Haber etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Haber etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Nis 2009

Bebek ittifakı sınıra dayandı

Selcan TAŞÇI
selcantasci@gmail.com
Yazı Tarihi: 15/04/2009

İlginç isimleri biraraya getiren ve yıllardır aydınlanmamış olan yemeğin baş aktörü eski ABD Büyükelçisi Parris’in Türkiye-Ermenistan ilişkileri konusundaki tezlerinin, harfiyen Türk medyasında dillendiriliyor olması tesadüf mü?



Mark Parris’in Milliyet’ten Devrim Sevimay’ın sorularına verdiği cevapları okurken, aynı cümleleri daha önce de okuduğumu farkettim.
Acaba ’bu yakınlarda Parris’in benzer bir demeci mi oldu’ diye hafızamı yokladım. Ama bahsettiğim tekrarlar sadece iki üç günlük bir zaman zarfını kapsıyordu.
Obama’nın kucağımıza bıraktığı ateş toplarından sadece biri olan “Ermenistan sınırının açılması” meselesini değerlendirirken, Amerikan rüzgarına kapılan kalemlerinin önüne geçemeyen “aydınlarımız” ın satırlarıymış meğer, Parris’e yorduklarım...
Moskova, Tel Aviv ve Ankara gibi üç “anlamlı” başkentte görev yapan ve şu anda da Brookings Enstitüsü’nde Türkiye ve Ortadoğu tezleri üzerine çalışan Mark Parris ile çıplak gözle bakıldığında “Türkiye’de yetişmiş”, yine çıplak gözle bakıldığında “kariyerini Türkiye’de yapmış” gibi gözüken “aydınlarımız” arasındaki ağız birliğini bir çırpıda anlamak mümkün olmuyor tabii...
Bir tarafta ABD’nin çıkarlarını savunmak durumunda olan bir Amerikan diplomatı...
Diğer tarafa, ülkelerinin kamuoyunu doğru biçimde bilgilendirmekle, yeri geldiğinde tolumu uyarmak ve uyandırmakla görevli olması gereken Türk yazarlar...
Amerika ile Türkiye’nin çıkarları her daim örtüşmeyeceğine göre...
Uluslararası ilişkileri sürdürülebilir kılan tek bağ da “çıkar” olduğuna göre...
Bu tek seslilik fazlaca şüphe uyandırmıyor mu?
Başbakan Erdoğan, geçtiğimiz aylarda ziyaret ettiği Brookings’te Parris ve meslektaşları tarafından adeta sorguya çekilmişti.
Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın, başta yargı olmak üzere ülkesinin kurumlarını şikayet eder halinin dahi Amerikalıları tatmin etmediğini, ne tesadüf ki, tam da o günlerde “bir geçerken Brookings’e uğrayan ve eski dostu Parris’in kahvesini içen” Cengiz Çandar’dan öğrenmiştik...
Bu ziyaret ile Erdoğan’ın demokratlara görücüye çıktığını da yine Çandar haber vermişti.
AKP hakkında açılan kapatma davasında Türkiye’yi tehdit etmekten çekinmeyen Parris ile Türkiye’deki dostları birçok konuyu ’kelimeleri aynı tornada şekillendirilmiş gibi’ ifade ettiler bugüne kadar...
Ve son olarak Obama’nın TBMM’de “1915 olayları hakkındaki düşüncesinin değişmediğini” söylemesinin hep birlikte arkasında durdular...
Parris, “Başkan’ın Türkiye’nin Osmanlı geçmişinde yer alan ve kendisinin daha önce soykırım olarak adlandırdığı olaylar konusundaki görüşlerini değiştirmediği yolundaki sözlerini de söylendiği gibi algılamak lazım” dedi. Yani “yok öyle demek istemedi” diye kıvırma gereği bile duymadı.
Neden duysun?
Obama’nın bu “barışçı!” tavrının zeminini, bizzat bizim özürcüler hazırlamamış mıydı zaten?
Nitekim Obama yüzümüze baka baka “katilsiniz” dedi ve gitti...
Yeniçağ günlerdir konuyu manşetten indirmiyor. Ermenistan sınırının açılmasının, sözde soykırımın tanınmasının, Dışişlerinin kırmızı çizgilerini bir “delete” tuşuyla silmesinin sakıncasını anlatıyor. Anlatan siyasilerin, sivil toplum kuruluşlarının, diplomatların, toplumun her kesiminin sesini duyurmaya çalışıyor...
Ama bunu elin başkanına
“Ne diyorsun” demeden, “Ne yapıyoruz biz” le sınırlayarak yapıyor.
Çünkü “aydın” sıfatı taşıyan bir grup, Türkiye’nin uluslararası arenada milli çıkarlarını koruma hakkını elinden almak için var gücüyle çalışıyor. Bu ülkenin refleks sahibi kişi ve kurumlarını, iftiracılara, infazcılara, tehditçilere, dayatmacılara “Ne diyorsun” diyemez, hesap soramaz hale getiriyor...
“Sen önce kendi Nobelli yazarına bak” diyeceklerini biliyor da, hesap ediyor da yapıyor...
Bütün bu kadro...
Eski teröristler, eski Maocu yeni liberaller, istihbaratçılar, aydın görünümlü isli fikirliler, Amerikanlar, Amerikan Taraf’lar, Nobel’liler, işporta bedelliler...
Üzeri karanlık kalan o yemekte bilmediğimiz yemeklerde... Ne yediler, ne içtiler de, göbekleri beraber bağlanmışa döndülerse...
Çıktıkları ’ucu açık’ yolda yürümeye devam ediyorlar... Frenleri boşalmış gibi...
Önlerinde sınır var... Yaklaşınca kendiliğinden açılır sanıyorlar...
Yanılıyorlar...
Sınırdan önce son dönüşe geldiniz...
Dönmezseniz...
Bundan sonrası bir gürültü, tepe taklak hesaplar, şarampole yuvarlanmış umutlar...
Kısaca, bu milletin egemenliğine kast eden her gücün yaşadığı o elim yol kazası...



O yemeğin hatırası her gün yeniden yazılıyor:


Bu sözler ‘büyükelçi görünümlü CIA ajanı’na ait:
”Türkiye ile Azerbaycan arasındaki yakın bağların çok iyi farkındayım.
Ancak, Türkiye- Azerbaycan ilişkisinin ruhunun ya da yakın arkadaşlar arasındaki herhangi bir ilişkinin, birinin diğerinin meşru ve önemli bir ulusal çıkarının sağlanması arayışının önünü kesmesiyle bağdaşmayacağını düşünüyorum.
Türkiye, yıllardır büyük bir hassasiyetle Azerbeycan’ın çıkarlarını gözetiyor ve Ermenistan ile devam eden diyalogunda, Bakü’nün Dağlık- Karabağ sorunundaki pozisyonunu tehlikeye sokmamaya azami gayreti sarfediyor. Bakü’nün de şimdi , Türkiye’nin açıklamış olduğu üzere Erivan ile ilişkilerinde yapmaya sağladığı açılımı rehin almaya çalışması doğru değildir.
* Mark Parris / Milliyet



Bu sözler de liberal Türk ‘aydın’larına ait:
Dağlık Karabağ konusunda Azerbaycan ile Ermenistan arasında mutabakat sağlanmadıkça nihai bir sözleşmeyi imzalamayacaksak, işimiz gerçekten her açıdan çok zor...
Çünkü... Bölgede kıpırdayamaz halde kaldıkça, alt-süper olma imkánı da elimizden uçar gider... Umarım, akılcı ve kendi çıkarlarımıza endeksli bir kıvraklık hásıl olur...
* Mehmet Altan / Star



Türk dış politikası, Türkiye-Ermenistan ilişkileri, Azerbaycan tarafından rehin alınmamalıdır. Türkiye ile Ermenistan yakınlaşabilir, şu çok sözü edilen ’24 Nisan öncesi bir jest de yapılabilir.
* İsmet Berkan / Radikal



+++++++



Majestelerinin karikatüristi yüzde 38 şokuna mı girdi?
Erdal Şafak, CNN Türk’te katıldığı programda, yönettiği gazetenin ’yandaş olmadığını’kanıtlamak için karısı AKP milletvekili olan Salih Memecan’ı örnek göstermiş. Majestelerinin karikatüristinin tarafsızlık namzeti gösterilmesine bozulan Mehmet Tezkan’ın dili tutulduğu için veremediği tepki bakın neymiş:
“Oha” diyecektim dilimi tuttum..
Memecan’ın altı yıl boyunca muhalefeti eleştirmekten anası ağladı.. Bir tek gün iktidarı hiciv eden karikatür çizmedi..
(Pardon bir defa çizdi, fırçayı yedi).
Adı majestelerinin karikatüristine çıktı..
AKP yüzde 38.6’ya inince Memecan iki defa Başbakan’ı tek gözü morarmış çizmişti.. Herhalde bunu kastettiler..
Salih’i yüzde 38 çarpmasın..
Küçük bir travma..
Yoksa o da mı muhalefete geçti?
İnanmıyorum!
Yüzde 38, karikatürist olduğunu hatırlattı galiba..
Biz en iyisi bekleyelim..
Yüzde 38 travması belki birkaç güne kadar geçer.. Başbakan’la yüz yüze görüşmeyle..
* Mehmet Tezkan / Vatan




+++++++



Azerbaycan’da ahali kırgın
Azerbaycan Büyükelçisi Zakir Haşimov’la bir telefon konuşması yapmıştım...
- Kırgın mısınız Sayın Büyükelçi?
-Kime?
Türkiye’ye... Sayın Aliyev de gelmedi... Bir kırgınlık olduğunu görüyorum...
- Tabii iki devlet var. Kimse kimsenin iç işine karışamaz... Ama...
İşte bu “ama” önemli...
- Ama Azerbaycan’da ahali Türkiye’ye kırık...
- E onlar kırıksa Aliyev de kırıktır..
- Onu diyemem tabii. Ama ahalide hoşnutsuzluk var...
Büyükelçinin çok diplomatça sözünü ettiği “ahali” devletin hissiyatıdır... Üstelik “ahali” kırıklığı kolay geçmez.
* Fatih Çekirge / Hürriyet



+++++++



Gazeteci ve hukuk
Ergenekon operasyonlarında televizyonlar canlı yayın yaparken, kimi meslektaş bilerek kimi bilmeden yanlışa düşüyor. Örneğin “Yeni bir operasyon bekleniyordu” sözü çok sık ifade ediliyor. Sanki operasyonun gerekliliğine kendileri de inanıyormuş gibi... Daha da vahimi... İnsanların neden gözaltına alındığı bilinmezken kimilerinin savcı edasıyla yakıştırma yapmaları. Örneğin dün ekranda bir gazeteci Bülent Ecevit’in Mehmet Haberal’ın hastanesinde yatarken fenalaştığını, bunun da soru işaretleri yarattığını söylüyordu. Sanki Haberal bu suçtan dolayı gözaltına alınmış gibi. Bir başkası Haberal’ın Patalya otellerinde yapılan toplantıları gizemli bir dille anlatıyor, sanki orada suç işlenmiş havası veriyordu. Acaba gözaltına alınan kişilere savcıdan önce suç isnat etmek şart mı? Yoksa amaç gözaltı olayına meşruluk kazandırmak mı? Gazetecinin hukuka bağlı olmak gibi bir görevi de yok mudur?
* Melih Aşık / Milliyet



+++++++


SORU-CEVAP
Asimile ile devşirme arasında ne fark vardır? İkisi de kimlik kapatma eseridir... Onların asimile liderleri “yap, et, ver” der. Bizdeki devşirmeler de “emrin olur hemen” der.
* Turan Kırılmazoğlu




+++++++


MİNİ YORUM
Zulüm dönemi tarihi

Prof. Dr. Türkan Saylan’ın evinden çıkan polisler yuhalandı... Yargının bir ayağının “dönüştürüldüğü” mahkeme salonunda, hukuk insanları tarafından dile getiriliyor.. “Darbeci” oldukları iddiasıyla gözaltına alınan isimler gerçekten bir darbenin mimarı olacaklar mıydı, henüz kimse bilmiyor. Hukukçular tepkili, öğrenciler, öğretim üyeleri, doktorlar, hastalar, sanatçılar, rektörler, gazeteciler, siyasiler... Aramalar ve gözaltılara gösterilen tepkinin bir darbeyi tetikleyebileceği dillendiriliyor artık. İnsanların kurumlara güvenini kaybetmesinin kaçınılmaz sonucuna mı sürükleniyoruz? Sivil darbe olarak tanımlanan bir zulüm dönemi kapansın diye askeri darbeyi kurtarıcı görmeye başlayanların sayısı çoğalmaz umarım. Cumhuriyet tarihine, milli mücadelenin, ilke ve inkılapların onurlu sayfalarına “hesaplaşmalar” ın gölgelerini düşürenler utansın...

Kaynak:Yenicag

2 Eki 2008

Bunların İslam'ı hangi İslam?

Sabahattin ÖNKİBAR
sonkibar@gmail.com
Yazı Tarihi: 01/10/2008



1980’li yıllarda yayınlanan sözde İslamcı gazetelere bakın.
Hiç birinde banka reklamı bulamazsınız.
Öyle; çünkü o dönemde banka ilanı almak haram olarak görülürdü ve dahası bu durum o zamanki gazetelerin fıkıh sayfalarında da yazılıp çizilirdi.
O yıllarda ben Türkiye Gazetesinde çalışıyordum.

Banka ve televizyon örneği
Türkiye Gazetesi de diğerleri gibi banka reklamını haram diye basmazdı.
Aradan çok değil birkaç yıl geçti.
Haram diye banka reklamını basmayan Türkiye ya da İhlas Grubu 90’lı yıllarda banka sahibi oldu.
Önce şimdi cezaevinde olan Ali Balkaner’le beraber Yurtbank’ı aldı.
Ardından Yahya Murat Demirel’le Egebank’a sahip oldu.
İyi de 80’li yıllarda haram olan şey 90’lı yıllarda nasıl helal olmuştu?
Çok değil 5-6 yıl öncesinde haram diye bankaların reklamını bile basmazken, 90’lı yıllarda banka sahibi olmak nasıl olabilirdi?
Ben bu sorunun cevabını emin olun o günlerde de aradım.
Bir gün Enver Ören’e bütün açık yürekliliğimle bu soruyu sorduğumda Enver Bey hiddetlenmiş ve bana böyle bir soruyu sormamdan ötürü tövbe etmemi önermişti.
Öyle çünkü onların inanış ya da kabülünde Enver Ağbinin yaptığı her şeyde bir keramet ve hikmet vardı.
Aynı şey hiç unutmam TV alıcıları için de geçerliydi.
80’li yıllarda Enver Bey’in sohbet kasetlerinde en sık tekrarlanan cümle, “Televizyon giren evde iman olmaz. Televizyon içeri girer, iman dışarı çıkar” cümleciğiydi.
Oysa 90’lı yılların ilk yarısında İhlas’ın kendine ait bir TV kanalı oldu.
Üstüne üstlük o kanal 96’don sonra adeta dansözlerin oynaştığı platforma dönüştü.
Peki 80’li yıllarda TRT’nin seviyeli yayını ile bile evden kaçan iman olgusu 90’lı yıllarda, dansözlere rağmen evde nasıl durabilirdi?

Dün küfür bugün mübah!
Bu ve benzeri şeyler gösteriyor ki yüce ve mukaddes dinimiz İslam bazıları için ihtiyaca binaen adete yeni bir vahiy gelmiş gibi yeniden düzenlenebilmiş ya da tanzim edilebilmiştir.
Televizyonun ve bankan yok iken ikisi de küfür, varken ikisi de mübah olabilmiştir.
Şimdi bazıları bizim bu değerlendirmemize; sen oranın ekmeğini yedin nasıl bunu yazarsın demez mi, gülüyorum ben onlara!
Birincisi ben orada emek vererek çalıştım ve emeğimin karşılığını aldım, ikincisi de bir yerlerden çalışıp maaş almak oranın dinini, imanını ahlakını yani her şeyini kabullenmek anlamına gelmez, gelmemeli... Gelirse bunun adı çıkar ya da para karşılığı imanını ya da kendini satmaktır.
Ne yani ben Hıristiyan bir kurumda çalışıp maaş alsaydım Hıristiyan dinine, aldığım maaş gereği hak din mi diyecektim? Ya da sapkın birinin sahibi olduğu bir yerde çalışsaydım maaş aldım diye adamı peygamber mi ilan edecektim... Peki o günlerde niye mi söylemedim? Söyledim ve ardından kendi isteğimle istifa ederek ayrıldım oradan...

Deniz Feneri soyguncuları
Konumuza devam edelim:
Emin olun aynı şeyler Türkiye’de bulunan tamamı değil ama pek çok dinî grup için geçerlidir.
Bunlar İslamı kendi çıkar ve hesaplarına göre yorumlarlar.
Kendilerince bir içtihat yaparlar ve dini işlerine uydururlar.
Bugün hâlâ sorsanız onlardan daha ihlaslısı ve samimi Müslümanı yoktur.
Niyet hayır, akıbet hayır derler ve yanlışlarını güya ulvi niyetleriyle açıklarlar.
Aslına bakarsanız bunların tamamına yakını abdest alıp namaz da kılarlar.
Oruçlarında hileleri de yoktur.
İçki de içmezler.
Kadınlara düşkünlükleri fazladır lakin onu da uluorta yapmazlar yani şeklen iyi mümindirler.
Ancak iş paraya yani çıkara geldi mi, kendi yazdıkları ihmihal kitaplarına bile meydan okurlar.
Yukarıda belirtiğimiz gibi avanta gördüler mi İslamı, kendilerine uydururlar.
Deniz Feneri soyguncularının hali de üç aşağı beş yukarı aynıdır.
Onlar da abdestli-namazlıdırlar lakin, zekat için verileni bile ceplerine atmaktan utanmazlar.
Kendilerine göre gerekçe ya da fetvaları ise cihat olgusudur.

Türkiye kafir devlet mi?
Onlara göre İslamda en önemli husus cihat olayıdır ve kendileri de cihadın akıncı önderleridir.. Dolayısı ile her şeyi güya İslam adına yapma lüksleri olduğuna inanırlar ya da kendilerini öyle kandırırlar. Din ya da İslamı, kişiliklerinde taşıdıklarına inanırlar.
Devletteki soygunlarda ise ölçü daha farklıdır.
Bu soygunculara göre Türkiye Dar-ül İslam yani İslam devleti değil, Dar-ül harp yani kafir ya da mürted devlettir. Dolayısı ile mürted devletten çalmanın değil müeyyidesi sevabı vardır... Öyle düşünürler...
Hiç unutmam 12 Eylül öncesinde üniversite öğrenciliği dönemimde Mili Görüş militanı olan bir sınıf arkadaşımla okul dönüşümde kaytarma imkanı varken belediye otobüsüne ısrarla bilet vermeye çalışmama o arkadaşın, “Mürted devlete para vermek için ne çırpınıyorsun. O çırpınışın cehennemde azabı vardır” demesi hâlâ kulaklarımdadır. Evet belediye otobüsüne biletsiz binmeyi bile cihat gören bir anlayıştır söz konusu olan...
Bugün bakın etrafınıza, namazında abdestinde olan ama trilyonluk serveti de dillere destan olanları görürsünüz!
Bu nasıl oluyor demeyin oluyor işte, her şey gözümüzün önünde.
Adamlar hem devleti ya da bir birimini yönetiyor hem de onu kafir diye mütalaa edip çaldıkça çalıyor.

Allah’ı kandıramazsınız!
İyi de be adam o kafir devleti(!) sen yönetmiyor musun, bu ne çelişkidir?
İşte bunun adı basit ifade ile İslamın kullanılması ya da istismarıdır.
İslamın kullanılması malum iki şekilde oluyor.
Ya maddi çıkar için kullanılır ya da siyasi fayda için alet edilir.
Türkiye’de ikisi de oluyor.
Hem çok çok üst düzeylerde yapılıyor.
Yazımı noktalarken bu cenaha Bülent Arınç’ın, “ölüm var ölüm” ikazını hatırlatmak isteriz.
Bunlar burada kılıflar uydurur da, öbür tarafta ne yaparlar merak ediyorum.
Beyler balığı kandırırsınız lakin Haliği kandıramazsınız, kendinize gelin!

1 Ağu 2008

'Kiskaca' alinan AKP icin cizilen 'yol' haritasi ve kandirilan kitleler

İsrafil K.KUMBASAR
israfilkumbasar@yenicaggazetesi.com.tr
Yazı Tarihi: 01/08/2008

'Kıskaca' alınan AKP için çizilen 'yol' haritası ve kandırılan kitleler

Ve Tayyip Erdoğan, ‘gölgelerin’ üzerine geldiği en zor zamanlarda, ‘güneşin’ doğuşuna bir kez daha şahit oldu.
Yargıtay Başsavcısı tarafından ‘laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline geldiği’ gerekçesiyle AKP hakkında 14 Mart 2008 tarihinde açılan davayı sonuçlandıran Anayasa Mahkemesi, ‘6’ya karşı’ 5 oyla ‘kapatma’ yerine ‘ihtar’ kararı verdi.
‘Dünya şartlarını’ ve ‘iç piyasaları’ gözönünde bulunduran karar, ‘perde arkasını’ dikkatle okuyanlar için hiç de şaşırtıcı olmadı.
ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Mark Parris, 15 Temmuz 2008 tarihinde yaptığı açıklamada, aynen şu ifadeleri kullanıyordu:
- “Bir ay öncesine oranla kapatmanın önüne geçecek çözümün ortaya çıkması olasılığını bugün daha yüksek görüyorum.”
Kulislerde ise şu söylentiler dolaşıyordu:
- “Kapatılsın oyları 6’da kalacak, en az 7 evet oyu gerektiği için AKP kapatılmayacak. AKP bundan sonraki süreçte laikliğe duyarlı kesiminlerin güvenini yeniden kazanabilmek için daha dikkatli hareket etmek zorunda kalacak.”
Gelinen noktadan çıkarılacak kesin sonuç şu:
- “AKP, kendisine çizilen yol haritasının dışına çıkamaz. ABD/AB/İsrail eksenindeki teslimiyet politikaları çerçevesinde istediğini yapabilir. Ama ‘İslamı’ çağrıştıran bir icraata asla imza atamaz.”

* * *

29 Temmuz 2008 tarihinde The İndependent gazetesinde yer alan başyazıda, ‘Türkiye’ye biçilen rol’ hakkında aynen şu ifadelere yer veriliyordu:
“Müslüman, demokratik, laik, ekonomik açıdan istikrarlı ve AB ile Ortadoğu’yu birbirine bağlayan bir ülke yaratma projesi, Türkiye’yi bugün dünyanın en önemli siyasi deneyi konumuna getiriyor. Ve bu proje çöküşün eşiğinde.
Nüfusunun yüzde 99’u Müslüman olan bir ülkede kökleri siyasal İslam’a dayanan, demokratik yollardan seçilmiş bir hükümetin ortaya çıkışı, devasa ekonomik, sosyal ve ekonomik ilerlemeyle birarada gerçekleşti. Bu ilerlemenin büyük kısmının motoru AB üyeliği ihtimaliydi. Dünyanın en önemli siyasi deneyi çöpe atılacak.”
Tayyip Erdoğan, bir süre önce kendisini ‘yüksek profilli küresel şahsiyet’ olarak nitelendiren ABD derin devletinin yayın organlarından Newsweek dergisine ‘AKP iktidarının misyonunu’ aynen şöyle açıklıyordu:
- “Türkiye’de İslam, demokrasi, laiklik ve modernite arasında bir denge sağlayarak, zor bir şeyi başardık. İnsanların dine ilişkin tutumları değişti. Kentleşme, artan zenginlik yaşam tarzlarında farklı bir anlayış getirdi. Terminolojiyi değiştirdik. Mesela artık cami yerine ibadethane terimini kullanıyoruz. Türkiye, İslam dünyasının geri kalan kısmı için bir ilham kaynağı haline geldi.”

* * *

Anayasa Mahkemesi kararı, ‘istismar’ ettiği kitlelere karşı Tayyip Erdoğan’ı iyice rahatlattı.
Kararın açıklanmasından sonra yaptığı ilk açıklamada, aynen şu ifadeleri kullandı:
- “AKP olarak bu sıkıntılı süreci milletimize ‘bedel ödetmeyecek’ şekilde yönettik. Demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devlet olan Cumhuriyetimiz için yola devam diyoruz. Bu yol AB’ye tam üyelik yoludur. Gerekçeli kararı en iyi şekilde değerlendireceğiz. Olması gereken ne ise onun etrafında çalışmamızı sürdüreceğiz.”
Öyle görülüyor ki Erdoğan, yeniden ‘balkona’ çıkıp kendisini iktidarda tutan güçlere ‘minnet borcunu’ ödemek, üzerinde demoklesin kılıcını sallandıranlara ‘kendini kabul ettirebilmek’ için sürdürdüğü politikalarına aynen devam edecek.
Artık Allah’ın bir kulu karşısına çıkıp da “Sana oy verip ‘çözüm’ bekleyenlerin ödediği, yoksa ‘bedel’ değil midir?” diye hesap soramayacak.
“Söz verdiğiniz şu başörtüsü, imam hatipler ve kuran kursları meselelerine artık bir çözüm bulun” deme cesareti gösterenleri ise, “Bak kardeşim, izin verdiler de yapmadık mı, provokatör müsün nesin?” diye azarlayacak.
Bugüne kadar Erdoğan’a umut bağlayan kitleler de, “Ne yapsın adamcağız, çözecek ama izin vermiyorlar, biraz daha bekleyelim.” diye kendi kendilerini kandırmayı sürdürecekler.

* * *


‘Durmak’ yok, ‘yükü tutmaya’ devam...
Bugüne kadar kıllarını kıpırdatmayıp, hep ‘olağanüstü gelişmelerden’ medet uman muhalefete mensup ‘tembel’ ve ‘beceriksiz’ siyasiler, artık bundan sonra kendi ülkelerinde ‘parya’ muamelesi gören sessiz çoğunluğun karşısına yüzde yüz ‘milli’ ve ‘yerli’ olan somut plan ve projeler ile çıksalar iyi ederler.
Aksi takdirde AKP ‘15 yıl daha’ iktidarda.

23 Tem 2008

"Ev Zencileri" eliyle oynanan buyuk oyun!

Hasan DEMİR
hasandemir54@hotmail.com
Yazı Tarihi: 23/07/2008

"Ev Zencileri" eliyle oynanan büyük oyun!
Önce şu satırları birlikte okuyalım:
“Biliyorsunuz, ABD’de, köle sahibi beyazlar sahip oldukları Zencileri ikiye ayırmışlardı. ’Tarla Zencileri’ve ’Ev Zencileri’. Adı üstünde; ’Tarla Zencileri’tarlada, ’Ev Zencileri’ise sahiplerinin malikânelerinde onlara kölelik ederlerdi.
Beyaz adam, ’Ev Zencilerini’kendisiyle, sayıca çok fazla olan ’Tarla Zencileri’arasında bir tampon olarak kullanırdı. Bunun için ’Ev Zencilerinin’sırtını sıvazlar, onlara hep, ’Tarla Zencilerinden’üstün olduklarını hatırlatırdı. ’Ev Zencileri’de sahip oldukları bu ayrıcalıklı konumun hakkını verip, ’Tarla Zencileri’karşısında ’Beyaz sahiplerinin’menfaatlerini kollardı. Gerektiğinde onları gammazlar, gerektiğinde kırbaçlarlardı.
Kuvvetle muhtemeldir ki, bu ’Ev Zencileri’arasında kendini köle olarak bile görmeyen, hatta renginin ’Tarla Zencilerinden’daha açık olduğunu düşünenler bile vardı.”
Sabrınıza sığınarak bir alıntı daha yapmak istiyorum:
“Hitler’den kaçarak 1933’te Türkiye’ye gelen Alman Profesör Fritz Neumark ile bir kısım talebesi Boğaziçi’nde geziye çıkarlar. Talebelerden biri Prof. Neumark’a, ” Avrupa bizi neden sevmez? “ diye sorar.
Prof. Neumark şu cevabı verir:
” Çok samimi olarak itiraf edeyim ki, Avrupalı, Türkleri sevmez ve sevmesi de mümkün değildir. Asırlardır kilisenin Türk ve İslam düşmanlığı Hıristiyanların hücrelerine sinmiştir. Sebeplerine gelince:
1- Müslüman olduğunuz için sevmez.
2- Sizler farkında değilsiniz ama, onlar şu gerçeğin farkındadırlar: Tarihten Türk çıkarılırsa tarih kalmaz. Osmanlı arşivi tam olarak ortaya çıkarsa, bugünkü tarihlerin yeniden yazılması gerekir.
3- Avrupa’nın pazarı idiniz. Şimdi Avrupa’yı pazar yapmaya başladınız.
4- En az 400 yıl Avrupa’da sırtımızda ve ensemizde at koşturdunuz.
5- Selçuklular Anadolu’yu, Osmanlılar ise Orta Avrupa ve Balkanları Haçlı ordusuna mezar ettiler.
6- Sizi silahla yenemeyenler, sizleri kendilerine benzeterek hakimiyet sağladılar.
7- Selçuklu ve bilhassa Osmanlı, İslamiyet uğruna her şeyini feda etmeseydiler, İslamiyet bugün belki sadece Hicaz’da varlığını devam ettirirdi, kaldı ki Vehhabiliği kuranlar da, İngiliz Dominyon Bakanlığı’nın adamlarıdır. Batı her yerde İslamiyet’i, sapık inançlara kanalize etti. Ama Osmanlı, Asr-ı Saadet’i devam ettirdi.
8- Kilise size kin kusmaktadır, sebepleri yukarıdadır.
9- Ben Türkiye’ye geldiğimde 2 üniversiteniz vardı, şimdi 19 üniversite var. [O tarihteki sayı]
10- Sizler, gerçek hüviyetinize döndüğünüz an Avrupa’nın refahı ve medeniyeti yıkılır.
11- Yine sizler, Avrupa’nın tarihi düşmanısınız ve daima düşman olarak kalacaksınız.
Bu mübarek topraklarda bir grup insan bu milleti hiç sevmemiş, asla da sevmeyecek olan işte böyle bir Batı’nın “Ev Zenciliği” görevini üstlenmiş olarak basında, üniversitelerde, resmi kurumlarda, bürokrasinin tepe noktalarında, sivil toplum kuruluşlarında ve tabii yoğun bir şekilde iş ve siyaset dünyasında “Tarla Zencileri” olarak gördükleri milletin aslî unsuruna tepeden bakmaya ve yapmadık ihaneti bırakmamaya devam ediyorlar.
Milletin her şeyini kötüleyip Batı’nın her şeyini göklere çıkaran kim varsa o ya paralı ya gönüllü bir “Ev Zencisinden” başka bir kimse değildir.
Böylesi “Ev Zencileri” soldan sağa her kesimde mebzul miktarda var maalesef.
Bunlardan kimi milletin dinini beğenmez, kimi milletin ordusunu beğenmez, kimi kültürünü, kimi tarihini beğenmez ve, “Ne varsa Batı’da var!” der, başka bir şey demez.
O Batı’nın ne olduğunu da, “Bir Batılı olarak” Ord. Prof. Fritz Neumark ve daha niceleri deşifre eder ama, kimin umurunda...
“Köle olduklarının farkında” olmayan, hatta renklerini bile “Beyaz” zanneden bu “Ev Zencilerini” işinde gücünde, yani tarladaki Türk milleti arasına “Tampon” yaparak “kendini gizleyen” Batılıların bilmediği bir şey var.
Evet, birileri gerçekten “Ev Zencisidir” ama ötekiler asla “Tarla Zencisi” değil, “Malikâne Sahipleri” dir...
Yani “tarla” kendi tarlasıdır.
Sahnedeki oyun da zâten malikâne sahiplerinin elinden “Tarlayı çalmak” oyunudur...

20 Oca 2008

Demokrasi mi?

Demokrasi mi? Hadi canım sen de..!




Kızıma öğretmeni harika bir “sosyal bilgiler” ödevi vermiş...

“Türkiye’deki siyasal sistemi anlatın veya sizin ideal olacağını düşündüğünüz bir yönetim biçimini tasarlayın...”

Yardımcı olmam için bana geldi... Elinde de çok basit bir şema var.

Şema, Kanada’nın meşruti monarşik yönetim yapısını anlatıyor.

“Ben krallığın en doğru yönetim biçimi olduğunu düşünüyorum” dedi.

Yasama, yürütme ve yargı erklerini neden ayırması gerektiğini anlatırken baktım o en tepeye bir kral kutucuğu çiziyor.

Kralın üstüne, aynı Kanada’da olduğu gibi, bir anayasa metni koyması gerektiğini anlattım.

Baktım ikna olmuyor Türkiye’den örnek verdim...

“Bak kızım, bu ülkede 1982 yılından bu yana yürürlükte olan, halkımızın yüzde 90’dan fazlasının kabul ettiği, defalarca değiştirilen, bir cunta anayasası var... Ancak Türkiye buradaki metne artık sığamıyor ve iktidar partisi şimdi bu anayasa metnini değiştirecek...” dedim.

“Neden?” dedi...

Osmanlı’yı; Duyun-u Umumiye’yi; Sevr’i, Kurtuluş Savaşı’nı; DP’yi, NATO’yu, darbeleri; idamları anlatmaya başladım.

Kafası iyice karıştı... Bir yandan da merakı arttı...

Bu denli karmaşık bir tarihsel süreci anlatmak yerine basit bir örnek vermenin daha doğru olacağını düşündüm ve “Ülkende yaşayan her bir bireyin mutluluğu, eşitliği, özgürlüğü ve refahı için bir anlayış birliğine ihtiyacın var. Anayasa o anlayışın ne olduğunu anlatır...Yazılı metin soyut bir güçtür. O kral mükemmel olabilir ama yarın kral olacak olan kişi keyif olsun diye seni idam da edebilir. Oysa kavramlar sabittir fikir değiştiremez” dedim.

Gülümsedi, “Şimdi anladım...” dedi ve en üste bir anayasa kutucuğu yerleştiriverdi.

Bu konuşmanın ertesi sabahı Başbakan Erdoğan’ı grup konuşmasında izledim.

Konuşması sırasında jestlerine, mimiklerine, sesinin tonuna dikkat kesildim.

Yaydığı elektrik tam olarak neydi?

Özgürlüklerden, medyadan, devletten, sırlardan, haklardan, bireyden bahsederken neyi anlatıyordu?

Sesinin öfkeden titrediği anlarda gözlerine baktım.

Mahkemelerin aleyhinde verdiği kararlara çok sert çıktı...

“Aynı şeyi ben yaptığımda hakaret diyorlar...” dedi.

Yeni yasaklardan bahsetti, “Böylesi özgürlük dünyanın hiçbir ülkesinde yok...” dedi.

Tüm bu cümleler, ses tonu, bakışları; ifade etmediği tek bir cümlenin havada uçuşan parçaları gibi, beynimde birleşti, tek cümle oldu...

“Beni eleştiremezsiniz... Susacaksınız...”

Dün, bu inancım pekişti...

Başbakan kesinlikle muhalif bir medya istemiyor... Susturacak...

Ne pahasına olursa olsun...

İktidarı eleştirme özgürlüğümüzün, onu da var eden demokrasi açısından ne gibi bir önem taşıdığını ıskalıyor.

Konuşmasını bitirdi. “Tek adam” ayakta alkışlandı.

Benim aklım kızımın ödev kağıdına gitti.

Kutucuklar o kadar saçma geldi ki bir anda...

En üstte anayasa yazsa ne olacak?

İçinde bulunduğumuz sistemin yeni bir adı olmalı...

Kitaplarda yazılan demokrasiye doğru gitmediğimiz kesin.

Küresel sistemin bölgesel işbirlikçileri oluyoruz elhamdüllillah...

Sizi gidi cinler

Sizi gidi cinler... Sizi...



İran’da görevli MİT mensuplarından bazılarının bir süre önce sınırdışı edildiğini öğrendim.

Bu istihbarat elemanlarının görüştüğü bazı İranlılar da şu anda gözaltındaymış.

Şayet bu bilgi doğruysa büyük resme bir kez daha bakmakta fayda var.

5 Kasım öncesi ne oluyordu?

PKK tekrar eylemlere başlamış ve karakolları basıyor, askerlerimizi öldürüyordu.

Türkiye ayaktaydı.

Hükümet, asker, muhalefet; hemen herkes son derece sert açıklamalar yapıyor... Halk sokaklara dökülüyor... Kuzey Irak destekli bu terörün derhal bitirilmesi isteniyordu.

Başbakan ne dedi?

“Bıçak kemiğe dayandı...”

Bir tezkere tartışması yaşandı ve Meclis hükümete sınır ötesi operasyon için yetkiyi verdi.

Hava gerildi... Barzani, Talabani son derece sert açıklamalar yaptılar.

Başbakan, bu atmosferde, 5 Kasım tarihinde Washington’a gitti ve Bush ile

görüştü.

PKK “ortak düşman” ilan edildi. Resmen...

Kuzeydeki oluşumun tanınması şartıyla PKK’nın bitirileceği gündeme düştü. Gayri resmi olarak...

Cumhurbaşkanı Gül’ün Washington ziyaretinde ise Enerji Bakanımız’ın Oval Ofis’teki kareye girmesi dikkatimi çekti.

Kuzeydeki petroller Türkiye üzerinden geçecek bilgisi ulaştı sonra... Çok da akıllıca geldi kulağa... Öyle ya madem Kürdistan’ı tanıyıp iş yapacağız... Petrol merkez de olsa gerek.

Şimdi, düşünebiliyor musunuz? Koca Rusya Avrupa’nın doğalgaz vanasını elinde tutuyor. İran nasıl bir enerji devi...

Siz de “cin”siniz ya... O enerji havzasında Rusya ve İran’a rağmen İngiltere ve ABD ile Kürtlere ortak olacaksınız... Ama “elhamdülillah” dediğinizden size darılmayacaklar.

1992 yılında ne oldu? Hatırlayan

var mı?

Hani PKK Şemdinli’yi kurtarılmış bölge ilan edecek kadar güçlenmiş. Türkiye Kuzey Irak’a girmiş ve PKK’ya ağır darbe

indirmişti...

PKK ateşkes ilan ettiğinde MGK’da ne konuşulacaktı biliyor musunuz?

Federatif bir yapı... O MGK hiç o gündemle toplanamadı.

Çünkü PKK Bingöl’de 33 askeri

kurşuna dizdi...

Bakü-Ceyhan anlaşması tam 10 yıl rafa kaldırıldı. Ve Ruslar Mavi Akım’ı gelip bize dayadılar. İran da doğalgazını dayadı...

Şimdi gidip İran’a ve Rusya’ya rağmen ABD ile yatağa girin...

Bizim MİT ajanları niye sınırdışı

edildi sahi?

(Aksam)

5 Ara 2007

By-pass'tan sonra bir gece


Rahmi TURAN rturan@hurriyet.com.tr

By-pass'tan sonra bir gece

İLGİNÇ bir akşam yemeği idi... Masamızda gazeteci arkadaşlar ile iki tıp adamı vardı. Arkadaşımız Mustafa Küçükaslan'ın ikinci defa dünyaya gelişini kutluyorduk.

Mustafa by-pass ameliyatı olmuş, kalbine giden iki damar değiştirildikten sonra kısa zamanda sağlığına kavuşmuştu. Kalp Cerrahı Doçent Dr. Hakan Gerçekoğlu, kalbi durdurmadan, yeni geliştirilen yöntemle operasyonu nasıl yaptığını anlattı. Onu ilgiyle dinliyorduk, çünkü masadaki iki gazeteci arkadaşımız Turgut Dinsel ve Nejat Seçen ile ben, yıllar önce aynı sırat köprüsünden geçmiştik. Şimdi üçümüz de sapasağlamdık.

Masada doktorların dışında, ameliyat olmayan sadece Coşkun Bel vardı. Coşkun internetteki www.bizimsaglik.com sitesinde her gün en son ve en ilginç sağlık haberlerini yayınlayan bir gazeteci kardeşimizdi.

"Damdan düşenin halini damdan düşen bilir" derler ya... Biz de Mustafa'nın durumunu çok iyi anlıyor ve biliyorduk.

Turgut Dinsel, Londra'da Cromwell Hastanesi'ndeki ameliyatta, İngiliz hemşirelerin ne kadar güzel olduğunu, kendisine, yeni doğan bir bebek gibi nasıl titizlikle baktıklarını, sabahları soyup itina ile yıkadıklarını anlatırken, hepimizi kahkahaya boğdu.

Nejat Seçen, Türkiye'de gazeteciliğin içinde bulunduğu durumu, Avrupa Birliği ile olan ilişkilerimizi anlatırken, ünlü kardiyolog Doçent Dr. Kemal Yeşilçimen, "Bakın ben size Avrupa Birliği konusunu bir hikáye ile anlatayım" dedi ve devam etti:

"Genç ve güzel kadın, İstanbul Boğaziçi Köprüsü'nün ortasında parmaklıklara çıkmış, kendini denize atmaya hazırlanıyormuş.

O sırada köprüden geçen bir işadamı, genç kadının intihar etmek üzere olduğunu görünce hemen arabasını durdurup "Dur, yapma!" diye bağırmış.

Dalgın dalgın, boş gözlerle denize bakmakta olan kadın umutsuzluk içinde;

"Neden yapmayayım?" demiş, "Bu sefil yaşamdan bıktım artık. Aş yok, iş yok. Ölmek bütün bu sıkıntıların sonu olacak!"

"Ölmekten başka çareler de bulunur. Bak, genç ve güzel bir kadınsın. Benim dostlarım var. Seni Avrupa Birliği ülkelerinden birine sokarsam, orada iş bulur, gül gibi geçinip gidersin!"

Genç kadın umutlanmış: "Sahi yapar mısınız bunu?"

"Tabii" demiş kurnaz işadamı ve genç kadını ikna edip arabasına bindirmiş. Yolda anlatmış ona: "Bak, senin pasaportun filan yok. Bu yüzden seni resmi yoldan Avrupa'ya sokamam. Şimdi, bir armatör arkadaşımın gemisine gideceğiz. Seni gizlice bir kamaraya sokacağım. Orada bekleyeceksin. Gemi Avrupa limanlarından birine gelince seni çıkaracağım."

"Peki" demiş genç kadın. Vapurdaki küçük bir kamaraya girmişler. İşadamı, "Yolculuk biraz uzun sürecek. Ben sana her gün yiyecek-içecek getireceğim" diyerek kadını kamaraya kilitleyip gitmiş. Bir gün, bir hafta, bir ay... İşadamı her gün geliyor, bir sürü yiyecek ve içki getiriyor. Derken aralarında bir yakınlaşma olmuş. Her ziyarette sevişip seks yapmaya başlamışlar. Haftalar geçiyor, kadın umutla Avrupa'ya gitmeyi bekliyor, vapur gidiyor da gidiyor. Bir gün geminin kaptanı durumu fark etmiş, gidip kilitli odaya açmış, bir de bakmış ki genç kadın yatakta çırılçıplak.

"Sen ne arıyorsun burada?" demiş kızgınlıkla. Kadın. "Avrupa Birliği'ne gireceğim de" demiş. Kaptan, "Ne Avrupası yahu" diye bağırmış, "Bu vapur, Üsküdar ile Eminönü arasında çalışan şehir hattı vapuru, kızım!"

Doçent Dr. Kemal Yeşilçimen, bu hikáyeyi anlattıktan sonra ekledi:

"İşte bizim, Avrupa Birliği ile ilişkimiz de buna benziyor! Avrupa Birliği'ne giriyoruz diye Üsküdar ile Eminönü arasında gidip geliyoruz!"
(Hurriyet)

2 Ara 2007

BU YAZI ANLAYANA!...

Yazarlar / Serdar Akinan

BU YAZI ANLAYANA!...



‘Önümüzdeki 2 ay içinde alınacak ve uygulamaya sokulacak kararlar bu ülkeyi 10 yıl içinde son derece kanlı bir iç savaşın içine sokacak kadar vahim...’

Bu cümle geçen akşam bir araya gelip uzun uzadıya süreci irdelediğim bir siyasetçiye ait...

O genelde eleştirisini AK Parti üzerine kurdu.

AK Parti’yi; Başbakan’ı eleştirdi...

Ben ise bu kapsamlı eleştirilerin bir kısmına “kısmen” katılmakla birlikte çok başka bir açıdan meselelere dair düşüncemi söyledim...

Ben AK Parti’yi eleştirmiyorum. Bir parça geri çekilip tarihe bakınca sonuç şayet ilk paragraftaki kadar vahim bir sona gidiyorsa bunun müsebbibinin “emaneti” kötü yöneten kadrolar olduğunu düşünüyorum.

Benim temel eleştirim ise askere daha doğrusu TSK’nın komuta kademesine.

Açık açık konuşalım.

2. AK Parti dönemi 2.Cumhuriyettir.

AK Parti iktidarı Fethullah Gülen’in test sürüşüdür.

1989’dan bu yana ve 11 Eylül’den bu yana olan bitenleri değerlendirdiğinizde; Fethullah Gülen hareketinin nereden ve neden desteklendiğini anladığınızda, 28 Şubat süreciyle beraber, bugüne baktığınızda sonuç budur.

Jakoben Kemalistler başaramadılar.

Bu gerçeği de itiraf edin artık.

Devlet yani mülkiye ve harbiye ilk sorumludur.

Mülkiye ve harbiye 1950’den beri Atatürk’ün mirasını kötü yönetmiştir. (Aslında İsmet Paşa’yı milat almak daha doğru...)

İkinci sorumlu ise siyaset-tarikat-mafya üçgenidir. (Son döneme medyayı da eklemek şarttır.)

Müteahhit kafalı sağ zihniyetler bu ülkeyi yağmalatmıştır.

Eğitim, sağlık ve adalet göçmüştür.

Özal’la başlayan süreç ise mutlak teslimiyettir.

Kimse kendini kandırmasın. Derviş’le başlayan süreç AK Parti tarafından milim sapma olmadan “başarı” ile sürdürülmektedir.

22 Temmuz günü ise ılımlı İslam artık iktidarını ilan etmiştir.

Tandoğan’ı ve ardından birçok meydanı dolduran o milyonlara da, naçizane, bir önerim var...

Aklınızdan geçen o cümleyi ben dahil herkes biliyor. Kendini Atatürkçü ve laik olarak niteleyen o “yüreği incinmiş” kitle son zamanlarda hep şu minvalde konuşuyor:

“Özkök de bunlardan biriydi, Büyükanıt gelecek her şey bitecek. Hay Allah, galiba o da olmadı sıra Başbuğ’da...”

Bu hastalıklı düşünceleri bir yana bırakın ve uyanın..!

İddia ve tespitim şu: E-muhtıra’nın verildiği günden bu yana, bu ülkede en çok yıpranan kurum TSK’dır.

Bunun müsebbibi de bizzat komuta kademesidir.

Durun! Hemen hiddetlenmeyin... Biz daha öfkeliyiz.

Neden mi? Şundan:

5 Kasım süreciyle ortaya çıktı; 2. Cumhuriyetin ilk büyük adımı atılmakta ve başka ellerin kurdurduğu ve orta vadede bize açık bir tehdit olacak şoven milliyetçi bir Kürdistan’a “olur” verilmektedir.

Diğer adımları da 2008 ortasına kadar göreceğiz. Tahmin etmek zor değil...

Elbette bu bir tercihtir. Siyasi bir tercihtir... Demokratik bir tercihtir.

Ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin karakterini değiştirecek nitelikte bu tercihi tercih etmeyen yığınların endişelerini ifade ettiğini düşündükleri samimi ve güvenilir bir siyasi kadro yoktur.

AK Parti ise kendi içinden empatik bir Cumhuriyetçi anlayış çıkarma dinamiğinden maalesef mahrumdur.

Bu onun kaçınılmaz sonu olacaktır. Ama endişe veren mesele bu sonun aynı zamanda Cumhuriyetin de sonu olmasıdır.

Burada durun ve bir zahmet Atatürk’ün gençliğe hitabesini okuyun... (Yok gerçekten okuyun...)

Bu metni , bir kariyer için, ezbeleyenlere ve ezberletenlere değil...

Anlayıp, her ne pahasına olursa olsun, uygulayacaklara ihtiyaç duyulan günlerdeyiz.

Atatürk, o hitabeyi de kalkıp ne askeri-sivil bürokratlara ne de siyasilere yazdı...

Gençliğe yazdı...

Okuyun ve düşünün...

Kurdistan’i kabul et... PKK bitsin!


Yazarlar / Serdar Akinan

Kürdistan’ı kabul et... PKK bitsin!



Çok mu iddialı geldi bu başlık?

Gelmesin... Olan bitenin arka planında tam da bu formül yatıyor...Tutarsa...

Çok uzun ve dolambaçlı laflarla kafanızı karıştırmayacağım. Açık verilerden yola çıkarak başlıktaki tezimi anlatacağım.

Apo’yu Türkiye’ye kim teslim etti?

ABD.

ABD, İngiltere ve İsrail’nin, büyüyen İran (Şii) tehlikesine karşı, yüzde yüz güvenebileceği, en sadık ve monoblok gözüken yapı nerede?

Irak’ın kuzeyinde...

Yani? Kürdistan’da...

ABD neden Türkiye’ye yüzde yüz güvenemez?

1Mart’ta test etti. Gördü...Türkiye, siyasal ve sosyal olarak çok parçalı...Karar odakları farklı etki alanlarına sahip. Irak’ta başı bu kadar beladayken bir başka bölgesel ve derin sorunla daha uğraşmak istemiyor.

5 Kasım günü, Washington’da PKK’nın “PKK olarak bitirilmesi” kararlaştırıldı.

Yani?

Yani ABD Türkiye’ye “büyük bir şey” verdi...

Karşılığında ne aldı?

“Kürdistan’a karışmayacaksın...” dedi. Barzani de hemen akabinde “güvence verilerek” rahatlatıldı.

Hükümet ve belli güç odakları, PKK’yı denklemden çıkartma planları içinde ve bu arada Kürdistan’a da ses çıkartılmayacak.

Beni hiç kimse, bu coğrafyada ABD, İngiltere ve İsrail’in desteğiyle, onların dikte ettiği bir karara uyarak hareket eden bir Türkiye’nin orta ve uzun vadede kazançlı çıkacağına ikna edemez.

Dolayısıyla, bu denklem, şayet gerçekleşirse, ısrarla savunuyorum, orta ve uzun vadede bu ülkeye zarar verecek gelişmeler olacaktır.

Öncelikle PKK’nın bu denklemden, bu kadar kolaylıkla çıkartılabileceğini düşünmek saflık olur.

Peki ne olabilir?

Önümüzdeki günlerde, “bir takım sözler alan” yönetici PKK kadroları dağdan “inebilir”...

Dağda, eline aldığı silahı henüz kullanmamış binlerce Kürt genç Mahmur’a geçebilir...

Mahmur’dakiler de BM gözetiminde Türkiye’ye gelebilir...

TSK, sınır ötesine konuşlanabilir... Mehmetçik ve peşmerge birlikte çay içerken çekilmiş şirin fotoğraf kareleri manşetleri süsleyebilir.

Tüm bunlar artık pek mümkün, görünen o ki “konuşulmuş-anlaşılmış” senaryolar...

Şu soruyu soran var mı? PKK bu adımları ne karşılığında atacak? Asıl soru budur... Bu sorunun yanıtı da önümüzdeki süreçte gömülüdür.

“Bir barış yapılacaksa kendi aramızda yapalım... ABD işbirlikçisi Talabani ve Barzani ile değil... Bölgeye çöreklenen emperyalist güçlerle değil... İstiklal harbindeki ve Cumhuriyetin ilk yıllarındaki haklarımızı verin... Üniter devlet içinde kalmak istiyoruz. Silahları kaldırıp atalım. Akan kan dursun.”

Bunu kim diyor?

Öcalan...

AK Parti ne yapıyor?

O hakları vermeye hazırlanıyor... Şahane... Buna bir itirazım yok!

Güzel de o adımları bize ABD, İngiltere ve İsrail attırıyor.

Sevr ile Lozan arasında bir noktaya mahkum ediliyor Türkiye.

Masanın karşı tarafında bin yıllık toprakdaşlarım oturmuyor ki... Binlerce kilometre öteden gelip bu enerji havzalarını kontrol altına almak isteyen, Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana bu bölgede milyonlarca insanı öldürenler oturuyor.

Dağdaki PKK’nın Apo’dan bağımsız ve ABD-Barzani-AKP’ye uygun adımlar atacağını düşünmek saflıktır diyorum.

Süreç geçmişe gebe...

21 Kas 2007

Gundem sogutmak... Enseyi karartmamak?

Yazarlar / Serdar Akinan

Gündem soğutmak... Enseyi karartmamak?



Bir haftadan fazla oldu...

Elim yazıya gitmiyor... Gidemiyor...

“Sadece hasta hasta yatmaktan mı bu tembellik?” diye soruyorum kendime...

Yanıt...

Valla, sanırım sadece o değil... Biraz da ahvalden kaynaklanıyor.

Çok değil bundan birkaç hafta önce o kanlı Dağlıca baskını haberi geldiğinde hissettiklerimi yazmıştım.

İzleyen günlerde memleketin dört bir yanından gelen görüntülere; kuduran sokaklara, sel olup akan bayraklara, avaz avaz atılan manşetlere bakıp... “Bu milleti ne sakinleştirebilir..?” diye kendi kendime sormuştum.

Ve, olan bitene; gidişata bakıp...Tam da Washington gezisinin başladığı gün, gene olmayacak bir şey yazmıştım...

“Operasyon falan beklemeyin. Olmayacak!”

demiştim.

Oysa, o ne muhteşem(!)

slogandı...

“Bıçak kemiğe dayandı...” Breh...Breh...

Hemen akabindeki Washington seferinin zafer kokan manşetlerini hatırlıyor musunuz?

Hadi biraz hafızanızı yorun canım...

Evet, bravo...

“ABD, anlık istihbarat verecek...”

Yani?

Sınırdaki 100 bin asker vurdu vuracak...

Anlık istihbarat mı

istiyorsunuz?

Durun ben size vereyim.

(Hoş aylar önce yazmıştım... Ama çok unutkan olduğunuz için bir kez daha yazmakta hiçbir mahsur görmüyorum...)

ABD ve İsrail, Kürdistan’ın (Büyük mü küçük mü o kadarını şu aşamada bilemiyorum) kurulmasına kesinlikle karar verdi.

PKK, AK Parti’nin seçim başarısından rahatsız oldu ve kanlı eylemler yaparak, mevcut denklemden dışlanmamak için “Ben hâlâ buradayım...” dedi.

Siyaseten tam bir miyop olduğunu düşündüğüm Barzani ise oluşan havada rolüne ters açıklamalar yaptı. (Şimdi toparlıyor...)

AK Parti ise bölgesel pozisyonuna ve misyonuna uygun davranarak bu plana; bir beka alışverişi yaptığından, kayıtsız şartsız uyuyor...

AK Parti, çok kapsamlı bir paketle, PKK’yı etkisizleştirecek, Barzani ve Talabani’yi ise son derece ferahlatacak bir takım planlı adımlar atacak.

DTP’nin kapatılması hikayesi detaydır...

Süreci engellemeyecek bir büyük mutabakat yürürlüktedir.

Tamamen kırılgan ve değişken parametrelerden oluşan bu denklemin nasıl yürüyeceğini bilemiyorum.

Ama şu soruları yanıtlarken herkesin iki kez düşünmesi gerektiğini biliyorum...

Bu ülke binlerce insanını neye ve kime kurban verdi?

Ne uğruna bu kan döküldü ve dökülüyor?

Kürt meselesini, Kürtçülük yapanları ve terörü ayıran son derece kapsamlı bir plan olduğu anlaşılıyor.

Erkan Mumcu, haftalar önce, mevcut fotoğrafı çeken ve derhal yapılması gerekenleri anlatan kapsalı bir yazıyı kamuoyuyla paylaşmıştı... Çok duyulmadı maalesef...

Kelimesi kelimesine oldu ve oluyor...

AK Parti, biraz örtülü bir mahcubiyetle, meselenin halli için o metinde çizilen yol haritasını temel stratejisi yapıyor...

Ancak, o denli büyük bir hata içindeki, ne bu tarihsel misyonu tamamlayacak siyasi bir vizyon ne de cüretle atabilecek sağlam bir zemine basmıyor.

O nedenle, sürecin, PKK’yı kullanmak yerine tasfiye edildiği nihayetinde ise ülkeyi bölünmeye götürecek Kürtçü hareketin son derece güçlendirildiği bir evreye taşındığını düşünüyorum.

Not: Mumcu’nun yazısının tamamını Anavatan’ın sitesinde bulabilirsiniz. Okuyun...

15 Kas 2007

Tanri findigi verir ama kirmaz!

Rahmi TURAN rturan@hurriyet.com.tr

Tanrı fındığı verir ama kırmaz!

KİMSE kendini aldatmasın...Fakir ve eğitimsiz toplumlarda demokrasi gelişmez.

Biz, ulus olarak kendimize yetmiyoruz. Az üretiyor, borçla yaşıyor, yabancılara çalışıyoruz.

"Yüzde 46.7 oy aldık" diye övünen yönetim, bugün, elde avuçta ne varsa satarak günü kurtarıyor. Yabancı devletlere karşı boynu eğik!

Bütün doğal kaynaklar, denizler, ırmaklar, göller, fabrikalar, şirketler satılıyor, gelen para, sanki havadan gelmiş gibi mirasyedi zihniyetiyle harcanıyor.

Bugünü kurtardık diyelim, peki yarın ne olacak?

Babadan, dededen kalan mallar bittikten sonra, kendi ülkemizde yabancılara ırgat olarak çalışacağız. Gidiş o gidiş!

* * *

İngiliz gazeteci Beatrice Vanni, yaz tatilini Türkiye'de geçirmiş... Ülkesine döndükten sonra yazdıkları hayli ilginç... Diyor ki:

"İngilizlerin istilası sonucu Kalkan'da aşçı, hizmetli, emlakçı dışında hiçbir Türk kalmadı. Türkler, tepelerin gerisine çekilerek güzel sahilleri İngiliz ve Almanlara terk etti. Kalkan artık Türklerin değil sanki..."

Bir İngiliz gazeteci bile, yabancıların Türkiye'yi istilasını üzülerek, hüzünlü bir dille anlatıyor. Gerçekten acı verici bir durum bu... Yalnız Kalkan değil, bugün birçok bölgemiz bu durumda...

Ben, yabancılara emlak satılmasına karşı değilim. Üstelik destekleyen yazılar da yazdım... Elbette ki, karşılıklı olmak şartıyla, belli kurallar dahilinde satış yapılabilir. Ancak; bu satışların mutlaka ölçülü olması, gayrimenkullerin semt pazarında elma-armut satılır gibi satılmaması gerekir. Özellikle arazi satışlarındaki ölçüsüzlük, ileride başımıza ciddi sorunlar çıkaracağa benziyor. Şu atasözünü unutmamak gerekir:

"Bugün yenilen hurmalar, yarın çıkarken, bir yerleri tırmalar!"

* * *

Fransız Profesör Maurice Duverger, Türkçe'ye de çevrilen ünlü "Sosyal Bilimlere Giriş" kitabında şöyle yazmıştır:

"Halkının dörtte üçü, hatta daha çoğu okumasız yazmasız, bilgisiz ve halkının büyük kısmının yarı aç, yarı tok yaşadığı ülkelerde klasik demokrasi işleyemez. Kamu özgürlükleri bu koşullarda uygulanamaz, seçimler anlamını yitirir!"

Fransız Profesör'ün uzun yıllar önce yazdığı bu kitapta, sanki Türkiye'nin bugünkü hali anlatılıyor gibi... Yoksul ve eğitimsiz ülkelerde demokrasi işleyemez! Adına demokrasi dense de, bu gerçek demokrasi değildir!

* * *

Dünyadaki 55 İslam ülkesi içinde, demokrasiyi kör-topal yürütmeye çalışan tek ülkeyiz.

Bugün kötü uygulansa da, yakaladığımız demokrasi ipini bırakmamalıyız. Çünkü bizi kuyudan o çıkaracaktır.

Kurtuluşumuz, halk tarafından gerçekleştirilecek gerçek bir demokrasiyle olacak ama o düzeye gelmemiz herhalde daha uzun yıllar alacak ve biz bu fırtınalı ortamda sallanıp duracağız.

Tanrı fındığı verir ama kırmaz! Doğa bize tüm güzellikleri ve zenginlikleri vermiş... Bu topraklar bize ecdadımızdan miras kaldı ama korumasını, kullanmasını beceremiyoruz.

Peki, ne olacak böyle?

"Dün" öldü, "bugün" can veriyor, "yarın" ise henüz doğmadı. Biz geriye değil, yarınlara bakalım artık...

5 Kas 2007

Sinir otesi operasyon olmayacak...

Sınır ötesi operasyon olmayacak...



Washington’da Bush ile Erdoğan arasındaki görüşmeye saatler kala bu iddia nereden çıktı?

Birçok şeyden çıktı...

Ama izin verin 2 haftadır ülke olarak içinden geçtiğimiz sürecin nereye vardığını görmek ve temel aktörlerin pozisyonlarını anlamak açısından çok sembolik bir olaya yakından bakalım.

PKK tarafından kaçırılan askerlerimizin serbest bırakılma zamanlaması ve şeklinden bahsediyorum elbette...

Dün TSK’nın sitesine koyduğu BA-30/07 numaralı açıklamayla PKK’nın yayın organı HPG’nin sitesine koyduğu açıklamayı alt alta koyup okuduğunuzda fotoğrafı daha iyi görebiliyorsunuz.

TSK, 22 Ekim tarihinde “irtibatın kesildiği” bildirilen 8 personelinin 4 Kasım itibarıyla tekrar “bünyesine katıldığını” açıklıyor.

PKK ise gayet açık ve net bir şekilde bu süreçte DTP, ABD ve Barzani’nin işbirliğini ilan ediyor.

İşte o açıklamadan o cümleler...

(...)Federal Kürdistan Bölge Hükümeti İçişleri Bakanı Hacı Mahmut Osman, Uluslararası Tolerans’ın Başkanı Kerim Sincari, DTP Milletvekili Osman Özçelik, Aysel Tuğluk ve Fatma Kurtulan’dan oluşturulan heyete Medya Savunma Alanlarında teslim edilmiştir.(...)

PKK bununla yetinmeyip, gene açık açık bu anılan unsurlara atıfta bulunmaktadır...

(...)ABD’nin, Kürdistan Bölge Hükümeti’nin, DTP’nin ve duyarlılık gösteren herkesin bu çabalarındaki katkısı, askerlerin daha kısa sürede bırakılmalarına neden olmuştur.(...)

Bunda ne var diyebilirsiniz?

Çok şey var da bu yazının konusu o değil... Bir başka yazıya bu tabloyu açacağım.

Sınır ötesi operasyonun neden olmayacağına gelelim.

1. ABD Başkanı Bush’un , Centcom’a yani Irak’ta güvenliği sağlamakla yükümlü ve başı yeterince belada olan karargaha Irak’ın kuzeyindeki dağlık alanda “TSK ile ortak operasyon yap” talimatı vermesi mevcut halde imkansızdır.

2. Zaten parçalı olan ve her açıdan yetersiz Irak hükümetinin kuzeyde herhangi bir otorite veya kudret çerçevesinde bir şeyler yapması/yaptırması mümkün değildir.

3. Barzani’nin PKK’ya karşı herhangi “sahici” bir harekete girişmesini beklemek saçmadır.

4. Bölgede hava şartları hızla olumsuz şekilde değiştiğinden ve başka türlü sebeplerle TSK’nın büyük çaplı, kalıcı ve derin bir herakata girişmesini beklemek anlamsızdır.

Peki ne olacak?

Büyük kamuoyu baskısı var.

Ancak sadece Erdoğan değil asker de sıkışmış vaziyette...

Tablo da bu...

Geçen yazıda söylediğim gibi... Türkiye son derece kritik bir kavşakta...

Ve bugün saat 13.00’teki Bush Erdoğan görüşmesi bu anlamda önemli...

Ama şahsi düşüncem şu:

Bu görüşmeden somut hiçbirşey çıkmaz.

Kısa vadede PKK’ya yönelik bir büyük sınır ötesi operasyon olmayacak.

Yani kendimizi kandırmayalım.

Sakin olalım...

Nasıl olacaksak? (Aksam)

Oval Ofis isleri



Oval Ofis işleri

05.11.2007

BEHİÇ KILIÇ
behic.kilic@tercuman.com.tr


BİLİNDİĞİ gibi Ankara heyeti bir kez daha tarih yazmak için Washington’u basmış bulunuyor!.. Heyet-i temsiliye, Oval Ofis’te bugün, cümle aleme diplomasi dersi verip parmak ısırtmaya hazırlanıyor!..
Başkan, Başbakan’ın karizması ile yeniden şöyle bin titreyip kendisine gelirken, Bayan Bush da, Bayan Erdoğan’a hayranlıklarını iletecek... Yani şöyle iki firsth lady baş başa bir çay içerlerse ve Başbakan’ın kızlarından da bu duruma iştirak eden olursa, Bayan Bush’un diplomatik yönden de gereğince techiz edilmesi bekleniyor...
Yani beyim; Amerikalı garibanların bir kez daha ağızlarını bir karış açık bırakacak şekilde oradayız hayırlısı ile...
Bana inanmayan, açsın gazete arşivlerine baksın... Ne zaman büyüklerimiz Beyaz Saray’a gitmiştir, Amerikalılar gördükleri güç, beceri, bilgi ve ihtişam karşısında şallak mallak olmuşlardır!..
Bu durum aynen böyle yazılmıştır her seferinde...
Özal, Demirel, Çiller, Mesut, Ecevit ve şimdi, hep böyledir...
(Bu çıkarmalarda, hem bizim tarafın, hem de ABD tarafının siyasi ve bürokrat kimlikleri hep değişmiştir ama taa Özal’dan beri hikayeyi yazan matbuat ekibimiz aynen dimdik ayaktadır... Gelen ağam giden paşam üslubu ile uçak heyetinin değişmez mürettebatlarıdır, kendilerini bu başarılarından ötürü tarih affetmeyecektir!)
Arz ettiğim gibi, şanlı tarihimiz, Oval Ofis fütuhatlarını yansıtan altın harflerle doludur..
Mesela misal Clinton-Ecevit buluşması... Hiç unutulmaz bu ikilinin Oval Ofis’teki görüntüleri... Clintoh, fabrikatör Hulusi Bey’in şımarık piçi havasında, poposunu masaya iliştirmiş, bizimki de, şinmetin düşüm maaşlı dürüst muhasebecisi şeklindi... Clintoh, fabrikatör Hulusi Bey’e çaktırmadan, muhasebeciyi baskı altında tutup tırtıklama peşinde!.. Bir yandanda kafa yapıyor, bizimki de terbiyeli terbiyeli yakayı sıyırmaya çalışıyor!.. Hatırladınız mı manzarayı?..
Hep öyledir bu durumlar...
Bizim heyet-i tembiliye, Oval Ofis içinde yarım saat-kırkbeş dakika kalırlar, kapının önüne bırakılırlar... İşte o zaman kıyamet kopar... Manşetler atılır, Amerika Amerika olalı böyle muazzam heyet görmemiştir!..
Şimdi, burada traşı bırakıp gerçekte neler olabileceğine bakalım mı?.. Oval Ofis gezisinin kıymeti harbiyesi nedir?..
Bush ne diyecek ki?!.
ABD’nin söyleyeceğini, Condi Hanım Ankara’da söyledi...
ABD’nin “Niyeti” konusunda AKŞAM’da yansıtılan yazı ilginçtir...
Yeni muhafazakarlar ABD’nin Irak’tan sonra, özellikle İsrail’in güvenliği için İran ile hesaplaşması gerektiğini vurguluyorlar ve bunun gerçekleşmesi için kolları sıvadılar.
Neo-con internet sitesinde Scott Sullivan imzası ile bir yorum yayınlandı. Yorumda, ABD Başkanı George Bush’un asıl hedefinin göründüğü gibi İran değil Türkiye olduğu iddia edildi.
Sullivan, “ABD’nin İran’ın nükleer tesislerine saldıracağını düşünüyorsanız bunu unutun. Bush İran ile savaşa giremez, çünkü 2003’en bu yana Türkiye ile savaşa girmiş durumda. Bu savaşı kaybetmemek için Bush İran’a yeni bir savaşı göze almayacak. Türkiye Başbakanı Erdoğan, son haftalarda ABD-İran ve PKK tehdidine karşı azimle çözüm yolları arıyor” dedi.
ABD’nin son günlerdeki ilişkilerinin İran’dan çok Tahran ile aralarında tarihi bir rekabet olan Ankara ile çatıştığına dikkat çeken Sullivan, “Bu gelecekte bir İran-ABD çatışması ihtimalini azaltıyor” yorumunda bulundu. İddiasını daha da ileri götüren Sullivan, “Irak yönetimi İran ile açıkça Türkiye’ye karşı ittifaka gidiyor, İran bölgedeki etkisini artıyor ve Bush buna ses çıkarmıyor” ifadelerini kullanarak, ABD’nin aslında Kürtler’i özgürleştirerek Pearl Harbour saldırısının benzerini gerçekleştirdiğini ve Erdoğan’ın direnişine rağmen kısmen başarılı olduğunu söyledi.
Erdoğan’ın Bush ile yapacağı görüşmeye de değinen Sullivan, “Bush baskın çıkarsa Erdoğan’ın istekleri önemsenmeyecek. Türkiye ve ABD PKK’ya karşı ortak harekete girişmek yerine ABD ve Türkiye savaşa gidecek” dedi...
Oyun ABD’nin oyunudur...
Bu oyuna ancak oyuncularımızın kalitesi ile oyunun kurallarına denk katılabiliriz...
Şimdiye kadar bunu yapamadık...

21 Eki 2007

Çelik çomak referandumu

BANA GÖRE

Çelik çomak referandumu

21.10.2007

SIRRI YÜKSEL CEBECİ
sirriyuksel.cebeci@tercuman.com.tr

SAYIN Başbakan, cumhurbaşkanlığı seçimini krize dönüştürdüğü süreçte, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın sert eleştirilerini cevaplandırırken, “Muhalefetin eline çelik çomak verdik oynuyor” diyordu.

O çelik çomağı şimdi de milletin eline verdi.

Oysa çelik çomak oynamak, bugün yapılacak referandumdan daha ciddi iştir.
AKP gibi milletin zamanına ve parasına acımayan, milleti boş ve gereksiz işlerle uğraştıran, hatta milletle alay eden bir iktidara dünyanın hiçbir yerinde rastlayamazsınız.

Milleti çelik çomak oynamaya, hatta çelik çomak oynamaktan daha da gayri ciddi işlere mecbur eden bir iktidar...

Sayın Baykal’ın “Hukuk garabeti” dediği bugünkü referandumun mantığını açıklayabilecek bir Allah’ın kulu var mı?

Üstelik sandığa gitmeyen seçmene 17 YTL para cezası verilecekmiş!
Sandığa gidip oy kullanmak elbette vatandaşlık görevidir. Ama bugün sandık başına oy vermek için değil, çelik çomak oynamak için gideceğiz.

Çünkü seçmenin en az yüzde 80’i niçin ve neye oy vereceğini hala bilmiyor.

Hatta hükümet tarafından “Sivil anayasa” hazırlandığını ve o anayasa için referandum yapıldığını sananlar bile var.

Böylesine saçma sapan bir sandık oyunu ile bizi referandum, daha doğrusu çelik çomak kültürüne alıştırmaya başladılar.

Ne etik, ne demokratik
CHP ve MHP’liler, referandumda “Hayır” oyu verecekler.

İktidardaki AKP ve merkez sağın iki partisi DP ve ANAP’ın oyunun rengi ise “Evet”...
Hadi AKP kendi çalıp kendi oynuyor da, şu DP ile ANAP’a ne oluyor?
Türkiye’de merkez sağ siyasetin neden çöktüğünü gösteren en yeni resimdir işte bu...
DP ve ANAP, referandumda “Evet” oyu kullanmaya kendi özgür iradeleri ile mi karar verdi, yoksa 22 Temmuz seçimlerinden önce olduğu gibi bir yerlerden talimat mı aldılar?

Hem, “Cumhurbaşkanı’nın yedi yıl sonra hangi yöntemle seçileceğine bugünden karar vererek, yedi yıl sonraki seçmenin iradesine ipotek koymaya ne hakkımız var” dersek, anayasa değişikliğine “Evet” diyecek olan AKP, DP ve ANAP’ın verebileceği cevap var mı?

Demek ki bu referandum hukuki ve mantıki olmadığı kadar, etik ve demokratik de değil.
Anlayabilene aşkolsun
AKP’nin ne yapmak istediğine ve nasıl bir oyun oynadığına kimsenin aklı ermiyor.
Bir “Sivil anayasa” söylemi attılar ortaya.Tercüman

Halk dusmanlarının iktidar kavgasi

Halk düşmanlarının iktidar kavgası

20.10.2007

BEHİÇ KILIÇ
behic.kilic@tercuman.com.tr


VATAN uğruna toprağa düşen Kürt gençlerimiz, Batılı istilacılara ve üzerimize sürdüğü silahlı çetelere ilahi bir cevap vererek ebediyete göç ediyorlar... Diyarbakırlı, Urfalı, Karslı evlatlarımızın ateş düşen ocaklarındaki dalgalanan Türk bayrakları, bir büyük acının içerisinde, geleceğe karamsar bakmamızı engelleyen en büyük şehit miraslarıdır...

Eşkıya, Batı’nın cografyamızda yarattığı bir bataklık ortamında ,mafyavari bir yapı içerisinde at oynatıyor... Bu yapıda, elbetteki büyük bir gayrımeşru kazanç var... Bu kazanç, siyasi bir hedefle perdelenen, dünyanın en önemli uyuşturucu ticareti olarak, basitçe tarif edilebilir... Bütün bu gelişmeleri, temelde bu şemsiye altında da değerlendirmek gerekir...

Eşkıya gücünü sürdürebilmek için, bölgede yaşayan vatandaşlarımız üzerinde mutlak tahakküm kurmak zorunda olduğunu biliyor... Aksi halde barınması imkansızdır... Bu yüzden, varlığının ilk anından beri bu temelde hareket ediyor ve silahı ile sindirme, uydulaştırma politikası uyguluyor...
Beşağaç Köyü’ne çoğunluğunun yaşları 15-17 arasında değişen 12 genci hedef almasının temel noktası da budur...

İlgilisi bilir, PKK içinden ilginç bilgileri yansıtan bir internet yazarı vardır... Nail Amudi imzası ile yazan bu kişi son gelişmelerle ilgili şu bilgileri sıraladı...
“Beşağaç Köyü katliamının, Murat Karayılan ve Fehman Hüseyin arasındaki hesaplaşmanın devamı olduguna dikkat çekiliyor. Beşağaç katliamının, örgüt içerisinde ‘Suriyeli-Türkiyeli’ kadrolar arasında yaşanan hizipleşmenin yanı sıra, Suriyeli Fehman Hüseyin ile Türkiyeli Murat Karayılan arasındaki liderlik savaşını da yeniden tırmandırdığı” kaydedildi.

PKK’dan kaçmayı başaranların iddialarına göre, geçen ay Kandil’de gerçekleştirilen ve üst düzey sorumluların katıldığı toplantıda, örgütün stratejisi tartışılırken, ilginç diyaloglar olmuş. Toplantıda, Türkiyeli kadrolar tarafından desteklenen Murat Karayılan’ın “Silahlı eylem sürecinin tırmandırılmaması, savunmada kalınması, sivillerin hedef alınmaması, bölge halkının tepkisinin çekilmemesi, demokrasi sürecinin sonuçlarının beklenilmesi, aksi durumda özellikle uluslararası kamuoyunda güç durumda kalınacağı” şeklindeki açıklamalarına karşı, PKK’nin silahlı kadrolarının basındaki Suriyeli Fehman Hüseyin’in; “Kadroların aktif halde tutulabilmesi için eylemlerin tırmandırılması gerektiği, operasyonlar sonucunda Türkiye ve İran alanında önemli kayıplar verildiği, son dönemde kaçışların arttığı, kadrolar arasında moral çöküntü yasandığı, katılımın son derece düşük olduğu, örgüt yönetimine ve ideolojisine güvenin sarsıldığı, halktan destek alınamadığı, hatta örgüt mensupları ile ilgili ihbarların arttığı, bu nedenle hedef gözetilmeden, özellikle de köy korucularının oldürülmesi” yönünde görüş bildirdiği belirtildi. Tercuman

19 Eki 2007

Saglikta buyuk tehlike!

Rahmi TURAN
rturan@hurriyet.com.tr


Sağlıkta büyük tehlike!

İNTERNETTE ilginç sağlık siteleri var. Bunlardan biri, gazeteci arkadaşımız Coşkun Bel'in yönettiği www.bizimsaglik.com sitesi.

Bu sitede zaman zaman Doçent Doktor Kemal Yeşilçimen'in görüşleri de yer alıyor.

Siyami Ersek Hastanesi Kardiyoloji Şefi Yeşilçimen'in verdiği bilgilere göre:

Türkiye'de sağlığa dikkat edilse toplam ölümlerin yüzde 86'sı önlenebilir.

Yapılan bir araştırmada, bir yılda ölen 430 bin kişiden 372 bininin ölüm nedenleri önlenebilir risk faktörlerinden oluşuyor. Sağlığa dikkat edilse, çoğu hayatta olacaktı.

Türkiye'deki ölümlerin yüzde 21.7'si kalpten, yüzde 15'i beyinden oluyor.

Yüksek tansiyonu olanlar buna önlem alsa, yılda 109 bin kişi ölmeyecek.

Obezler ve sigara tiryakileri kendini tutsa, yılda 112 bin kişi hayatta kalacak.

Toplam ölümlerin yüzde 2.7'sini oluşturan kanserde, akciğer kanseri birinci sırada...

Üç yıl süren araştırma sonunda, bir yıl içinde hayatını kaybedenlerin yüzde 86'sının, sırf yaşam alışkanlıklarını değiştirmedikleri için öldükleri ortaya çıktı. Türkiye'de birçok ölüm, önlenebilir riskler dikkate alınmadığı için meydana geliyor.

Doçent Dr. Kemal Yeşilçimen, "Uçurumdan atlayan 372 koyunla, ağaca çıkan kedinin bile günlerce büyük haber yapıldığı, fındığı avuçla mı yoksa tek tek mi yiyelim muhabbetiyle halkın uyutulduğu ülkemizde, her yıl 372 bin kişi pisi pisine ölüyor" diyerek işin dehşetini ortaya koyuyor.

* * *

Dr. Yeşilçimen bu arada başka bir tehlikeye dikkati çekiyor. Radyasyonlu hurdaların başımıza bela olduğunu belirterek "Bu hurdaların tümü eritilip iç piyasada kullanılan malzemelere dönüştürüldü. Soframızdaki çatal-bıçak, yemeğimizi pişirdiğimiz tencere, cebimizdeki anahtar bile radyasyonlu olabilir" diyor.

Avrupa'nın kirli işleri ölüm saçıyor. Boğaz tokluğuna ölüme gittiğinin farkında bile olmayan zavallı işçilerimizi ve toplumu koruması gerekenler ise uykuda.

Kanserojen maddeler ve kirletilen hava her çeşit kanser, kalp-damar ve akciğer hastalıklarına davetiye çıkarıyor.

Derelere akıtılan zehirler, içme sularımıza karışan kanalizasyon suları, yemyeşil çevreye atılan, toprağa gömülen binlerce varil içindeki kimyasal atıklar, filtresiz bacalardan üstümüze çöken zehirli dumanlar, devasa gemilerle ülkemize sokulan radyasyonlu hurdalar...

Kirlilik, korumasız halkımızda her çeşit kanser, hastalık ve ölümlere yol açarken, felakete göz yumanlara, yetkisini zehirden, radyasyondan, kanserden yana kullananlara bu hain davranış, çeşitli ulufeler olarak geri dönüyor.

Sözde uygar dünyanın çöplüğü oluyoruz. Bize dayatılan çevre ve yaşam tarzı hastalık saçıyor. Çevre felaketi, sağlık savaşına dönüşüyor.

Önce, hastalık üreten ortamlarla yaşamaya zorlanan ve sonra da kendini tedavi ettirmek için çırpınan zavallı bir toplumun kısa hayat hikáyesi budur.

* * *

Doç. Dr. Kemal Yeşilçimen'in bu saptamaları gerçekten ürpertici.

Uzun lafın kısası: "Ölümlerden ölüm beğenelim" sözü bize çok uyuyor.

Peki, kaderimiz mi bu? Böyle bile bile gidilen hazin bir son olur mu?

Bu vurdumduymazlık, aptallıkla eşdeğer değil mi?

Ne zaman uyanıp gerçekleri göreceğiz? Kim bilir? Bu kafayla gidersek, belki hiçbir zaman!

Merkez sag liderini ariyor

BANA GÖRE

Merkez sağ liderini arıyor

19.10.2007

SIRRI YÜKSEL CEBECİ
sirriyuksel.cebeci@tercuman.com.tr

ADNAN Menderes, Süleyman Demirel ve Turgut Özal’dan sonra merkez sağın lidersiz kaldığı doğrudur.

Tansu Çiller, Mesut Yılmaz, Ali Talip Özdemir, Erkan Mumcu ve Mehmet Ağar, merkez sağdaki lider boşluğunu dolduramadılar.

Merkez sağda lider arayışı sürüyor.

DP Genel Başkanlığı için Sinan Aygün ve Burak Küntay’dan sonra, şimdi de Ülke Deniz Arıboğan’ın adı ortaya atıldı.

Yani, merkez sağda durum toz-duman...

Daha önce, DP Genel Başkan adayları arasında adının geçtiğini yazdığımız Dr. Aytun Çıray’dan bir mektup aldık.
DP’nin, daha doğrusu merkez sağın trajik durumunu net şekilde anlatan bu mektubu okuyucularımıza sunuyoruz:

Dr. Aytun Çıray’ın mektubu
DİĞER birçok yazınız gibi “Merkez sağda hüzünlü bekleyiş” başlıklı yazınızı da ilgi ile okudum.
Bir plân dahilinde bitirilmiş bir partinin “lider arayışı” veya “bulunduğu durumdan çıkma” çabalarından söz etmişsiniz.
Hemen baştan ifade edeyim ki; ben ne adayım, ne de aday olduğumu herhangi birine söyledim.
Sağolsunlar, DYP’nin kuruluşundan bu yana emeklerimin olduğunu bilen “hakiki DYP”li bazı dostlar, kariyerimi de gözeterek beni aday olmam konusunda teşvik ettiler.
Ancak ben, mevcut arayışların ülkenin bugün içinde bulunduğu durumu kavrayan, projesi olan bir çıkış arayışından çok...
Yeniden ikbal yollarını aralamaya yönelik olduklarını gördüğümden bu düşünceye tamamen uzağım.
Sayın Söylemez’in (“adaylar çoluk çocuk”) beni kastetmediğini biliyorum ama “çoluk çocuk akıllı yetişkinlerin” DYP’yi bugünlere getirdiği düşünülürse, kaygılanmakta haklıdır.
Bilgilerime ve algılamalarıma göre ülkemiz hiç olmadığı kadar tehlikeli süreçten geçmektedir.
Akıl tutulması bir yana, mantıklı düşünme yeteneğimiz yok edilmektedir.
Umut bağladığımız bir muhalefet partisi, sözde “kaos”u önleme adına iktidara adeta payanda olmaya başlamıştır.
Halbuki mantık kaybından daha “kaotik” ne olabilir?
Tartışılmamış, sonuçları hakkında çoğu kimsenin bir fikrinin olmadığı, milletin içeriğini bilmediği halde “Evet” demeye hazırlandığı bir Anayasa değişikliği oylaması devam ederken, kanunun bir kısmını değiştirmeye teşebbüsten daha “kaotik” olan nedir?
Gerçekten haklısınız.
Daha onlarca nedenden dolayı kaosa giden ülkemizde “hüzünlü bekleyiş” devam ediyor.
Elbette kurtaracaklar çıkacaktır milletin kara talihini.
Ama onlar, talihimiz tehlikeye sokanlar olamaz herhalde.

Millete yabancılaştırdılar
DEVLETTE dört yıl en genç müsteşar unvanına sahip olarak çalışmış, sekiz yıl aktif Başbakanlık Danışmanlığı ve dev şirketlerde yönetim kurulu üyeliği yapmış bir tıp doktoru olarak DYP’yi ve ülkeyi bu hale getirenleri kınıyorum.
Partiyi önce kendisine, sonra millete yabancılaştırdılar.
Sayın Çiller’in danışmanlarının bugün nerelerde olduğuna bakın, Merkez Sağ’ın etkisizleştirilmesinin tesadüf olmadığını anlayacaksınız.
O günlerde parti yöneticiliği yapanlar ise, kısa süreli makam tatminleri uğruna olan bitenlere göz yumdular.
Delegeler, partilerini yok ettiğini göre göre Çiller’i defalarca seçtiler.
Hala Sayın Ağar’a açıktan resmi istifa mektubunun nerede olduğunu sormuyorlar.
Ben ve benim gibilerin, onların musalla taşına yatırdıkları DYP’yi canlandırmak için görev kabul etmemizin tek bir yolu vardır: Onu bu hale getirenler, derhal yarın eşyalarını toplayıp parti binasını terk ederek siyaseti bıraksınlar.

Guvercin Ahmet!..

Güvercin Ahmet!..

18.10.2007

BEHİÇ KILIÇ
behic.kilic@tercuman.com.tr

TÜRKİYE Büyük Millet Meclisi çatısı altında ve kürsüde şöyle dedi. “Bu güvercinlere saldırtmak üzere şahinleri hazırlamış bir tabloyla karşı karşıyayız.”
Kimdir bu sözlerin sahibi?..
DTP’li Ahmet bey...
Yani, bu DTP’li kardeşler güvercinler oluyorlar, hepsi birer barış güvercini... Baş güvercin adına da şef güvercin Ahmet bey!..
Dolayısı ile, DTP’nin yanı sıra aynı kaynak PKK da güvercin sürüsüdür!.. Barış kuşları... Vampir güvercinler, barış adına ve ABD-AB hizmetinde, önlerine çıkanı bebek, kadın demeden kurşunlayan kanatlı kuklalar!..
Şef güvercin Ahmet bey devam ediyor...
“Çeteler bize karşı cesaretlendiriliyor. Birileri bize ‘senin susma hakkın var’ diyor. Bu nasıl bir demokrasi.”
Demek ki neymiş?..
Her biri birer barış güvercini olan DTP’lilere ve de ana noktası PKK’ya karşı “Birileri” çeteleri cesaretlendiriyormuş!.. Güvercince de tercüme edelim “Birileri” dedikleri askerlerimiz, çete dedikleri de, çocuklarını bunlara kurban veren, ülkeleri ellerinden alınmak istenen halkımız!..
Ve efendim, eşkıya çetesi, emperyallerin işbirlikçisi katil sürüsü güvercin oluyor, milletimiz de çete!.. Ahmet bey böyle buyuruyor...
Başka bir ülke göremezsiniz, bu bizimkinin getirildiği durumdaki gibi... Yani hiçbir ülkenin Millet Meclisi içerisine, düşmanı böyle dalıp devletine milletine kafa tutamaz!.. Bu durum işgal halinde olur ki; daha önce de görülen bu durumdan kurtulabilmek için bu ülke istiklal savaşı yapmıştır...
Hale bakınız!..
Çete, gırtlağımıza çökmüş çete olduğuna bakmadan milletimize “Çete” diye saldırıyor ve bu durum olağan karşılanabiliyor...
Birer barış güvercini olduklarını söyleyen bu dokunulmaz zırhlı saldırı timinin son birkaç hamlesi bile bu ülkede nasıl bir iç çatışma tahriki peşinde öne sürüldüklerinin göstergesidir!.. Önceki gece saat 19.30 sıralarında İstanbul’un göbeğini, Taksim Meydanı’nı basarak Türk Silahlı Kuvvetleri aleyhine gösteri yaptılar, askerlerimizin eşkıya sürüsü üzerine gidemeyeceği sloganları attılar!.. Gösteri sırasında, bu çetenin başına bir iş gelmesin diye çevre güvenliğini de polisimiz sağladı aldıkları emir gereği!..
Barış güvercinlerinin(!) Taksim’i basmalarındaki amacı, halkımızı galeyana getirmekti de, gelemediler!..
Barış güvercinlerinin marifetlerinden devam edelim...
Biliyorsunuz “Youtube” adlı internet yayını var... Burada, son şehitlerimiz vahşi bir biçimde teşhir ediliyor... Şehitlerimizin paramparça naaşları gösteriliyor ve altlarına en ilkel küfürler yerleştiriliyor, bu şekilde yayınlar yapılıyor...Toprağa düşürülen çocuklarımızın cenazeleri aşağılanıyor!..

17 Eki 2007

Katliamci Amerika!

15 Ekim 2007
Rahmi TURAN rturan@hurriyet.com.tr

Katliamcı Amerika!


AMERİKA Türkiye'yi iyice kaybetti. ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi'nin Ermeni Soykırımı Tasarısı'nı kabul etmesi Amerika'nın çirkin yüzünü bir kere daha gösterdi

Washington Post Gazetesi bile kararı alay konusu yaparak "Bundan sonra kadınların ırzına geçtikleri için Romalılarla, Truva'yı yağmaladıkları için Yunanlılarla da mı karşı karşıya geleceğiz?" diye Dış İlişkiler Komitesi ile dalga geçip, onların salaklıklarını yüzlerine vurdu.

Türk halkı, Amerikalıları değil, Amerikan yönetimini, Ermeni lobisinin uşağı olan Amerikalı parlamenterleri sevmiyor.

Şirret Ermeni lobisi de hem kendilerine bağlı medyayı, hem de politikacıları kışkırtarak, Türkiye aleyhine her türlü iftirayı gerçek gibi kabul ettiriyor.

* * *

Bir süre önce kaybettiğimiz değerli gazeteci-yazar arkadaşımız Şakir Süter "Amerikalılara selamlarımızla" diyerek özel bir Amerika Birleşik Devletleri Savaş Bilançosu çıkartmıştı. Bu, Amerika'nın yaptığı acımasız katliamları anlatıyordu.

Her Amerikalı kötü değil elbette... Düzgün ve faziletli insanlara da sahip olan ABD dünyanın en ahlaksız, en çıkarcı insanlarını da bünyesinde barındırıyor ne yazık ki...

Türkiye'yi soykırımla suçlayan at gözlüklü Amerikalı parlamenterler oturup kendi soykırımlarını, vahşete varan işgallerini, insanlık dışı katliamlarını düşünmeliler.

Amerika'nın insanlık dışı hareketleri o kadar fazla ki, saymakla bitmez!

Bakınız son 109 yıl içinde iki Dünya Savaşı ile Kore Savaşı'nın dışında, Amerika neler yaptı, ne cinayetler işledi?

* * *

1898'de Meksika'yı işgal etti, aynı yıl Küba'ya girdi, kanlar ırmak gibi aktı...

1921'de Nikaragua'yı işgal etti. Ulusal Muhafızlar adlı terör örgütünü kurdu, birçok kişiyi vahşice öldürdü.

1945'te Japonya'nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine atom bombası atarak 250 bin kişiyi katletti. Bu, dünya tarihinin en büyük facialarındandı. Saldırıda canını kurtarabilen on binlerce kişi de sakat ve hastalıklı kaldı.

1954'te binlerce Guatemalayı makineli tüfeklerle tarayarak öldürdü.

1955'te Endonezya, Laos ve Kamboçya'da kanlı CIA operasyonları düzenledi. 20 yıl sonra yine Kamboçya ve Laos'ta binlerce kıyım yaptı, sel gibi kan aktı.

1956-59 arasında Küba'da 60 bin kişiyi katletti. Çoğu kadın ve çocuk olan sivillerdi...

1965'te işbirlikçi Suharto, bir milyon komünist ve ilerici Endonezyalıyı yok etti.

Yine 1965'te paraşütçülerini indirip 10 bin Dominikliyi acımasızca öldürdü.

1973'te Şili'de CIA'nın düzenlediği darbe ile 30 bin kişi öldürdü. Aynı yıl Arjantin'de 30 bin kişiyi öldürttü, Azrail gibi can aldı.

1975'te Vietnam'dan kovulduğunda, geride milyonlarca ölü ve sakat bıraktı.

1983'te 14 bin deniz piyadesiyle yapılan Lübnan müdahalesinde binlerce Lübnanlı katledildi. Yine aynı yıl, Grenada'yı işgal edip yüzlerce yurtseveri katletti.

1989'da asker çıkarttığı Panama'da 5 bine yakın insan öldürttü.

1991'de Körfez Savaşı'nda Irak üzerine 12 bin sorti yaptı ve yağdırdığı bombalarla çok sayıda sivilin ölümüne neden oldu.

Yıl 2007... Amerika, yalan ve uydurma bahanelerle işgal ettiği Irak'ta zorbalık yapmayı sürdürüyor ve her gün çok sayıda insan ölüyor. Ortadoğu'yu kana bulayan ABD, milyonlarca Iraklıya cehennem hayatı yaşatmaya devam ediyor.

İşte, Amerikalıların marifetleri...

Savaş, ölüm ve katliam!

Bir de kalkmış, bize dil uzatıyorlar! Tam bir rezillik, tam bir utanmazlık örneği!

Gunun Haberleri

Tercüman’ın ortaya çıkardığı “Ermeni banker-korkunç Yahudi” tezgahı bozuldu. İhale kirli şirketten geri alındı

ÖZELLEŞTİRME İdaresi Başkanlığı (ÖİB), ihalede en yüksek teklifi vermesine rağmen Ermeni ortağı bulunmasıyla gündeme gelen TransCentralAsia Petrochemical Holding’e PETKİM’i satmama kararı aldı. Şirketin yüzde 51 hissesi ihalede 2 milyar 40 milyon dolar ile ikinci en yüksek teklifi veren Socar-Turcas-Injiz Ortak Girişim Grubu’na satılacak. Genel uygulamada çok nadir rastlanan birinci yerine ikinciye ihalenin verilmesi kararının, ihale yapıldıktan 3 ay 10 gün sonra, ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’nce Ermeni Soykırım Tasarısı’nın kabul edilmesi ile aynı zamana rastlaması dikkat çekti.

Büyük tepki toplamıştı

ÖİB, ikinci en yüksek teklifi veren Azeri Socar-Turcas-Injiz Ortak Girişim Grubu’na PETKİM’in yüzde 51 hissesinin devredilmesi için Rekabet Kurulu’na başvuruda bulunduğunu açıkladı. ÖİB’den yapılan yazılı açıklamada, PETKİM Petrokimya Holding’in sermayesindeki yüzde 51 oranındaki kamu hissesinin blok satışı için, 5 Temmuz 2007 tarihinde yapılan açık artırma sonucunda ihalede en yüksek teklifi 2 milyar 50 milyon dolar ile TransCentralAsia Petrochemical Holding Ortak Girişim Grubu, ikinci en yüksek teklifi ise 2 milyar 40 milyon dolar ile Socar-Turcas-Injaz Ortak Girişim Grubu’nun verdiği anımsatıldı. Açıklamada, “İhale Komisyonu ikinci en yüksek teklifi veren, Socar-Turcas-Injaz Ortak Girişim Grubu’nun teklifini Rekabet Kurulu onayına sunmak üzere karar almıştır” denildi. (tercüman)


Binali Yıldırım “Irak’ı parçalayan tuzak Türkiye’de sahnede, dikkat” dedi, ekledi: PKK ile Kürt kökenli vatandaşı ayıralım

GAZETEMİZ Genel Yayın Yönetmeni Ufuk Büyükçelebi ve Tercüman Ankara Temsilcisi Metin Özkan ile gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulunan Ulaştırma Bakanı Yıldırım, çarpıcı açıklamalar yaptı. Yıldırım, Türk-Kürt kardeşliği üzerine siyaset yapanlara sert çıktı. Dış güçler tarafından Irak’ta oynanan oyunun bir benzerinin Türkiye’de sahnelenmeye çalışıldığını vurgulayan Bakan Yıldırım, birlik beraberlik çağrısı yaptı. Türkiye’nin hedefinin terör örgütü PKK olduğunu üzerine basarak vurgulayan Yıldırım, “PKK’nın zararlı faaliyetlerinden dolayı Kürt kökenli vatandaşlarımızı suçlamamalıyız” dedi. Birbiri ardına gelen şehit haberlerinden sonra tek vücut olan Türkiye’nin her türlü sorunun altından kalkabileceğini vurgulayan Yıldırım, PKK’nin Kürk halkının temsilcisi olmadığını söyledi.

Bakan Yıldırım’ın değerlendirmeleri şöyle:

Teskere oylaması

# Meclis’te yarın (bugün) önemli bir oylama yapılacak. Tezkerenin kabul edilmesinin ardından Türkiye’yi nasıl bir süreç bekliyor? (devamı)

‘Demokratikleşme’ adı altında Türkiye’nin parçalanma modellerinin tartışılmaya başlandığını belirten MHP Lideri Bahçeli, tezkereye karşı çıkanların sinsi plan peşinde olduğunu söyledi

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, terörün kökünün kazınması amacıyla, sınır ötesi operasyon yapılması kararını, gecikmiş ancak olumlu bir adım olarak gördüklerini ve desteklediklerini söyledi.

Partisinin grup toplantısında konuşan Bahçeli, Türkiye’nin milli birliği, devlet yapısı ve milli kimliğinin içerde ve dışarıda sorgulanır hale geldiğini, “demokratikleşme ve geçmişle yüzleşme” adı altında Türkiye’nin parçalanma modelleri ve reçetelerinin alenen tartışılmaya başlandığını belirtti. Terör örgütünün güdümündeki bölücü mihrakların ele geçirdiği belediyelerin, sözde federal bir yapılanmanın atlama taşları olarak kullanıldığını vurgulayan Bahçeli, “AKP’nin yıllardır yaptığı hatalar ve etnik ayrıştırma siyasetinin, teröristlere ‘Dağdaki yurttaşlar’ ve ‘Kardeşlerimiz’ diyerek PKK sözcülüğü yapan ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ne dil uzatacak kadar ihanet içinde bulunan terör maşalarının yıllar sonra Meclis çatısı altına yeniden gelebilmelerine de zemin hazırlamıştır” dedi.

Bıçak kemiğe dayandı

Türkiye’nin, bir beka meselesi haline gelen terör ve bölücülükle mücadelenin, artık yalnızca kendi imkanlarına ve milli gücüne dayanması gerektiğini belirten Bahçeli şöyle konuştu:(Tercüman)