Kariyer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kariyer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Eyl 2007

Colasan Hurriyet’in yayin politikasini acikladi

Emin Çölaşan suskunluğunu ART’de bozdu: Hürriyet’te AKP’nin, aleyhinde yazmak yasak.

BİR süre önce Hürriyet Gazetesi’yle yolları ayrılan Yazar Emin Çölaşan, suskunluğunu ART’deki programında bozdu.

Cumhuriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay ile hazırladığı programda konuşan Çölaşan, “AKP aleyhine yazmamam konusunda uyarıldım. Bu son dönemlerde daha çok olmaya başladı. Ancak baskı gören sadece ben değildim. Muhabir arkadaşlar medyada daha çok baskı görüyor. Başbakan’a soru sormamaları için uyarılıyorlar” dedi.

Çölaşan, ART’de yaklaşık 1.5 saat süren program boyunca, Hürriyet Gazetesi’nde yaşadıklarını çarpıcı bir dille anlattı.

AKP’nin medya patronlarını “teslim aldığı”nı öne süren Çölaşan, “Hepsi bir yerlerinden yakalanmış. O yüzden seslerini çıkaramıyorlar. Hele Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’la ilgili hiç kimse bir şey yazamıyor. Ben de bu yüzden gazeteden ayrılmak istiyordum. Ancak görüştüğüm birçok gazeteci arkadaşım (sakın ayrılma, orası bir mevzi, mevziyi terk etme) dediler. Bu yüzden atılana kadar yazmayı sürdürdüm” ifadesini kullandı. Çölaşan, Hürriyet’ten ayrıldıktan sonra bir kitap yazmaya başladığını da söyledi. Yazar, kitapta yaşadığı olayların ayrıntılarının belgeleriyle ortaya konulacağını belirtti.

Kitabını Bilgi Yayınevi’nden okura sunacağını belirten Çölaşan, “Ekim’in ortasında çıkar kitap” dedi.

Öte yandan, Çölaşan’ın anlaştığı yayınevi Bilgi, yazara bir oda ve sekreter tahsis etti. Çölaşan, çalışmalarını Bilgi’nin merkezinden yürütecek.

En çok inciten olay!

22 senedir emek verdiği gazetesinden ayrılmanın zor olduğunu anlatan Emin Çölaşan, Hürriyet Grubu’ndan kendisine kimsenin teşekkür etmediğinden yakındı. Çölaşan, konuyla ilgili olarak “El sıkışıp helalleleşmeyi çok isterdim” diye konuştu. Mustafa Balbay’ın ‘Hürriyet’ten ayrılma anı nasıl oldu?’ sorusuna karşılık olarak Emin Çölaşan, kendisine ayrılma kararını Ertuğrul Özkök’ün tebliğ ettiğini belirterek, konuşmanın son derece medeni bir çerçevede geçtiğini anlattı. Çölaşan’ın sık sık ‘İçimde ukde kaldı, keşke Hürriyet yönetimiyle helalleşseydik’ demesi dikkat çekti.



18.09.2007 (Tercüman)

Yazardan beddua!..





17.09.2007

BEHİÇ KILIÇ
behic.kilic@tercuman.com.tr


MİLLİ Gazete Yazarı Mehmet Şevket Eygi’nin çok çarpıcı satırlarını bir kez daha bu köşede yayınlamak istiyorum..
Ehli, erbabı bilir demişler...
Sayın Eygi’nin satırları, günlerin mana ve önemine müthiş uygun!.. Kendisi, yazısının başlığına “Allah belanızı versin” demiş, iyi de etmiş...
Şöyle devam ediyor..
“Evet, Allah belanızı versin! Bunlar kimlerdir? Hemen açıklayayım: Dindar görünüp de, dinci görünüp de, İslâmcı görünüp de; Yüce İslâm dininin, Yüce Şeriâtın yasak etmiş, haram kılmış olduğu bir sürü kötülüğü bilerek, kasıtlı şekilde, mütecâsiren (küstahça ve cesaretle), mütecahiren (açık şekilde) yapan fasıklar, facirler, azgınlar, kudurmuşlar güruhudur. Neler mi yapıyorlar? Bir bir sayayım:
1. Onlar haram yerler. Haram kazançlar elde ederler; haram, necis ve kara servetler biriktirirler.
2. İhalelere fesat karıştırırlar.
3. ‘İşlerden’ komisyon alırlar.
4. Emanetlere hıyanet ederler.
5. Halkı aldatırlar, yalan söylerler, vaat ederler sözlerini tutmazlar.
6. Çoluk çocuklarını, akraba ve talukatlarını, hısımlarını, hemşehrilerini, hizipdaşlarını ehil ve layık olmadıkları makamlara getirirler.
7. Kimisi hiçbir iş yapmadığı halde aydan aya bankamatikten maaş çeker.
8. Kanunen ve hukuken inşaat yapılmaması gereken yerlere rüşvet veya baskı karşılığında inşaat yaptırırlar.
9. Memleketi babalarının çiftliği zannederler.
10. Türkiye’nin istikbalini (geleceğini) yetiştiren eğitimi berbat ederler.
11. Mahiyetini ve kaynağını asla açıklayamayacakları efsanevî servetlere sahip olarak Karun gibi zengin olurlar.
12. Dindar geçindikleri halde İslâm’ın en amansız, en azılı, en acımasız, en gaddar düşmanlarıyla işbirliği yaparlar.
13. Ne kadar kutsal değer varsa onları paraya, menfaate, prestije, itibara, şöhrete alet ederler.
14. Nemrud’a, Firavun’a taş çıkartacak şekilde ve aşırı derecede lükse, israfa, gösterişe, şatafata, debdebeye, tantanaya yönelirler.
15. Kur’an derler, Kur’an’ın emirlerini ve yasaklarını hiçe sayarlar; Peygamber derler, Sünnet derler, onların uygun görmediği her şeyi yaparlar.
16. Ben derler, başka bir şey demezler. Benlikleri için, şahsî ihtirasları için, dünyevî şehvetleri için yemeyecekleri halt yoktur.
17. Münafıklığın belli başlı kaç alâmeti varsa onlardadır.
18. Biz ıslah ediyoruz derler, fitne ve fesattan başka bir şey yapmazlar.
Evet, dünyada ve yurdumuzda kefere vardır, fecere vardır, İslâm’a ve Müslümanlara açıkça düşmanlık eden karanlık ruhlu insî şeytanlar vardır. Lakin emin olunuz, onlar din sömürücüleri kadar tahribat yapamazlar, zarar veremezler.
Yüce İslâm mukaddesatını şahsî menfaatlere ve nakde tahvil edenlere lânet olsun!..”
Vallahi durum böyle...
Sayın Eygi, kıyaslayarak fecaati gözler önüne de seriyor ve şöyle diyor..
“Allah’ın bütün insanlığa, hassaten müminlere en güzel bir örnek ve model olarak gönderdiği Peygamber nerede, birtakım zevat-ı nâ-şerif nerede. Peygamber vefat ettiğinde altın ve gümüş miras bırakmadı. O ömrü ve hizmeti boyunca parayı sevmedi, paraya önem vermedi. Bir de şu, Müslüman görünen sefil ve sefihlere bakınız. Akılları fikirleri, emelleri hep para, hep menfaat, hep benlik...
Peygamber böyleleri için ‘Onların dinleri paraları, kıbleleri karılarıdır’ buyurmuştur...”
Arz ettiğim gibi, tam günün mana ve önemini yansıtan bir yazı..

Konusan Sessizlik

Meydanı boş bulan 2’nci cumhuriyetçilere, AB parasını cebe indirene, vatan hainliği sergileyenlere karşı, devleti korumakla görevlilerin sessizliği, anlayana uyarılarla dolu

AKP’NİN kamuoyuna açıklamaya hazırlandığı Anayasa Taslağı’ndan yansıyanlar, toplumda şimdiden büyük tepki yarattı.

Türkiye’nin temel değerlerini, Atatürk ilke ve inkılaplarıyla Cumhuriyet’in niteliklerini tartışmaya açan taslağa, özellikle ikinci Cumhuriyetçiler, AB desteğiyle ayakta duran bazı dernekler, bölücülere destek veren çevreler ve yeni azınlık yaratmak isteyen kesimlerin açık destek vermesi dikkat çekiyor. Toplumun büyük bir kesimi ile Türkiye Cumhuriyeti’ni koruma ve kollama görevini üstlenenler kurumların sessizliği ise ‘açık mesaj’ olarak yorumlanıyor.

‘Arka çıkanlara bakın’

Son dönemde yaşanan sürece ve ardından getirilen Anayasa Taslağı’na tepki gösteren Emekli Tuğgeneral Ramiz İlker, Tercüman’ın sorularını yanıtlarken şöyle konuştu:

“Türklüğü, Atatürk’ü, inkılapları Anayasa’dan çıkarmaya çalışıyorlar, temel değerleri sulandırıyorlar. Kafa yapısı, geçmişi belli insanları toplamışlar, onlara taslak hazırlattılar. ‘İkinci Cumhuriyetçiyiz’ diyenler, bölücüler, Sorosçular, Bilderbergçiler, iktidardan ve dışarıdan nemalananlar, AB’den destek alanlar, Atatürk’e dil uzatanlar, yeni azınlıklar yaratmak isteyenler arka çıkıyorlar. Bazı köşe yazarları ve boyalı basın da onlara destek veriyor. Böyle bir şey kabul edilemez. AKP Anayasası’nın hedefi, Türkiye Cumhuriyeti’ni bir parti devletine götürme amacı güdüyor.

‘Anlayana mesajdır’

“Yapılanlara bakın; Türklüğü Anayasa’dan çıkarmaya çalışıyorlar, yeni kimlikler yaratma peşindeler, Türkiye Cumhuriyeti’nin diline yeni dil ekleme çabasındalar, AB’nin talepleri istikametinde adımlar atıyorlar. Bu taslak, tamamen malum kişilerin zihniyetini yansıtan bir AKP Anayasası olacaktır. Kapalı kapılar ardında yazılıyor, belli kısımları sızdırılıyor ve halkın sabrını deniyorlar, ona göre birtakım değişiklikler yapıyorlar. Türk Silahlı Kuvvetleri’ni pasifize etmeye çalışıyorlar. Bu asker düşmanlığıdır. Yüzde 46’lık oyla her şeyi yapacaklarını sanıyorlar. Ancak o kadar kolay değil. İnsanlar, olan biten her şeyi izliyorlar. Bizim özlü sözlerimiz vardır; ‘Sessiz atın çiftesi pek olur’ diye. Teşbihte hata olmaz; sanmasınlar şu an sessiz duran, gidişattan endişe edenler böyle duracak. Vurdukları zaman çok fena vururlar, o kadar ucuz değil. Bu ülke sahipsiz değil. Ümitsizliğe kapılmayacak hiç kimse. Unutmayalım, Atatürk 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktığı zamanki şartlar, bugünkünden çok daha kötüydü. Evet, terör örgütü PKK’lılar Meclis’te, İmralı’dan hala talimatlar uçuşuyor, belli kesimler sesini yükseltti. Ancak memleket öyle ucuza satılamaz. Bu suskunluk da anlayana mesajdır.”




Kimse ilelebet sessiz kalmaz

TÜRKİYE Kamu Sen Genel Sekreteri Fahrettin Yokuş da, ısmarlama bir Anayasa değişikliği taslağı hazırlandığını savundu. İşe tersten başlandığını kaydeden Yokuş şu görüşleri dile getirdi:

“Bazı maddeler Başbakan’a sorulacakmış. O zaman bunu sivil toplum örgütlerine gönderseler de göndermeseler de bildiklerini yapacaklar. Sonra da diyecekler ki; ‘Anayasa yaptık, yerseniz...’ Böyle bir kanaat oluşmuş durumda. Şu anki anayasamızda özgürlük ve insan hakları pek çok Batı ülkesinden geri değil ki. Ancak dayatma var. Dayatmanın mantığı da azınlık yaratma çabaları.

Yeni azınlık hevesleri

Türklüğe hakareti serbest bırakmak, Türkçe’ye yeni diller eklemek istiyorlar. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bütünlüğünden yana olmayan, yeni azınlıklar yaratma hevesindeki, Atatürk’ü reddetmeye kadar gitmiş insanların bu işin içinde olması, yarınlar açısından kuşkuları ve endişeleri artırıyor. Umarız herkesin içine sinecek bir anlayışla bu düzenlemeler yapılır. Ancak gidişatı sağlıklı bulmuyoruz.”

Yalnız kalsak da

Türkiye’de bazı kesimlerin endişeli olsa da sessiz kaldıklarına dikkat çeken Yokuş şunları söyledi:

“Artık medyanın tarafsızlığını yitirmesi ve belli çıkar gruplarının eline düşmesi, iktidarın gücünü kullanması ve siyasi baskılar nedeniyle insanlar gerçek fikirlerini açıklayamıyorlar. Bir kısmı menfaatine aykırı geleceğini düşünerek sessiz kalıyor. Bir yandan fikir özgürlüğü deniliyor ama Atatürk, Türklük ve Türk Ordusu aleyhine konuşursanız, azınlık hakları derseniz itibar görüyorsunuz; aksini dile getirince sanki suçmuş gibi algılanmaya başlandı. Ancak, sessiz kalanlar da ilelebet sessiz kalmayacaktır. Bizim böyle bir sıkıntımız yok ve mücadelemizi sürdürüyoruz. Bu yolda yalnız kalsak da mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz.”

  • Tercüman / ANKARA


    18.09.2007

  • 5 Eyl 2007

    Iste yeni Hukumet'in 'en'leri

    İşte yeni Hükümet'in 'en'leri
    İşte yeni Hükümet'in 'en'leri
    !60. hükümetteki bakanların özgeçmişleri ilginç sonuçlar ortaya çıkardı.
    01 Eylül 2007 Cumartesi 11:53


    Kabinenin en yaşlısı Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, en gençleri ise Mehmet Şimşek ve Ali Babacan.
    Bakanlardan en çok çocuk sahibi olan Sağlık Bakanı Recep Akdağ'ı 4'er çocukla Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Mehmet Ali Şahin, Faruk Çelik ve Veysel Eroğlu takip ediyor. Hükümetteki bakanların doğum yerlerine göre yapılan sınıflandırmada 7 bakanın Karadeniz, 6 bakanın ise Doğu Anadolu Bölgesi illerinden birinde doğduğu ortaya çıktı. Bakanların okudukları okullara göre ağırlık hukukçularda bulunuyor. Bakanlar Kurulu'nda 7 hukukçu, 6 mühendis bulunuyor.

    Bakanların Yaşları:

    "Vecdi Gönül 68, Mehmet Aydın 64, Cemil Çiçek 61, Kemal Unakıtan 61, Faruk Nafiz Özak 61, Beşir Atalay 60, Veysel Erdoğlu 59, Sait Yazıcıoğlu 58, Hilmi Güler 58, Mehmet Ali Şahin 57, Ertuğrul Günay 57, Recep Tayyip Erdoğan 53, Murat Başesgioğlu 52, Binali Yıldırım 52, Hayati Yazıcı 51, Nazım Ekren 51, Mehdi Eker 51, Faruk Çelik 51, Zafer Çağlayan 50, Kürşad Tüzmen 49, Hüseyin Çelik 48, Recep Akdağ 47, Nimet Çubukçu 42, Mehmet Şimşek 40, Ali Babacan 40,

    Bakanların Doğum Yerleri:

    "Bakanlar Kurulu'nda ağırlığı doğum yerlerine göre 8 bakanla Karadeniz, 6 bakanla Doğu Anadolu Bölgesi oluşturuyor. Marmara Bölgesi'nden 3, İç Anadolu'dan 5, Ege'den 1, Güney Doğu Anadolu Bölgesi'nden de 2 bakan bulunuyor.

    Bazı bakanların doğum yerleri ile milletvekili seçildikleri bölgeler ise farklılık gösteriyor.

    MARMARA BÖLGESİ: Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Başbakan Yardımcısı Nazım Ekren (İstanbul), Kemal Unakıtan (Edirne).

    İÇ ANADOLU BÖLGESİ: Cemil Çiçek (Yozgat), Kürşad Tüzmen, Nimet Çubukçu, Ali Babacan (Ankara), Beşir Atalay (Kırıkkale),

    EGE BÖLGESİ: Veysel Eroğlu (Afyonkarahisar)

    DOĞU ANADOLU BÖLGESİ: Mehmet Aydın (Elazığ), Vecdi Gönül ve Binali Yıldırım (Erzincan), Recep Akdağ (Erzurum), Hüseyin Çelik (Van), Zafer Çağlayan (Muş)

    KARADENİZ: Sait Yazıcıoğlu, Faruk Nafiz Özak (Trabzon), Faruk Çelik (Artvin), Hilmi Güler (Ordu), Ertuğrul Günay (Ordu), Hayati Yazıcı (Rize), Devlet Bakanı Murat Başesgioğlu (Kastamonu), Mehmet Ali Şahin (Karabük),

    GÜNEYDOĞU ANADOLU BÖLGESİ: Mehmet Şimşek (Batman), Mehdi Eker (Diyarbakır)

    Bakanların Okuduğu Okullar:

    "Bakanlar Kurulu'nda 7 hukukçu, 6 mühendis, 5 iktisat, 3 İlahiyat, 2'şer Siyasal Bilgiler ve Edebiyat, 1'er Tıp ve Veteriner Fakültesi mezunu bulunuyor. Bakanlar Kurulu'ndaki Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik Yüksek İslam Enstitüsü ve Kocaeli Yıldız Üniversitesi, İşletme Enstitüsü, Veysel Eroğlu da İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği ile İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakülteleri'nden mezun.

    İKTİSATÇILAR: Başbakan Recep Tayyip Erdoğan (Marmara Üniversitesi İktisadi Ticari İlimler Akademisi), Nazım Erken (Bursa Üniversitesi İktisadi Ticari İlimler Akademisi), Kemal Unakıtan (Ankara Üniversitesi İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi), Faruk Çelik (Kocaeli Yıldız Üniversitesi, İşletme Enstitüsü), Kürşad Tüzmen (ODTÜ İşletme Fakültesi)

    HUKUKÇULAR: Cemil Çiçek (İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi), Hayati Yazıcı (İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi), Murat Başesgioğlu, Nimet Çubukçu (İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi), Mehmet Ali Şahin (İstanbul Üniversitesi Hukuk), Beşir Atalay (Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi), Ertuğrul Günay (İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi)

    İLAHİYATÇILAR: Mehmet Aydın (Ankara Ü.İlahiyat Fakültesi), Sait Yazıcıoğlu, (Ankara Ü. İlahiyat Fakültesi), Faruk Çelik (Bursa Yüksek İslam Enstitüsü)
    Mehmet Şimşek (Ankara Üniversitesi SBF), Vecdi Gönül (Ankara Üniversitesi SBF),

    EDEBİYATÇILAR: Hüseyin Çelik (İstanbul Ü. Edebiyat Fakültesi), Veysel Eroğlu (İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi)

    MÜHENDİSLER: Faruk Nafiz Özak (KTÜ İnşaat Mühendisliği), Binali Yıldırım (İstanbul Teknik Üniversitesi), Zafer Çağlayan (Gazi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi), Hilmi Güler (ODTÜ Mühendislik Fakültesi), Veysel Eroğlu (İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği), Ali Babacan (ODTÜ Endüstri Mühendisliği)

    DOKTORLAR: Recep Akdağ (Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi)

    VETERİNERLER: Mehdi Eker (Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi)

    Bakanların Çocuk Sayısı:

    "Kabinenin en çok çocuklu bakanı 6 çocukla Sağlık Bakanı Recep Akdağ. Bakan Akdağ'ı 4'er çocukla Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Mehmet Ali Şahin, Faruk Çelik ve Veysel Eroğlu takip ediyor.

    Diğer bakanların çocuk sayıları ise şöyle:

    "Cemil Çiçek (3), Vecdi Gönül (3), Beşir Atalay (3), Kemal Unakıtan (3), Hüseyin Çelik(3), Binali Yıldırım (3), Mehmet Şimşek (3), Hayati Yazıcı (2), Nazım Erken (2), Murat Başesgioğlu (2), Kürşad Tüzmen (2), Sait Yazıcoğlu (2), Ali Babacan (2), Zafer Çağlayan (2), Hilmi Güler (2), Ertuğrul Günay (2). Kabinede en az çocuğu bulunan bakan ise Nimek Çubukçu (1)." (ensonhaber)

    26 Ağu 2007

    Zengin olmak mi istiyorsunuz?

    Zengin olmak mı istiyorsunuz?
    2007-08-13 12:15
    Zengin olmak mı istiyorsunuz? O halde bir daha düşünün ! Psik. Dan Selçuk Arıcı' nın yazısı


    Zengin olmak mı istiyorsunuz? O halde bir daha düşünün !

    Öyle ya ! Her yıl bir sürü insan yılbaşlarında milli piyango bileti alır. Amaç kısa yoldan zengin olmak ve hayatının sonuna kadar istediklerini satın alabilmektir. Ya da sayısal loto, on numara vb. daha bir çok saçma sapan talih oyunlarına o kadar çok kafa patlatılır ki adeta o işin profesörü olurlar bazıları. Kimisi de at yarışı ve iddia oynar. Ve son zamanlarda internet üzerinden oynanan türlü bahisler, kumarlar. Hepsinde amaç kısa yoldan zengin olmaktır aslında.


    Peki sizce insanı zengin olma özlemine iten sebep nedir ? Sprite reklamlarındaki sloganı gerçekleştirme isteği mi ? Hani şu daha fazlasını iste denilen? Yoksa dünyaları versen de kendisine, yine de başka bir dünya isteyebilecek olan tatminsizliği mi ? Hayata maddi olarak zengin gelenleri gözünüzün önüne getirmenizi istiyorum. Ne görüyorsunuz ? Daha çok hayır işleri yapıp, ülke kalkınmasını sağlayan, istihdamı sağlayan ve insanların insan gibi yaşamalarına büyük oranda destek olan bir görüntü mü geliyor aklınıza, yoksa bodrum sahillerinde güneşlenen, lüks araçlara binen, çalışanlarına verirken adeta cebindeki akrep bahanesiyle elini cebine sokamayan bir işadamı görüntüsü mü geliyor ? Soru ne kadar da zor değil mi ? Kimilerinizin bu soruya e biraz ondan biraz bundan dediğini duyar gibi oluyorum. Peki siz olsanız ne yapardınız ? Yani bir an olsun gözlerinizi kapatın ve büyük ikramiyeyi sizin kazandığınızı düşünün. Şimdi de o ikramiyeden kazandığınız bütün paraların banka hesabınıza yattığını düşünün veya askerdeki oda arkadaşlarımdan birisinin yaptığı gibi yatağınızın üzerine battaniye şeklinde dizdiğinizi düşünün. Ya da o paraları boş bir havuza atın ve o havuza atladığınızı düşünün. Aman ha ! sakın boğulmayın. Malum para havuzu öyle bildiğiniz havuzlara benzemeyebilir. Evet tüm bunları hayal edince yüzünüzde bir gülümseme oluştu değil mi ? Bir tebessüm ve mutlu olma hali var sanıyorum ki suratınızda. Hem zaten siz fakirlere yardım da yapacaktınız zaten. İyi de oldu bu kadar para kazandığınız. Hadi hayırlı olsun. Şimdi de gözlerinizi açın ve o para banka hesabınıza yattıktan sonra nasıl değerlendireceğinizi gerçekçi olarak düşünün. Yok yok öyle gerçekten havuz yaptırmanıza gerek yok. Samimi olarak o parayla ne yapacağınızı en ciddisinden düşünün. Hiç planınız var mı ? Yoksa aman çıksın da ben yapacağımı bilirim deyip gülüp geçiyor musunuz ? Şimdi kendinizi ne kadar da mutlu hissettiniz değil mi ? Az önce size büyük ikramiyeyi kazandırdım ve sonra da para dolu bir havuzda yüzmenizi beraberce izledik. Şimdi duyduğunuz heyecanı ve gülümsemeyi not edin. Şimdi ne kadar da mutlusunuz değil mi ? Hiç sahip olmadığınız bir para bile sizin gülümsemenize neden oldu. Oysa o para size çıksa daha ne yapacağınızı bile bilmiyorsunuz. Yani siz belki de zengin olacağınızı hiç düşünmediğiniz için bununla ilgili bir hayal bile kurmadınız sanırım.

    Şimdi gelelim sizi mutlu eden bu silsileye. Gülümsemenize neden olan mal, mülk, para, zenginlik özellikleri veya duygusu insanı neden mutlu eder sizce ? Başkalarından zengin olmak ve onları geçmek içgüdüsü müdür buna sebep ? Yoksa herkese hükmetme ve istediğini yaptırabilecek güce ve otoriteye erişmek mi ? Yoksa harcama güdünüzü tatmin edebilecek olmanın verdiği sevinç ve mutluluk mu bu ? Size zenginsiniz dediğimde yüzünüzdeki gülümsemenin nedenini hiç düşündünüz mü ? Sizi en çok mutlu eden neydi ?

    Ülkemizdeki, hatta dünyadaki zenginlerin yaşamlarına baktığımda inançları veya dünya görüşleri ne olursa olsun üzerlerinde daima paranın egemen güç olduğunu gözlemledim. Her zaman birinci sırada para ve sonrasında iş. Belki de onların da zengin olmadan önce bir sürü hayalleri vardı. Belki fakirler için yardım yapacaklardı. Açları doyurup, fakir öğrencileri okutacaklardı. Evi olmayana ev, yemeği olmayana yemek götüreceklerdi. Ya da Allah için hayırlar işleyeceklerdi. Belki bütün bunları gerçekten düşündüler de. Belki bunları gerçekten yapabilen yiğitler de çıktı. Ama şuna inanıyorum ki sadece ülkemizde değil, hemen hemen bütün dünyadaki zengin yaşantılar aslında sadece toplumlar arasındaki sınıfın daha da açılmasına yardımcı olmuşlardır. Bugün dünyada yaşanan iklim değişikliklerinden tutun da , küresel ısınmanın temelinde bile zenginlerin daha az yatırımla daha fazla kazanma hareketleri yatar. Kendilerini biz istihdam oluşturuyoruz diye kandıran bu kişiler kendi fabrikalarındaki üretimleri çevreye ve doğaya bir saygı göstermeden, adeta çevreyi kirleterek yaparlar. Amaç ne kadar az yatırımla, ne kadar çok kazanılabileceği gerçeğidir. Sonra da karşımıza geçip utanmadan bir ülkedeki istihdamı sağlıyoruz. Aş ve iş veriyoruz derler ahkam keserek. Sırtlarındaki yük ve aldıkları vebal ne kadar da ağır aslında. Hiç birimizin hesabı belki de kolay olmayacak ama inanın sevgili dostlar zengin olanların elbette ki vebali ve hesabı daha çetin ve zor olacak. Çünkü nereden ve ne şekilde bile kazandıklarını bilmeden öyle haksız para kazananları ve öyle müsrif ve savurgan olanları var ki. Eğer bir gün zengin olursanız şunları kendinize sormalısınız. Ben sağlam iradeli biri miyim ? Kazandığım para ile istihdama yönelik olarak neler yapacağım ? Kazandığımı Allah yolunda harcayabilecek miyim ? Yoksa emekliliğimi ilan edip parayı son kuruşuna kadar yiyip, içip bitireceğim mi diyeceksiniz ?

    Sevgili okuyucularım ! ben hiç zengin olmadım ve olmak ta istemiyorum. Evet belki birgün olmak istemiştim ama belki de 2 yıldır bunu istemiyorum. Zira bir dünya hayatına teslim olup onun şartlarını kabul edip ruhumu bir şeylerden uzaklaştırmak bana son derece korkutucu gelmekte. Kendi kısıtlı maaşımın bile hesabını nasıl vereceğimi düşünürken varsın uzak dursun mal, mülk, para. İnanın hepsi bunları isteyenlerin olsun ama ben istemiyorum. Zira hayatta bir gün varız ve bir gün yokuz. Rabbim hepimize hayırlı ve uzun bir ömür versin ama gerçekten paralı olmanın hesabı zor. Bugün paranın nereden ne şekilde kazanıldığını tespit etmek te zor üstelik. Ya bir yetimin hakkını yediysek farkında olmadan. Ne kadar zor değil mi ? Allah hiç kimseye taşıyamayacağı yük vermesin ? Evet yaşamamız için para kazanmamız gerekiyor ama hala zengin değilim diye sakın üzülmeyin. Zira zenginlik ancak yüzüklerin efendisindeki o minik hobbite’in taşıdığı yüzük gibi bir şey anlayana. Taşıması son derece güç. Son derece göz alıcı ama bir o kadar da iradeyi yoldan çıkarıcı. Ayrıca insanların gözlerini kamaştırıcı ve bir o kadar da insanın aklını başından alıcı.


    Tarih dersi alanlarınız bilir. Ortaçağ avrupasında bir zenginler ve bir de halk sınıfı vardı. Bunlara soylular ve köylüler de denirdi. Soylular ülke yönetiminde her tür hakka sahipken köylüler adeta onların köleleri durumunda idi. Aynı olayı Hindistan’daki kast sisteminde ve islamiyet öncesi Araplarında da kölelik sistemi olarak görmek mümkündü. Aslında insanoğlunun dünyada yerleşik hayata geçip belirli medeniyetler kurmasından itibaren birileri hep yönetmiş. Kral olmuş, idareci, komutan ve asil olmuş. Birileri de onun boyunduruğu altına girmiş. Günümüzde ise modern anlamda süregelen bir kölelik yaşanmakta. Belki farkında olarak, belki de farkında olmadan insanlar çalıştıkları işyerlerinde, patronlarının veya çalıştıkları kurumun ekonomik olarak ayakta kalması ve daha çok para kazanması için bunların legal veya illegal tüm isteklerini yapmak zorunda hissetmişler kendilerini. Hatta çalışma saatleri açısından da öyle noktalara ulaşılmış ki ailelelere ayrılması gereken zaman işyerlerinde geçirilmeye başlanmış ve bu ailelerden yetişen çocukların da önemli bir bölümünde duygusuz, maddeci, sevgi bağından yoksun ana babaya itaat etmeyen, okul başarısı düşük kişilik formları ortaya çıkmıştır. Amaç işletmenin ayakta kalması ve çalışanların maaşlarının ödenmesi ve üretime katkıda bulunmak gibi gözükse de bütün ticari işletmeler için asıl amaç zengin diye tabir edilen işverenlerin hep daha fazlasını kazanmalarına yardımcı olmaktan başka bir şey değildir. Yani karşılıklı olarak al gülüm ver gülüm. Vermiyorsan çek git, yerine başkası bulunur mantığından hareketle insanın maddeye olan bağımlılığı artırılmıştır. Oysa bugün sanayileşmiş ülkelerdeki en büyük sorunların başında gençliğin içine düştüğü karmaşa yer almaktadır.

    Bugün birçok gelişmiş ülkede gençler uyuşturucu, alkol, cinsellik batağına saplanmış ve maalesef bizim ülkemizde bu yolda hızla ilerlemektedir.



    Neden bunlardan bahsettim. Çünkü zengin olmak isterken insani değerlerimizi yitirmekteyiz. Farkında olarak ya da olmadan insan olmanın verdiği bütün değerlerimiz gitgide yok olmakta ve adeta iyiye gitmemiz gerekirken kötüye doğru gitmekteyiz. Rabbim bizleri korusun ama gerçekten durum bundan ibaret. Zengin olmak, istediğini alabilmek, birilerini yönetmek bu anlamda herkesin özlemini duyduğu bir şey gibi gözüküyor ama zengin olmak zor ve ağır bir yük. Ben zengin olunca ona da razıyım diyenleriniz için söylüyorum. Her imkana sahip olmak parlak bir yıldız gibi gözükse de kişisel ve toplumsal kurtuluşunuz için yetmemekte. Farkında olarak ya da olmadan para kazanma sürecinizi ne kadar hızlandırırsanız hızlandırın bir o kadar da insani bazı basitliklerden uzaklaştığınızı göreceksiniz. Bundan böyle sokağa çıkarken daha dikkatli olmanız gerektiğini anlayacaksınız. Sokakta sıradan bir insan gibi yürürken güvenlik endişesine düşeceksiniz. Okula gönderdiğiniz çocuklarınız için endişe duyacaksınız. Onların daha iyi okullarda eğitim görmesini sağlayacaksınız belki ama onları cam bir faunus içinde büyümekten kurtaramayacaksınız. Yaşama hazır hale gelmesi için toplum içine bırakacaksınız ama tıpkı sütün yoğurda dönüşmesi gibi halkın içinde doğru ve samimi bir şekilde kaynaşmalarını belki de sağlayamayacaksınız. Tek sorumluluğunuz aileniz ve siz iken zengin olduktan sonra başka başka ailelerin de sorumluluğunu üzerinizde taşıyacaksınız. Kendinizi ancak varlıklı kimselerle rahat hissederken, halkın içinde korku ve endişeye kapılacaksınız. Gezdiğiniz mekanlardan, yediğiniz içtiğinize kadar bütün alışkanlıklarınızda bir değişme yaşayacak adeta basitliği ve sıradanlığı belli bir süre sonra arar hale geleceksiniz. Bu ancak belli bir doyumdan sonra belki de hissedeceğiniz bir olgu olacak. Topluma yukardan bakmaya başlayacaksınız ve bu hareketlerinizden , konuşmalarınızdan, davranışlarınıza kadar yansıyacak. Ayrıca manevi anlamda Allah’a olan inancınızı bile daha az hatırlayacağınızı düşünmekteyim. Zira madde tıpkı bir sünger gibi tüm manevi duyguları kendi içine çeker ve insanı manen uzaklaştırır kanaatindeyim. Çünkü egemen olan güç olan madde, güç ve egemen olma içgüdüsü öyle bir şeydir ki insanı bir süre sonra kendisine esir alır ve bundan kurtulmak içinde yani o sürece girdikten sonrada kolay kolay hiçbirşey yapamazsınız. Güç sahibi olmak çok ağırdır ve sorumlulukları çok fazladır. Önce Allah’a ve sonra içinde yaşadığınız topluluğa veya insanlara karşı olan sorumluluk ömrünüzün sonuna kadar siz farkında olsanız da olmasanız da sizi yıpratacaktır. Gerek fiziksel olarak gerekse de manen yıprandığınızı ve artık bir şeylerle baş edemediğinizi de göreceksiniz. Zira madde ve maneviyat arasında seçim yaparken öyle zorlanacaksınız ki bir süre sonra bunlardan bir tanesini daha ağırlıklı seçmek zorunda kalacaksınız. Ve insandaki para, mal, mülk isteği ise maalesef çoğunlukla maddeyi seçmesine neden olmakta ve bu da sizi bundan sonraki yaşamınızda oldukça zorlayacaktır. Belki maddi olarak rahat edeceksiniz ama hangi konuda olursa olsun yapacağınız her seçim de manen de uygun olup olmayacağını bir süre sonra analiz edemeyecek ve bütün seçimlerinizi belki de bir süre sonra ağırlıklı olarak maddeden yana kullanacaksınız. Bu da sizin manen yıpranmanıza neden olacak. Rabbim hepimizi böyle bir tehlikeden korusun.

    Siz zengin olunca her şeyin değişeceğini ve mutlu olacağınızı sanıyorsunuz ama ben bu görüşte değilim. Bence eğer bir gün zengin olursanız artık sizin için hiç birşey eskisi gibi olmayacak.

    Psik. Dan. Selçuk Arıcı
    İnsan Kaynakları Uzmanı
    selcuk@diyalog.com
    www.motivasyoncu.com
    selcuk@motivasyoncu.com

    20 Ağu 2007

    Aydin Dogan’in AKP’ye hediyesi

    BANA GÖRE

    Aydın Doğan’ın AKP’ye hediyesi

    16.08.2007

    SIRRI YÜKSEL CEBECİ
    sirriyuksel.cebeci@tercuman.com.tr


    HÜSAMETTİN Cindoruk, “Bu Meclis, bu cumhurbaşkanını eski Anayasa’ya göre seçemez. O zaman Anayasa değişikliğini niçin yaptı? Ana muhalefet partisi, Anayasa Mahkemesi’ne giderse bu seçim sürecini durdurabilir” demiş.




    Milletvekilliği, siyasi parti genel başkanlığı, TBMM Başkanlığı da yapmış tecrübeli bir devlet ve siyaset adamının bunları söylemeye hakkı yok mu?
    AKP’lilere göre, yok!
    “Demirel gibi Cindoruk’un da beyni sulanmış” diyorlar.
    Demirel kim?
    Milletvekili, parti genel başkanı, başbakan ve cumhurbaşkanı olarak, ömrünü ülke hizmetinde geçirmiş yaşayan en tecrübeli devlet ve siyaset adamı...
    “Beyni sulanmış” dedikleri 84 yaşındaki Sayın Demirel’in zekâsının, bilgisinin ve hafızasının yüzde birine sahip olsalar gam yemeyeceğiz.
    Cehalet ve bağnazlık, zekânın ve bilginin karşısında kabalaşmaya mahkumdur.
    Mantıklı bir görüş, mantıklı eleştiriyi gerektirir.
    Mantıklı eleştiri yapabilecek bilgi ve zekâya sahip değilseniz, muhatabınızı “beyni sulanmış” diye suçlama kolaylığına kaçmaktan başka ne yapabilirsiniz ki?
    Susarsınız, değil mi?
    Bunlarda o erdem de yok.
    Komünist bile olduk
    AKP’li Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, başkentlileri yaklaşık iki hafta susuz bıraktı.
    “Sadece başınızı yıkayın” ya da “tatile çıkın” gibi saçma sapan önerilerle de, susuz bıraktığı Ankaralıları çileden çıkardı.
    Biz de haklı olarak, Sayın Gökçek’e ağır eleştiriler yönelttik, hatta istifa etmesi gerektiğini söyledik.
    Ne komünistliğimiz kaldı, ne ateistliğimiz...
    Melih Gökçek gibi dini bütün (!) bir belediye başkanını eleştirmek haddimiz değilmiş!
    “Vermeyince Mabut, neylesin Mahmut”muş!
    Daha neler, neler...
    Tehditler, hakaretler, küfürler...
    Eleştiriye tahammülsüzlüğün böylesini şimdiye kadar görmemiştik.
    İlahlar kurban isteyince
    AKP’nin Cumhurbaşkanı adayı Abdullah Gül, birkaç gün önce, Başbakanlık Basın Sözcüsü Arif Beki’yi, haklarındaki olumsuz yayınları engellemediği için azarlamıştı.
    Basın özgürlüğünün tehlikede olduğunu gösteren bu azarlamaya, basın meslek örgütlerinden ciddi bir tepki gelmedi.
    Nasıl gelsin ki, Türkiye’de “Türk medyası” değil, sadece “Aydın Doğan medyası” kaldı. Yani, “Mütareke basını...”
    O da gerekeni yapıyor.
    Emin Çölaşan’dan başlayarak, AKP’yi eleştiren gazetecilere yol vermeye başladı.
    Sabah’ta Fatih Altaylı, Hürriyet’te Emin Çölaşan susturuldu.
    TMSF’nin elindeki Sabah Grubu ile Aydın Doğan’ın mülkiyetindeki Doğan Grubu’nda bundan sonra hangi cesuryürek AKP’yi eleştirebilir?
    Emin Çölaşan’ın Hürriyet’ten kovulması, AKP’nin seçim zaferine Aydın Doğan’ın en büyük hediyesi oldu.
    Sırada bakalım kim var?



    8 Ağu 2007

    Resimlerin dili...

    Oktay EKŞİ

    oeksi@hurriyet.com.tr

    Resimlerin dili...


    TAYYİP Erdoğan’ın haline bakınca şimdiki çocuklar ne diyorlar bilmiyoruz ama bizim o çağlarımızda "Tarzan zor durumda" derdik.

    Gerçekten Tayyip Erdoğan seçimde kazandığı büyük zaferin keyfini sürmeye vakit bulamadan birbiriyle çelişen ve çözmek isterken problem de üreten bir sürü açmazla boğuşmak zorunda kaldı.

    Call Turkey for Only 3.9¢ /min - NO PINS

    Tabii en çetrefil olanı da cumhurbaşkanlığı konusu...

    Ortada hem Abdullah Gül’ü kamuoyu önünde "aday" göstermiş ve seçim meydanlarında "mağdur edildik" edebiyatı yapmış olma gerçeği, hem de değişen koşullarda o sözden geri dönme ihtiyacı var.

    Gerçi Tayyip Erdoğan henüz "Gül’ün adaylığından vazgeçtik" demedi. Tam tersine, içinde bulunduğu sıkıntıdan kendisini kurtarma inceliğini göstermesini bekleyerek topu Gül’e attı. Gül’ün örneğin, "Seçimden sonraki koşullar benim adaylıkta ısrar etmemin doğru olmayacağını gösteriyor" türü bir demeçle yeni bir ismin önünü açmasını istedi.

    Netfirms Web Hosting

    Lakin günlerdir gördüğümüz gibi Gül buna hiç yanaşmadı. Hatta emrivaki yapmak istercesine tuttu bir basın toplantısı düzenledi. Orada "Meydanların sesine kulak vermeye mecburuz" dedi. Lafı, "Seçim sonuçları halkımızın benim adaylığımı desteklediğini gösteriyor"a getirdi. Elbet yarım ağızla da olsa bu konuda "Genel Başkanın belirleyici olduğuna" değindi. Ama her şey gösteriyordu ki Gül kendi adaylığının unutulmasına razı değildi. Bu nedenle "Ben hálá varım ve kararlıyım" mesajı vermekteydi.

    Nitekim o tavrı bugüne kadar değişmedi.

    Değişmediği için de Erdoğan’ın sıkıntısı bitmedi.

    "Peki ama neden?" diyebilirsiniz. Çünkü bir öncekinden daha çok oy alarak iktidara gelmiş bir partinin lideri, eli daha güçlü -ve bir bakıma muhalefetin sesini de kısmaya muvaffak olmuş- iken niçin Gül’ün adaylığında ısrarlı olduğunu söylemesin?

    Galiba bu sorunun yanıtı Başbakan Tayyip Erdoğan’la Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın 4 Mayıs 2007 öğleden sonra Dolmabahçe’deki Başbakanlık Ofisi’nde yaptıkları 2 saat 15 dakikalık görüşmede yatıyor.

    Bu görüşmenin içeriğini bugüne kadar ne Erdoğan açıkladı ne de Büyükanıt. Tam tersine, iki taraf da "Birbirimize bu konuda söz verdik. Ne görüştüğümüzü kimseye açıklamayacağız" dedi. O nedenle görüşülenleri -Erdoğan’ın "kardeşim gibidir" diyecek kadar yakını olmasına rağmen- çok muhtemelen Abdullah Gül de bilmiyor olabilir.

    İçerik gizli kalınca ister istemez insan zihni devreye giriyor. Olayların seyrine bakıp bilmecenin parçalarını yan yana getirip bir açıklama yapma zorunluğu doğuyor.

    İşte o kayıtla diyoruz ki çok muhtemelen Başbakan Erdoğan, "Cumhurbaşkanı seçilecek kişinin aynı zamanda Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Başkomutanı sıfatını da kazanacağını" ve "Büyük Atatürk’ün mevkiini işgal edeceğini" vurgulayan Yaşar Büyükanıt’ın dile getirdiği beklentilere hak vermiştir. Büyükanıt’a muhtemeldir ki "Duyarlığınızı anlıyorum. Bunun gereğini yapacağım" türü bir söz vermiştir. O sözün gereği, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de içine sindirebileceği bir ismin Cumhurbaşkanı seçilmesidir.

    Bülent Arınç’ın dünkü basın toplantısında "Genel Başkan’ın elini rahatlatmanın, herkese düşen bir görev olduğunu" dile getirmesi de çok muhtemelen Gül’e, "adaylıktan çekil" mesajıdır.

    O nedenle diyoruz ki, Çankaya resmindeki görüntü anlaşıldığına göre Abdullah Gül değildir. (Hurriyet)

    2 Ağu 2007

    Germenin sonu hayırlı degil

    Devlet Bakanı Şener, Köşk seçimi için AKP’yi uyardı: Uzlaşmaya gidilmeli Sayısal çoğunluk olsa da diyalog şart. Ülkeyi germenin sonu, zarar verebilir

    Cari açık, Türkiye için en büyük tehlike

    Tercüman Genel Yayın Yönetmeni Ufuk Büyükçelebi ve Ankara Temsilcisi Metin Özkan’ın sorularını cevaplandıran Şener, “Cumhuriyet tarihinin en büyük cari açığı kontrol altına alınmalı” dedi.

    SİYASETE ara verme kararı alan Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener’den gündemi sarsacak açıklamalar... Şener, partisi AKP’yi Cumhurbaşkanlığı konusunda uyarırken, medyanın AKP’ye seçim öncesi aşırı desteğini de eleştirerek, “Böyle bir medya dünyada görülmemiştir” dedi. Şener, cari açık tehlikesine de dikkat çekti.

    Tercüman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ufuk Büyükçelebi ve Ankara Temsilcisi Metin Özkan’ı makamında kabul eden Şener, Türk medyasının durumunu tehlikeli bulduğunu belirterek şunları söyledi:

    İktidar için de zararlı

    “Seçimin en yoğun yaşandığı dönemde bile manşetlerde ilginç başlıklar atıldı. Dünyanın hiç bir yerinde böyle medya desteği sağlanmamıştır. Bu nasıl bir destek? Hiçbir dönemde medya iktidar partisini bu kadar desteklememiştir. Bu, hem iktidar için, hem de Türkiye için zararlıdır.”

    Şener, ekonomide iyi tablolar bulunmasına rağmen, cari açık tehlikesinin büyük tehdit olduğunu söyledi. İhracatın artmasına rağmen ithalatın da arttığını ve ithalat ile ihracat arasındaki makasın da açıldığını belirten Şener, şunları söyledi:

    Cari açık, en büyük tehlike

    “Ekonomide bütün göstergeler kötüyü göstermez, iyi göstergeler vardır, kötü göstergeler vardır, her dönem böyle olmuştur. İhracat artıyor ancak ithalat da artıyor, arasındaki makas geniş miktarda açılmış vaziyette. Cari açık... Cumhuriyet tarihinin en büyük cari açığı var. Her ne kadar giren sermayeyle bu telafi ediliyorsa da giren sermaye bize ait değildir, borç paradır. Bizim kazancımız değildir. Biz kazancımızın ne olduğuna bakarız. Cari açığın bu seneki yıl sonu tahmini 25-26 milyar dolar olacak. Şu anda sorun oluşturmadığı görülüyor; ancak, küresel piyasalarda bir sermaye hareketi olduğu takdirde sorun oluşturacaktır. Bunun kontrole alınıp çözümlenmesi lazım. Ne yapılacağına karar verilmesi lazım. Dövizdeki düşüşü iyi sinyal değil, dış dengeler açısından da olumsuz bir durum. Bunu birinci konu olarak ele alınması lazım.”




    DTP’ye 1991 uyarısı

    “1991’deki yemin töreninde sabahlara kadar gürültü çıktı. DTP’li vekiller, köklü tartışma yaratacak konulara hiç girmesinler”

    “Önümüzdekİ sürecin asıl ana sorunu terördür. Bunun için Cumhurbaşkanlığı sorun oluşturulmadan çözülmeli. Terör ve Ortadoğu’daki gelişmeler ve Irak ile İran’la bağlantılı gelişmelerle ilgili bir dönem yaşanacaktır. Öyle bir noktada bağımsız listelerden gelen milletvekilleri DTP çatısı altında bir araya geldiler. Meclis’te 4 tane grup olacak. Ben şimdi ilk milletvekili olduğum dönemleri hatırlıyorum. 91’de Mecllis’e girdik, o zaman DEP vardı. İlk gün sabahlara kadar gürültü çıktı yemin töreninde.

    Olumsuz dönem

    O dönem uzunca süre Türkiye’de ve Meclis’te çözüm üretmek yerine sürekli tartışmalarla kısırlaşan dönem yaşandı. Sonunda dokunulmazlıklar kaldırılarak olumsuz dönem yaşandı. Türkiye’nin öyle bir dönemi tekrar yaşamasını istemiyorum. Bu ülkemize fayda getirmeyecek. Yine umutlardan bahsediliyor. Umut ederim ki, DTP milletvekilleri Meclis çalışmalarına aktif olarak katılır. Ancak Türkiye’de köklü tartışma yaracak konulara hiç girmesinler. Devletin nitelikleriyle ilgili konuları tartışma zeminine çekmeden, siyaset, ekonomi, dış politikayla ilgili teknik nedenlere dayalı çözümler, öneriler ve eleştiriler sunsunlar, herkese bir sürpriz yapsınlar. Böyle bir siyaset izledikleri taktirde kendileri açısından da çok kazanım olacağını düşünüyorum. Ancak bazen de acaba mı demeden edemiyorum.”




    Bahçeli, Köşk topunu AKP’nin kucağına attı

    Abdüllatif Şener, MHP’nin Cumhurbaşkanlığı seçimi için Meclis’e girme kararını şöyle değerlendirdi: MHP’liler, AKP’ye, ‘Beni bahane etme, bütün sorumluluk sende’ diyor

    BAŞBAKAN Yardımcısı Abdüllatif Şener, Cumhurbaşkanlığı seçimi için Meclis’e gireceğini açıklayan MHP’nin, topu AKP’nin kucağına attığını söyledi. Siyasetin uzun bir yol olduğunun altını çizen Şener, önümüzdeki süreçte Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden çok, terör konusunun önem arz ettiğine dikkat çekti.

    MHP’nin Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Meclis’e gireceği açıklamasını değerlendiren Şener, “Beni bahane etme, bütün sorumluluk sende diyor” yorumunda bulundu. DTP’ye 1991 yılında yaşananları hatırlatan Şener, siyasete neden ara verdiğini ise ilk tez Tercüman’a açıkladı. İşte siyaseti dışarıdan izlemek isteyen Şener’in değerlendirmeleri:

    Yarın zarar verir

    “Bu cumhurbaşkanını Meclis seçecek. AKP, kendisine halkın desteğinin sürdüğünü seçim sonucuyla kanıtlamış. Meclis’e CHP, MHP, DTP girmiş ve Cumhuriyet tarihinde olmayan bir sonuç ortaya çıkmış. Birinci ile ikinci parti arasındaki oy farkı şimdiye kadarki oy farkından çok fazla olmuştur. Şimdi Meclis’te yeni bir süreç başlamıştır. Bu süreçte partiler seçimdeki tutumlarını, tavırlarını değiştirmiş vaziyetteler. MHP, baştan ‘Ben gireceğim’ dedi, bağımsızların da gireceği anlaşılıyor. CHP ise eski katı görüntüsü yerine uzlaşmacı ve daha yumuşak bir tutum içinde. Tüm bunlara baktığınız zaman, AKP istediği birini getirir, Cumhurbaşkanı yapar görüntüsü var. Ancak gerçekte öyle mi olur, bu daha önemli. Ben önümüzdeki süreçte öngörüde bulunmaktan öte temennide bulunabilirim. Meclis uzlaşmayla, herkes tarafından kabul görecek bir aday etrafında toplanarak bir Cumhurbaşkanı seçmeli.

    Germek hayırlı olmaz

    Türkiye’nin gerginliklerden zarar gördüğünü düşünüyorum, kırılmalar ülkeye kaybettiriyor. Çatışma ve gerginlik oluşturacak formüllerden, sayısal çoğunluğa sahip olsak da iktidar partisi, uzlaşma arayışı içerisinde partilerle medeni diyalog ortamına girmeli ve buna göre aday göstermeli. Kim seçilirse seçilsin, kısa dönemde bir sorun oluşturacağını düşünmüyorum; ister uzlaşmayla, isterse tek taraflı aday göstermeyle..

    Siyaset uzun vadelidir

    Seçim sonucundan sonra seçilen Cumhurbaşkanını herkes kabullenebilir. Ancak orta ve uzun vadede ülkedeki muhtemel gelişmeler, karşılıklı diyalog anlayışı içinde olmalı. Önümüzde çok daha önemli ülke sorunları var ve siyasi partiler arası bir uzlaşmaya ihtiyacımız olacak bir süreçteyiz. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin bir kırılma olmamasını, kurumlar ile siyasi partiler arasında bir ayrışma çıkmamasını dilerim. Siyaset bugün için yapılmaz. Ülkenin huzuru, refahı sadece bugün için oluşturulmaz. Siyasetin önünde tükenmez gelecek yıllar vardır. Şimdi oluşturulacak bir kırılma, bugün hatta yakın gelecekte de sorun oluşturmayabilir; ancak telafisi mümkün olmayan daha büyük sorunlar ileride oluşabilir. Bunların ülkemiz açısından faydalı olmadığına inanıyorum. ‘Beni dedim’, ‘Sen dedin’ gibi bir takım reflekslerin ortadan kalkmasında fayda var. Ona göre yol tutulmalı. Bir kere kutuplaşma o ülkenin geleceğinde en büyük tehlikedir.

    Diyalog kesilmemeli

    Önümüzdeki süreçte Türkiye’de terör yoğun bir şekilde konuşulacak. Iraktaki gelişmeler, ABD’nin Ortadoğu ve İran üzerindeki politikaları Türkiye’yi çok daha derinden etkileyecek. Böyle bir tablo karşısında siyasi partilerin birbirleri ile oturup konuşma imkanlarını ortadan kaldırmaması lazım. Partilerin birbirlerinden uzak durmamaları lazım.”




    Türkiye’ye bir süre dışarıdan bakacağım

    SİYASETE ara verme kararı alan Abdüllatif Şener, “Türkiye’ye bir süre dışarıdan bakacağım” dedi.

    “Ben isterim ki, bu ülkede herkes kendisi olsun, en çok kendisine benzesin, nitelikleri olsun yetenekleri olsun. Birini tekrar etmek iyi değildir. Benim adım Cumhurbaşkanlığı sürecinde öne çıktı o süreç geride kaldı. Bir kırgınlık yaşamadım. Artık yeni dengeler var. Bu yeni dengelerde benim Meclis’te olmayışım Meclis içerisinde oluşturulacak kurullara yaklaştığım anlamını taşımaz. Önümüzdeki formüller içinde yer alacağımı düşünmüyorum. Ara verdiğim dönemde siyaseti, Türkiye’yi dışarıdan belli bir süre izlemeye karar verdim. İşin içinde yoğunlaştığınız zaman gördüğünüz alanlar daralır. Dışarıdan olaylara bakmak gerektiğine inandım. Fotoğraflar bana hep karışık gelmiştir. Zor süreçlerin insanıyım. Karışık süreçlerin şöyle bir sonucu vardır, doğrular da kaybolur, doğru yanlışa karışır; karman çorman olursunuz. Fotoğraflar çizilir iyi niyetler karşılığını görmez. Bunun ötesinde iyi niyetler cezalandırılır.

    Meclis ile hocalık çok farklı

    Doğru şeyler anlaşılmaz hale sokulur. Bakarsınız siyaset dışı çalışmalarım beni daha fazla tatmin eder. İlk milletvekili olduğumda sordular “Hocalıkla milletvekili arasında fark nedir?” diye. Ben de 15 yıl önce şöyle dedim; ‘Üniversitede ders anlatırken yanlış bir şey söylediğinizde bile öğrenciler sürekli not alır; ancak, Meclis’te dünyanın en doğru lafını söylesen bile oradan biri laf atar.’ Fark budur.”




    Menfaat için oy verme kültürel çöküntüdür

    İŞSİZLİK en büyük sorun, büyüme var ancak işsizlikte bir azalma yok. Hangi işi yaparsa yapsın hangi ekonomik durumda olursa olsun insanların oy verme eğilimlerini ilgilendiren çok değişik etkenler vardır. Kimi iş bulma umuduyla kimi de işsiz olduğunu ikinci plana iterek başka nedenlerle verir. Siyasetin en temel etkisi toplumsal kültürü oluşturmasıdır. Toplumsal kültür yanlış ve zararlı bir yola sürüklenmiştir. Bir ülkenin bundan daha fazla zarar görebileceği bir şey yoktur. Toplum kültürel çöküntü içinde. Bir ülkenin gelişmişliği ile gelir kalmışlığı arasındaki fark çalışma kararlığı ve çalışma koşullarıdır.

    25 Tem 2007

    Ilginc bir kariyer oykusu

    İlginç bir kariyer öyküsü
    n.filiz


    Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün oğlu Ahmet Münir Gül, dünyanın önde gelen yatırım bankalarından Merrill Lynch'de göreve başlamış.

    Oğul Gül, küresel sermayenin Londra merkezli bu özel kuruluşunda AKP'nin yeni 'ekonomi prensi' taze Milletvekili Mehmet Şimşek'ten ayrılan yere geçmiş...

    Ahmet Münir Gül; 15 Haziran 2006'da Bilkent Üniversitesi Endüstri Mühendisliği'nden mezun olmuş; tam 15 gün sonra Merill Lynch'de stajyer olarak göreve başlamıştı. (Bu kuruluşa başvuru yapan onlarca Harward, Campridge ve Yale mezununun sırada beklerken ...)

    Ahmet Münir göreve başladığında, Mehmet Şimşek dev şirkette etkin bir konumdaydı ve henüz AKP adaylığı gündemde değildi. Abdullah Gül'ün, Mehmet Şimşek ile AKP'nin seçim kampanyasında, 'Yanlış mesajlar veriyorsun Memo!' şeklinde kulağını çekecek kadar abi- kardeş ilişkileri içinde olduğu söylenmekte...


    RADMIN: fast, secure, affordable. Free Trial.

    Ahmet Münir şanslı bir genç; küresel sermayenin önde gelen kuruluşları kendisini adeta paylaşamıyor. Merrill Lynch'deki staj döneminin bitmesinin ardından bir kaç ay geçmeden, genç Gül bu kez Amerikan yatırım devi Goldman Sachs' ta göreve başlamış. Merkez yine Londra...

    Ve Genç Gül, Goldman Sachs'ta da fazla durmamış ve geçtiğimiz günlerde Merrill Lynch'e Mehmet Şimşek'in yerine dönüş yapmış...

    İlginç ve hızlı bir kariyer öyküsü değil mi?!...