbirliği yaparlar.
13. Ne kadar kutsal değer varsa onları paraya, menfaate, prestije, itibara, şöhrete alet ederler.
14. Nemrud’a, Firavun’a taş çıkartacak şekilde ve aşırı derecede lükse, israfa, gösterişe, şatafata, debdebeye, tantanaya yönelirler.
15. Kur’an derler, Kur’an’ın emirlerini ve yasaklarını hiçe sayarlar; Peygamber derler, Sünnet derler, onların uygun görmediği her şeyi yaparlar.
16. Ben derler, başka bir şey demezler. Benlikleri için, şahsî ihtirasları için, dünyevî şehvetleri için yemeyecekleri halt yoktur.
17. Münafıklığın belli başlı kaç alâmeti varsa onlardadır.
18. Biz ıslah ediyoruz derler, fitne ve fesattan başka bir şey yapmazlar.
Evet, dünyada ve yurdumuzda kefere vardır, fecere vardır, İslâm’a ve Müslümanlara açıkça düşmanlık eden karanlık ruhlu insî şeytanlar vardır. Lakin emin olunuz, onlar din sömürücüleri kadar tahribat yapamazlar, zarar veremezler.
Yüce İslâm mukaddesatını şahsî menfaatlere ve nakde tahvil edenlere lânet olsun!..”
Vallahi durum böyle...
Sayın Eygi, kıyaslayarak fecaati gözler önüne de seriyor ve şöyle diyor..
“Allah’ın bütün insanlığa, hassaten müminlere en güzel bir örnek ve model olarak gönderdiği Peygamber nerede, birtakım zevat-ı nâ-şerif nerede. Peygamber vefat ettiğinde altın ve gümüş miras bırakmadı. O ömrü ve hizmeti boyunca parayı sevmedi, paraya önem vermedi. Bir de şu, Müslüman görünen sefil ve sefihlere bakınız. Akılları fikirleri, emelleri hep para, hep menfaat, hep benlik...
Peygamber böyleleri için ‘Onların dinleri paraları, kıbleleri karılarıdır’ buyurmuştur...”
Arz ettiğim gibi, tam günün mana ve önemini yansıtan bir yazı..