Türkiye, çok sert bir hesaplaşmaya gidiyor. Seçimlerde DTP'nin aldığı oy oranı ortada... AKP Güneydoğu'yu kaybetti. Bu benim başından beri 'felaket senaryosu' olarak gördüğüm bir gelişme idi... Maalesef oldu. Kaynak:Aksam.comSerdar Akinan



DTP'ye karşı başlatılan 'büyük gözaltı' Güneydoğu'da nasıl yankılanıyor kimse takip etmiyor. Büyük medya bu haberin bölge halkı içinde nasıl yankılandığını anlamıyor. Anlasa da aktarmıyor...
PKK 1 Haziran'a kadar süre verdi... Bu kanlı bir sürecin başlayacağına işarettir. Çok değil bundan birkaç hafta önce gazetelerin manşetlerini anımsayın, 'PKK dağdan indiriliyor', 'PKK silah bırakıyor', 'Bu iş bitti'
Maalesef, bir başka akıl ve irade devreye girdi... Giriyor...
Anlamakta zorlandığım mesele şu: Bunca işsizliğin olduğu, ekonomik krizin giderek derinleştiği bir sosyal yapıyla karşı karşıyayız... Şehit cenazeleri musalla taşlarında sıra sıra yattığında ne olacak?
Bu nasıl bir körlüktür?
Bir yanda Öcalan'a özgürlük isteyen, anayasal güvenceler isteyen, yani imkansızı 'şimdi' talep eden bir DTP... Sözüm ona ABD karşıtı... Ama Obama'ya da 'mektup' sunmaktan geri kalmayan...
Bir yanda PKK silah bıraksın, özgürlüklerin önünü açalım, 'alın size Kürtçe TV' diyen; sorunun çözümü için sözüm ona adım atan bir AKP...
Bir yanda -bilmiş bilmiş- 'Kürt meselesinde iyi şeyler olacak' diyen bir Cumhurbaşkanı...
Bir yanda 'Türk halkı' diyen, ertesi gün 'açılım yapmadım' diyen ama gene de birilerini rahatsız eden bir TSK...
Bir yanda, Irak'tan çıkmak istediğini söyleyen, yenik, beceriksiz ve eli kanlı ve çöküş halinde bir ABD...
Bir yandan da aylardır işsiz, hatta aç, derin depresyonda yığınlar...
Kimisi Diyarbakır'da... Kimisi Yozgat'ta... Kimisi İstanbul'da... Kimisi Mersin'de...
'Erdoğan ve Başbuğ arasında mutabak var' demiştim...
Bu mutabakat, önce cemaati sonra DTP'yi ve aslında ABD'yi etkisizleştirmek istiyor... Aylardır, Erdoğan 'milli'dir diye yazıyorum...
Tabii milli olmak vizyonsuz olmaya engel değil. Artık bunu görüyoruz...
ABD'nin Türkiye ve bölge üzerindeki politikalarının etkisizleştirilmesine, şayet vatan haini değilse, kimin nasıl bir itirazı olabilir?
Ancak bunu bir büyük toplumsal mutabakat içinde çözmek, belli işbirlikçi unsurları teşhir etmek, tarihi, dini ve sosyal altpaydaları öne çıkararak yapmak yerine bunu kanla yapmaya kalkarsanız olmaz.
Bu yol... Çıkmaz yol...
Son operasyon dalgası DTP'ye değil bölge halkının iradesinedir. PKK'ya, 'Gel bana saldır' demektir... Kaldı ki zaten onlar seve seve 'kanlı randevu'lara tarih vermeye başladı bile...
'Bir taşa 20 yıl' veren zihniyeti, ölüm kuyularının açılmasından rahatsız olanları bulun... İçinize bakın...
Sizi ne rahatsız ediyor beyler? ABD mi? Çuval mı? Ergenekon mu? Taşeronları mı? Barzani mi? Talabani mi? Cemaat mi?
Onlarla hesaplaşın... Bu halk arkanızda durur...
Efendim, onların anladığı dil bu... Sinsilik... İyi de gene kan dökeceksiniz... Evlere ateş düşecek... Bu toprakta şahinden bol ne var Allahınız aşkına? Türkiye olmuş bir kor... Üzerine benzin dökmeye kalkmayın...
Bir başka yol olmalı... Yoksa... Yoksa... Bu liberallerin, bu faşistlerin, bu cemaatlerin tuzağına düşmek en kolayı... Bu tuzak onların değil ki!..
Bu tuzak, artık onların da açık açık itiraf ettiği gibi, ABD'nin... Küresel egemenlerin...
Evlatlarımızın kanını dökmeyin... Kanımızın dökülmesinden kaçacağımızdan değil... Ama kardeş kardeşi neden öldürsün?
Ne oyuna gelin ne oyun kurun... Kendiniz olun... Bu halka; Kürdüne ve Türküne; İslamına ve toprağına güvenin... Bu halk arkanızda durur beyler... İnanın ve güvenin.
22 Nis 2009
Çıkmaz yol nereye çıkıyor?
21 Nis 2009
'Hasta adam' zihniyeti
| ![]() |
Aylardır “Ergenekoncuların kanlı cinayetleri(!)”ni yazan İkinci Cumhuriyetçi Mehmet Altan’dan yeğeni Sanem Altan’a ’operasyon’ itirafı: ABD Türkiye’yi tedavi ediyor
Star gazetesi başyazarı Mehmet Altan, biraderi Taraf gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Altan’ın biricik kerimeleri Vatan gazetesi röportajcısı Sanem Altan’a “Ergenekon” konusunda bir röportaj vermiş...
“Yeğen” Altan, tabii ki “Amcacığım, amcacığım... Hadi anlat bana...” demeden, gayet formel bir üslupla soruyor:
“AKP gerçekten Ergenekon’un üstüne gidiyor mu sizce?”
“Amca” Altan da “Bak yeğenim... Bu işler şöyle oluyor...” edasına zerre kadar kaymadan yanıtlıyor:
“Bence AKP’ye kalsa Ergenekon kapanır bile. AKP’yi aşan bir irade Ergenekon’un peşinde (...) Dünya sistemi Egenekon’u tasviye ederek Türkiye’yi tedavi ediyor (...) Burası NATO ülkesi. Burada NATO’nun ve Amerika Birleşik Devletleri’nin istemediği hiçbir darbe olmaz. Bu sefer darbeyi yapamadılar çünkü Amerika istemedi.”
Yeğen / amca mülakatının bu bölümünü okuduktan sonra benim durumum şudur:
Şaşkın, hayrete düşmüş, kandırılmış, aldatılmış ve perişan.
Neden mi?
Çünkü ben öyle biliyordum ki:
Ergenekon’a karşı girişilen savaş, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Yetti artık bu derin devlet... Yetti artık bu faili meçhul cinayetler” falan diye haykırışı sonucu başlamıştır.
Çünkü ben öyle biliyordum ki:
AKP, derin devlete savaş açmıştır...
Çünkü ben öyle biliyordum ki:
Başta “Türkiye’nin Di Pietro’su” olarak selamlanan Savcı Zekeriya Öz olmak üzere bir avuç korkusuz savcı, hukuksuzluğa dur demek için kelle koltukta savaşmaktadır.
Çünkü ben öyle biliyordum ki:
Taraf gazetesi büyük risk almaktadır.
Çünkü ben öyle biliyorudm ki:
Şamil Tayyar falan gibiler yazdıkları yazılarla çeteye aman vermemektedirler...
Fakat... Heyhat...
Mehmet Altan, işin aslını ifşa ederek beni derin bir hayal kırıklığına uğrattı.
Meğer bu işin arkasında “dünya sistemi” var imiş...
Meğer bu işin arkasında “ABD” var imiş...
Meğer bu işin arkasında “NATO” var imiş...
Bu gerçeği öğrendiğim andan itibaren...
Şaşkın, kandırılmış, hayrete düşmüş, aldatılmış, perişan ve küskün bir edayla haykırmak istiyorum:
Mehmet Abi... Mehmet Abi...
Madem olay senin dediğin gibiydi.
Madem işi “Dünya sistemi”, “ABD” ve “NATO” bitirmekteydi...
O zaman ne diye aylardır...
“Çeteleri temzliyoruz”, “Gözümüzü budaktan sakınmıyoruz”, “Paşaları tutukluyoruz”, “Kimsenin yapamadığını yapıyoruz”, “Büyük risk alıyoruz”, “En kahraman biziz”, “Demokrasiyi kurtarıyoruz”, “Dokunulmazlara dokunuyoruz” falan diyerek...
Hava attınız ki?
Niye kahramanlık tasladınız?
Niye hayallerimizle oynadınız?
Yazık değil mi bize Mehmet Abi...
* Ahmet Hakan / Hürriyet
Altan’ın yeğenine verdiği röportaj, Osmanlı’yı ‘paylaşana kadar’ ayakta tutmak isteyen Rus Çarı Nikola’nın İngilizlerle pazarlığını hatırlattı
++++++
Fehmi Koru’nun gözyaşları...
Ya bizi aptal sanıyorlar ya daha önce söylediklerini, yazdıklarını hatırlamıyorlar ya da acayip kıvrak belleri var.. Düne kadar.. ‘Usule takılmayın, işin özüne bakın’ diyenler.. Köşesinden isimler vererek adres gösterenler.. Bu iş bitmedi, sırada ‘bilinen çok isimler var’ diye ahkâm kesenler.. Operasyonun ucu ilgili ilgisiz herkese değsin diye ellerini ovuşturanlar.. İşin ucu kaçınca ‘bizim de içimize sinmedi, vicdanımız rahat’ değil demezler mi?
Yeni Şafak yazarı Fehmi Koru demiş ki; “Savcıların yerinde ben olsam ‘bu iki ismi (Saylan ve Mergen) listeye kim ekledi’ sorusunu ciddi biçimde sorardım. ” Sanki.. Demokrasi dümeniyle, demokrasi dışı güç kullanımını savunan başkasıymış gibi.. Pes!
* Mehmet Tezkan / Vatan
++++++
Kişilik hakları ayaklar altında
Eski Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman’a ait olduğu ileri sürülen bir ses kaydı internette yayınlandı.
Ses kaydının “ortam dinlemesi” ile elde edildiği belirtiliyor. Ortam dinlemek o kadar kolay iş değil.
Bunu yapabilecek olanlar belli: İstihbarat teşkilatı, polis ya da jandarma.
O aletleri kullanma yetkisinin o kuruluşlarda kimlere ait olduğu da amirlerince biliniyor
olmalı. Ve bu yasadışı uygulama, büyük bir fütursuzlukla sürüp gidiyor.
Türkiye çok ciddi bir insan hakları ihlali ile karşı karşıya. Haklarımız herkesin gözü önünde çiğneniyor.
Türkiye giderek bir korku ülkesine dönüşüyor. Kimsenin yasalara ve yasaları ugulayanlara güvenemeyeceği bir korku ülkesi!
* Mehmet Y. Yılmaz / Hürriyet
++++++
TÜRKİYE İLE HESAPLAŞMAK İSTEYENLERLE İKTİDARI KORUMAYA ÇALIŞANLARI BULUŞTURAN DAVA İTTİFAKININ İTİCİ GÜCÜ:
Devrilme paranoyası
2002 seçimlerinde AKP, kendisinin bile beklemediği bir biçimde, tek başına iktidara geldi. İktidara geldiklerine inanamayan AKP’lileri “peki iktidarda nasıl kalacağız?” korkusu sarmıştı. Bu zihniyet o güne kadar hep mağduru oynamış “gizli güçlerin” kendisini asla iktidara getirmeyeceğine inanmıştı.
Liberaller devrede
Bu aşamada AKP’nin yardımına iki kesim koştu. Biri büyük sermaye çevreleri diğeri de her fırsatta Türkiye’den hesap sormak isteyen sözde liberallerdi. Sermaye çevreleri ekonominin bozulmasını istemiyordu, Türkiye karşıtı liberaller ise tıpkı İran’daki gibi “düşmanlarının düşmanlarıyla” işbirliğini çıkarlarına uygun bulmuştu.
Önce ABD’nin Derviş’le gönderdiği talimatla IMF’ye bağlı serbest piyasa ekonomisi aynen sürecekti. İkincisi ise AB üyeliği için büyük güç harcanacaktı. AKP bu desteği görünce iki isteğe sarıldı. Ama korkusu hiç bitmedi.
2003 yılının 30 Ağustos’unda komutanların çok sert bir bildiri yayınlayacakları ileri sürülüyordu. “Darbe yapılacaktı” iddialarının kaynağı budur.
Düğmeye basılıyor
Şimdilerde darbe günlükleri adı altında Türkiye’nin bir darbe tehdidini atlattığı söyleniyor. Bu, doğru değil. Hükümet de bunu biliyordu.
İktidar şöyle düşünüyordu: “Askerin darbe yapması artık mümkün değil, ama şimdi üste çıkma zamanıdır.” Devlet içinde kadrolaşma tüm hızıyla sürüyordu. Teknolojiyi de iyi kullanan bu ekibe operasyon için düğmeye basma talimatı verildi. Bu dönemde sessiz sedasız biçimde MİT ve Emniyet İstihbaratı’na “genel izleme yetkisi” verildi. İstihbarat birimleri mahkemeden izin almaya gerek duymaksızın iktidara karşı tehlikeli gördüğü kişileri dinlemeye başladı. Durumu fark eden jandarma aynı yetkiyi kendisi de istedi ve aldı. Konu mahkemelik oldu ve jandarmanın yetkisi elinden alındı. Emniyet ve MİT’in yetkisine dokunulmadı.
Kanaat oluşturuluyor
İzleme ve dinlemeler potansiyel olarak iktidara karşı olduğu bilinen kişilere yöneltilmişti. Bu kişiler konuşmalarında iktidardan rahatsızlıklarını açık biçimde dile getiriyordu. Bu kayıtlar tutuldu, dosyalar hazırlandı. İşe önce çıkar amacıyla çeteleşen, daha önce içinde bulundukları devlet kurumlarının gücünü kullanmaya devam eden kişilerden başlandı. (...) el bombaları bulunmasına kadar. Aranan fırsat bulunmuştu. Artık darbe teşebbüsü fikri ortaya atılabilir ve o ana kadar elde edilen kayıtlar ortalığa saçılabilirdi.
AKP 2007’de yüzde 47’ye çıkmıştı. Geçen beş yıl içinde devlet içindeki kadrolaşma her yeri kontrol edebilecek hale gelmişti. İslamcı bir sermaye oluşturulmuş, klasik sermaye grupları sindirilmiş, medyanın önemli bir bölümüne bizzat sahip olunmuş, kalanı da baskı altında bırakılmıştı. İktidar artık çok güçlü olduğuna inanmıştı, mağdurluk bitmiş mağrurluk dönemi başlamıştı. Kısacası korkulacak bir şey yoktu ve başta 28 Şubat olmak üzere geçmişin intikamı alınabilirdi artık.
‘Hukuk’a hapsetmek
Ergenekon olayında en başarılı nokta, bu davanın bir hukuk davası gibi sunulmasıdır. Türkiye ile hesaplaşıp gerçek amacına ulaşmak isteyenler, bu ülkenin gerçekten demokrasiye ve hukuk devletine bağlı kesimlerini psikolojik baskı altında tutmaya çalışıyor. “Yargı önünde herkes eşittir” gibi karşı çıkılamayacak bir sloganın arkasına sığınıp “Yargıya güvenelim, suçsuzlarsa yargı karar verir” aldatmacası ile büyük bir propaganda sürdürülüyor.
* Can Ataklı / Vatan
++++++
Başbakan kandırılıyor mu?
Nisan 2009’dan itibaren Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı C.A.T., yani Özel Operasyon Timleri de korumaya başladı. Erdoğan’ın 287 koruması bulunuyor.
2005 yılında Kütahya’da Erdoğan’a, Mustafa Bağdat isimli bir vatandaşın ekmeğin içine sakladığı kurusıkıdan bozma tabancasıyla suikast teşebbüsünde bulunduğu gazetelerde yer aldı. Bilirkişiler tabancayla 1-2 metreden ateş edilse bile etkisiz olacağını açıkladılar.
2006 yılında Atabey isimli bir örgütün lideri olduğu öne sürülen Murat Eren isimli şahıs yakalandı.
2008 Temmuz ayında “yandaş” medya, Ergenekon’un DHKP-C aracılığıyla Erdoğan’a suikast düzenlemeye çalıştığını iddia etti.
Ekim ayında Tuncay Güney, Ergenekon’un suikast yapmayı düşündüğünü; ancak malum “1 numara”nın suikaste engel olduğunu söyledi.
2009 Ocak ayında Mustafa Dönmez’in evinde yapılan aramalar sonucu, Erdoğan’ın evinin krokisi bulunduğu iddia edildi ve suikast tertiplediği şüphesiyle tutuklandı. Mart ayında, Adana AKP mitinginde suikast yapacakları ile ilgili teknik takibe takılan 4 kişi yakalandı ve adliyeye sevk edildi. Sonrasında böyle bir planın olmadığı anlaşıldı. Aynı ay, Tekirdağ mitinginde ise alana silahla girmeye çalışan Muammer Altıntaş, korumalar tarafından yakalandı. Ergenekon 2. İddianamesi’nde ise, Kemal Aydın, Neriman Aydın ve Durmuş Ali Özoğlu’nun 30 Ağustos’ta yapılan resmi geçitte Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül’e suikast yapmayı planladıkları yazıldı. Son olarak Üsküdar’da bulunan tünelden bahsetmek gerekli. Önce suikast için olduğu düşünülen tünelin, Osmanlı’dan kalma bir su galerisi olduğu anlaşıldı.
Bunların hepsini alt alta yazıp topladığımızda, elimizde yalnızca bir avuç kroki ve iddialar ile bir tanesi kurusıkıdan bozma çok yakından ateşlense bile işe yaramayacak bir silah ve polisin arasından cebinde silahla geçmeye çalışacak kadar acemi bir “suikastçi” kalıyor.
Birileri Başbakanı devamlı tehdit altında olduğuna mı ikna eymeye çalışıyor. Her suikast iddiasından sonra Ergenekon’un başbakanı öldürmek istediği iddia ediliyor. “Yoksa birileri suikast iddiaları ile başbakanı Ergenekon’un varlığına ikna mı etmeye çalışıyor?”
* Doruk Cengiz / odatv.com
Bir avuç kroki, kurusıkıdan bozma bir silah ile, polisin arasından cebinde silahla geçmeye çalışacak kadar acemi bir “suikastçi”yi kapsayan suikast iddiaları, Başbakan’ın “Ergenekon”un varlığına ikna edilmeye çalışıldığı şüphesini doğuruyor
++++++
MİNİ YORUM
Adım adım, emekleyerek
Star’ın haberine göre Erdoğan, Shröder’in doğumgününde “Ermenistan Karabağ’da adım atmazsa sınırı açmayız” demiş. Azerbaycan Türkleri’nin beklediği ifade ise şüphesiz “Ermenistan Karabağ’dan çekilmezse sınırı açmayız”netliğinde. “Adım”, “çözüm” gibi yuvarlak ifadeler, Amberin Zaman’ın gündeme getirdiği ‘sembolik jestlerle işi bağlama çabası’nı doğruluyor. Bunun diğer adı kandırmaca. Azerbaycan’ın stratejik öneminin, onu, Ermenistan’ın adım, emekleme, tay tay durmasını bekleyecek kadar uzun müddet ‘yalnızlığa’ mahkum etmeyeceği ortada...
Rus ajanlar ve Başbakanın uçağı
| ![]() |
Yeniçağ yazarları, Karabağ işgalcisi Ermenistan’la Türkiye arasındaki sınırı açmak üzere olan AKP iktidarına dur demek için, Kars’a uçtu sınırdan seslendiler: Aklınızı başınıza toplayın!
Sağlığımız elvermediği için fizikî varlığımız yoktu amma kalbimiz elbette oradaydı.
Doğrusunu söylemek gerekirse, Türkiye olarak çok ayıp ediyoruz, çook..
Türkiye, Ermenistan ile iki yıldır İsviçre’de gizli görüşmeler yapıyor. Moskova yönetimi Dış İstihbarat Servisi’ne, “Bu görüşmeleri takip et!” talimatı veriyor. Azerbaycan’da yayımlanan Müsavat gazetesinin haberine göre, Rus ajanlar, kendilerine verilen talimatı başarı ile yerine getiriyor, Türk ve Ermeni yetkililer aralarında ne görüştüler, ne konuştular ve nasıl bir anlaşmaya vardılar ise, bir bir not ediyor, işler imza aşamasına geldiğinde, topladıkları bilgileri Kremlin’e arz ediyor: Türkiye, Ermenistan’la arasındaki sınırını açmak üzere!
Peki, sonra ne oluyor? Ne olacak, Moskova fırsatı nîmete çeviriyor, Bakû’ye, Türkiye seni sattı diyor, Ankara’yı devreden çıkarıyor, Ermenistan, Azerbaycan ve Rusya arasında üçlü görüşmeler başlıyor. Azerbaycan’ın doğalgaz ve petrol gibi millî servetleri, Türkiye üzerinden değil de, Rusya üzerinden Avrupa’ya pazarlanmak üzere. Rusya, Karabağ sorunu çözülsün diye Ermenistan’a maddî yardım, Azerbaycan’a ise füze dahil, ağır silahlar vermeyi ve Ermenistan’ı Karabağ’dan çekmeyi vaat ediyor.
Ne tuhaf değil mi?.. Türkiye, ABD baskısı ve Obama büyüsü ile hiçbir şey almadan istediği her şeyi Ermenistan’a vermek için taşları döşemeye başlamışken, Rus gizli servisi devreye giriyor, tabiri caizse, Ankara’dakilerin ve tabii Türkiye’nin başına çuvalı geçiriveriyor.
Şu hale bakın.. Rus istihbarat servisinin Türkiye ile Ermenistan arasında Cenevre’de sürdürülen görüşmeleri dinleyip, elde ettiği bilgileri Kremlin’e sunduğu ve Kremlin’in bu bilgileri Bakû yönetimi ile paylaştığı haberleri gündeme düşeli neredeyse bir hafta oldu, Ankara’dan çıt çıkmadı. Ne Dışişleri Bakanlığı, ne Hükümet sözcüsü, “Hayır, böyle bir şey yok” demediler, diyemediler. Azerbaycan’dan da yalanlama gelmedi..
Artık bu haberin doğruluğuna inanabiliriz.
Ve o zaman Ankara’ya sorarız:
“- Siz, doğru dürüst bir iş yapamaz mısınız?”
Yani “gizli” dediğiniz görüşmeler, Türk milletine gizli de, Rusya’ya aşikâr mı? Bu ne beceriksizliktir? Hadi, dinlendiniz, yani, Ermenistan ile güya “gizli” yaptığınız görüşmeleri yüzünüze gözünüze bulaştırdınız, hiç olmazsa Rusya’ya, bir nota vermeniz gerekmez miydi? Rusya gibi hantal bir yapı Türkiye’nin bir başka devletle yaptığı görüşmeleri BBG evine çevirdi ise, Türkiye’nin başka ülkeler, mesela İran’la yaptığı gizli görüşmelerin “gizli” bir yanı kalmış olabilir mi?
Ankara’nın bu tutumu Türkiye ve Azerbaycan halkları arasında büyük bir sükutu hayale sebep olmuş durumda. Kimse olup bitenlere inanmak istemiyor. Halk, kendilerini arkadan hançerlenmiş hissediyor.
Azerbaycanlı kadın milletvekilleri kalktı, Ankara’ya geldi. Meclis Başkanı, MHP ve CHP Genel Başkanları ile görüştüler. Cumhurbaşkanı, Dışişleri Bakanı ve Başbakan’dan randevu talebinde bulundular.
Cumhurbaşkanı görüştü, görüşme sonrası gazetecilerle karşılaşmasınlar diye misafirlerini arka kapıdan kaçırdı. Dışişleri Bakanı önce yurt dışındayım diye randevu vermedi. ABD’li bir heyet gelseydi, Dışişleri Bakanı’ndan görüşme talebinde bulunsaydı, sayın Babacan iki arada bir derede de olsa gelip o heyetle görüşmez miydi? Görüşürdü. Neyse, heyet, ısrar etti, dönüşünü geciktirdi de, Babacan Tiflis dönüşü kendileri ile görüşme lütfunda bulundu. İyi de, Başbakan niye günlerce randevu vermedi?
Cevap hazır: Ankara’da değil, Antalya’daydı da, ondan! Kardeşim, sen, devletin uçağını; kaplıcalara gitmek için çoluk çocuğunu taşımada kullanıyor, evladının düğün davetiyesini vermek için Ürdün’e gönderiyorsun da, Azerbaycan’dan gelmiş, seninle görüşmek isteyen dost ve kardeş ülke milletvekillerini Antalya’ya getirmek için niye havalandırmıyorsun?
19 Nis 2009
Kod adı: Böcek!
| ![]() |
Masumiyetini anlatamayan herkes suçludur!
Korku filmi gibi
Kod adı: Böcek!
Bir sabah uyanıyorsun ki, hakkında bir dava açılmış...
Oysa dava konusu olacak hiçbir şey yapmamışsın... Gönlün rahat... Vicdanın temiz...
Daha önce başkalarına haksızlık yapıldığını duymuşsun... Seni ilgilendirmediği için gözlerini kapatmış, kulaklarını tıkamışsın...
Zaten başkalarına dava açılmasının mutlaka bir nedeni de olmalıydı; yoksa niye dava açsınlardı, değil mi?..
Ama senin için hiçbir neden yok... Mutlaka bir yanlışlık var...
Bir duruşmaya katılıyorsun...
Gönlün rahat... Vicdanın temiz...
Suç işlememişsin ki...
Her soruya açık yüreklilikle dürüstçe yanıt veriyorsun... Seninle ilgili mutlaka bir yanlışlık var...
Ne kadar açık yürekli, ne kadar dürüst olursan yanlışlık o kadar kolay ve çabuk anlaşılır...
Fakat sorular bir garip...
Tanıdıkların... Tanıdıklarının tanıdıkları... Tanıdıklarının tanıdıklarının tanıdıkları... Tanıdıklarının tanıdıklarının tanıdıklarının yaptıkları, söyledikleri... Yaptıkların ve yapmadıkların... Duyguların ve düşüncelerin... Görüştüklerin ve görüşmediklerin...
Yavaş yavaş etrafında bir ağ örülüyor: Sen de artık bir suçlusun... Bu tam bir karabasan... Gerçek olamaz... Senin başına gelemez...
Daha önce başkalarına da olduğu öne sürülmüştü...Ama mutlaka onların bir suçu vardı; yoksa niçin dava açılsındı değil mi?
Oysa sen masumsun... Ama bir türlü anlatamıyorsun...
Yavaş yavaş fark etmeye başlıyorsun ki, masumiyetini anlatamayan herkes suçludur!
Bir sabah uyanıyorsun ki, bir böcek olmuşsun... Etrafında olup bitenleri görüyor, konuşulanları duyuyorsun... Ama çevrendekiler seni insan olarak algılamıyor...Sen onlar için artık sadece bir böceksin!
İşte o zaman anlıyorsun davanın ve duruşmanın amacını: Amaç seni değiştirmek... Dönüştürmek... Vatandaşlığını, haklarını, hukukunu, insanlığını, gururunu, haysiyetini, kişiliğini elinden almak... Böcekleştirmek...
Bu bir süreç...
Başlangıcı Kafka’dan: Dava. Devamı Dürrenmatt’tan: Duruşma Gecesi. Noktayı koyan yine Kafka: Değişim!
Demokrasiden faşizme...
Vatandaşlıktan kulluğa!
İnsanlıktan böcekliğe!
* Emre Kongar / Cumhuriyet
Kaynak:Yenicag
15 Nis 2009
Bebek ittifakı sınıra dayandı
| ![]() |
İlginç isimleri biraraya getiren ve yıllardır aydınlanmamış olan yemeğin baş aktörü eski ABD Büyükelçisi Parris’in Türkiye-Ermenistan ilişkileri konusundaki tezlerinin, harfiyen Türk medyasında dillendiriliyor olması tesadüf mü?
Mark Parris’in Milliyet’ten Devrim Sevimay’ın sorularına verdiği cevapları okurken, aynı cümleleri daha önce de okuduğumu farkettim.
Acaba ’bu yakınlarda Parris’in benzer bir demeci mi oldu’ diye hafızamı yokladım. Ama bahsettiğim tekrarlar sadece iki üç günlük bir zaman zarfını kapsıyordu.
Obama’nın kucağımıza bıraktığı ateş toplarından sadece biri olan “Ermenistan sınırının açılması” meselesini değerlendirirken, Amerikan rüzgarına kapılan kalemlerinin önüne geçemeyen “aydınlarımız” ın satırlarıymış meğer, Parris’e yorduklarım...
Moskova, Tel Aviv ve Ankara gibi üç “anlamlı” başkentte görev yapan ve şu anda da Brookings Enstitüsü’nde Türkiye ve Ortadoğu tezleri üzerine çalışan Mark Parris ile çıplak gözle bakıldığında “Türkiye’de yetişmiş”, yine çıplak gözle bakıldığında “kariyerini Türkiye’de yapmış” gibi gözüken “aydınlarımız” arasındaki ağız birliğini bir çırpıda anlamak mümkün olmuyor tabii...
Bir tarafta ABD’nin çıkarlarını savunmak durumunda olan bir Amerikan diplomatı...
Diğer tarafa, ülkelerinin kamuoyunu doğru biçimde bilgilendirmekle, yeri geldiğinde tolumu uyarmak ve uyandırmakla görevli olması gereken Türk yazarlar...
Amerika ile Türkiye’nin çıkarları her daim örtüşmeyeceğine göre...
Uluslararası ilişkileri sürdürülebilir kılan tek bağ da “çıkar” olduğuna göre...
Bu tek seslilik fazlaca şüphe uyandırmıyor mu?
Başbakan Erdoğan, geçtiğimiz aylarda ziyaret ettiği Brookings’te Parris ve meslektaşları tarafından adeta sorguya çekilmişti.
Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın, başta yargı olmak üzere ülkesinin kurumlarını şikayet eder halinin dahi Amerikalıları tatmin etmediğini, ne tesadüf ki, tam da o günlerde “bir geçerken Brookings’e uğrayan ve eski dostu Parris’in kahvesini içen” Cengiz Çandar’dan öğrenmiştik...
Bu ziyaret ile Erdoğan’ın demokratlara görücüye çıktığını da yine Çandar haber vermişti.
AKP hakkında açılan kapatma davasında Türkiye’yi tehdit etmekten çekinmeyen Parris ile Türkiye’deki dostları birçok konuyu ’kelimeleri aynı tornada şekillendirilmiş gibi’ ifade ettiler bugüne kadar...
Ve son olarak Obama’nın TBMM’de “1915 olayları hakkındaki düşüncesinin değişmediğini” söylemesinin hep birlikte arkasında durdular...
Parris, “Başkan’ın Türkiye’nin Osmanlı geçmişinde yer alan ve kendisinin daha önce soykırım olarak adlandırdığı olaylar konusundaki görüşlerini değiştirmediği yolundaki sözlerini de söylendiği gibi algılamak lazım” dedi. Yani “yok öyle demek istemedi” diye kıvırma gereği bile duymadı.
Neden duysun?
Obama’nın bu “barışçı!” tavrının zeminini, bizzat bizim özürcüler hazırlamamış mıydı zaten?
Nitekim Obama yüzümüze baka baka “katilsiniz” dedi ve gitti...
Yeniçağ günlerdir konuyu manşetten indirmiyor. Ermenistan sınırının açılmasının, sözde soykırımın tanınmasının, Dışişlerinin kırmızı çizgilerini bir “delete” tuşuyla silmesinin sakıncasını anlatıyor. Anlatan siyasilerin, sivil toplum kuruluşlarının, diplomatların, toplumun her kesiminin sesini duyurmaya çalışıyor...
Ama bunu elin başkanına
“Ne diyorsun” demeden, “Ne yapıyoruz biz” le sınırlayarak yapıyor.
Çünkü “aydın” sıfatı taşıyan bir grup, Türkiye’nin uluslararası arenada milli çıkarlarını koruma hakkını elinden almak için var gücüyle çalışıyor. Bu ülkenin refleks sahibi kişi ve kurumlarını, iftiracılara, infazcılara, tehditçilere, dayatmacılara “Ne diyorsun” diyemez, hesap soramaz hale getiriyor...
“Sen önce kendi Nobelli yazarına bak” diyeceklerini biliyor da, hesap ediyor da yapıyor...
Bütün bu kadro...
Eski teröristler, eski Maocu yeni liberaller, istihbaratçılar, aydın görünümlü isli fikirliler, Amerikanlar, Amerikan Taraf’lar, Nobel’liler, işporta bedelliler...
Üzeri karanlık kalan o yemekte bilmediğimiz yemeklerde... Ne yediler, ne içtiler de, göbekleri beraber bağlanmışa döndülerse...
Çıktıkları ’ucu açık’ yolda yürümeye devam ediyorlar... Frenleri boşalmış gibi...
Önlerinde sınır var... Yaklaşınca kendiliğinden açılır sanıyorlar...
Yanılıyorlar...
Sınırdan önce son dönüşe geldiniz...
Dönmezseniz...
Bundan sonrası bir gürültü, tepe taklak hesaplar, şarampole yuvarlanmış umutlar...
Kısaca, bu milletin egemenliğine kast eden her gücün yaşadığı o elim yol kazası...
O yemeğin hatırası her gün yeniden yazılıyor:
Bu sözler ‘büyükelçi görünümlü CIA ajanı’na ait:
”Türkiye ile Azerbaycan arasındaki yakın bağların çok iyi farkındayım.
Ancak, Türkiye- Azerbaycan ilişkisinin ruhunun ya da yakın arkadaşlar arasındaki herhangi bir ilişkinin, birinin diğerinin meşru ve önemli bir ulusal çıkarının sağlanması arayışının önünü kesmesiyle bağdaşmayacağını düşünüyorum.
Türkiye, yıllardır büyük bir hassasiyetle Azerbeycan’ın çıkarlarını gözetiyor ve Ermenistan ile devam eden diyalogunda, Bakü’nün Dağlık- Karabağ sorunundaki pozisyonunu tehlikeye sokmamaya azami gayreti sarfediyor. Bakü’nün de şimdi , Türkiye’nin açıklamış olduğu üzere Erivan ile ilişkilerinde yapmaya sağladığı açılımı rehin almaya çalışması doğru değildir.
* Mark Parris / Milliyet
Bu sözler de liberal Türk ‘aydın’larına ait:
Dağlık Karabağ konusunda Azerbaycan ile Ermenistan arasında mutabakat sağlanmadıkça nihai bir sözleşmeyi imzalamayacaksak, işimiz gerçekten her açıdan çok zor...
Çünkü... Bölgede kıpırdayamaz halde kaldıkça, alt-süper olma imkánı da elimizden uçar gider... Umarım, akılcı ve kendi çıkarlarımıza endeksli bir kıvraklık hásıl olur...
* Mehmet Altan / Star
Türk dış politikası, Türkiye-Ermenistan ilişkileri, Azerbaycan tarafından rehin alınmamalıdır. Türkiye ile Ermenistan yakınlaşabilir, şu çok sözü edilen ’24 Nisan öncesi bir jest de yapılabilir.
* İsmet Berkan / Radikal
+++++++
Majestelerinin karikatüristi yüzde 38 şokuna mı girdi?
Erdal Şafak, CNN Türk’te katıldığı programda, yönettiği gazetenin ’yandaş olmadığını’kanıtlamak için karısı AKP milletvekili olan Salih Memecan’ı örnek göstermiş. Majestelerinin karikatüristinin tarafsızlık namzeti gösterilmesine bozulan Mehmet Tezkan’ın dili tutulduğu için veremediği tepki bakın neymiş:
“Oha” diyecektim dilimi tuttum..
Memecan’ın altı yıl boyunca muhalefeti eleştirmekten anası ağladı.. Bir tek gün iktidarı hiciv eden karikatür çizmedi..
(Pardon bir defa çizdi, fırçayı yedi).
Adı majestelerinin karikatüristine çıktı..
AKP yüzde 38.6’ya inince Memecan iki defa Başbakan’ı tek gözü morarmış çizmişti.. Herhalde bunu kastettiler..
Salih’i yüzde 38 çarpmasın..
Küçük bir travma..
Yoksa o da mı muhalefete geçti?
İnanmıyorum!
Yüzde 38, karikatürist olduğunu hatırlattı galiba..
Biz en iyisi bekleyelim..
Yüzde 38 travması belki birkaç güne kadar geçer.. Başbakan’la yüz yüze görüşmeyle..
* Mehmet Tezkan / Vatan
+++++++
Azerbaycan’da ahali kırgın
Azerbaycan Büyükelçisi Zakir Haşimov’la bir telefon konuşması yapmıştım...
- Kırgın mısınız Sayın Büyükelçi?
-Kime?
Türkiye’ye... Sayın Aliyev de gelmedi... Bir kırgınlık olduğunu görüyorum...
- Tabii iki devlet var. Kimse kimsenin iç işine karışamaz... Ama...
İşte bu “ama” önemli...
- Ama Azerbaycan’da ahali Türkiye’ye kırık...
- E onlar kırıksa Aliyev de kırıktır..
- Onu diyemem tabii. Ama ahalide hoşnutsuzluk var...
Büyükelçinin çok diplomatça sözünü ettiği “ahali” devletin hissiyatıdır... Üstelik “ahali” kırıklığı kolay geçmez.
* Fatih Çekirge / Hürriyet
+++++++
Gazeteci ve hukuk
Ergenekon operasyonlarında televizyonlar canlı yayın yaparken, kimi meslektaş bilerek kimi bilmeden yanlışa düşüyor. Örneğin “Yeni bir operasyon bekleniyordu” sözü çok sık ifade ediliyor. Sanki operasyonun gerekliliğine kendileri de inanıyormuş gibi... Daha da vahimi... İnsanların neden gözaltına alındığı bilinmezken kimilerinin savcı edasıyla yakıştırma yapmaları. Örneğin dün ekranda bir gazeteci Bülent Ecevit’in Mehmet Haberal’ın hastanesinde yatarken fenalaştığını, bunun da soru işaretleri yarattığını söylüyordu. Sanki Haberal bu suçtan dolayı gözaltına alınmış gibi. Bir başkası Haberal’ın Patalya otellerinde yapılan toplantıları gizemli bir dille anlatıyor, sanki orada suç işlenmiş havası veriyordu. Acaba gözaltına alınan kişilere savcıdan önce suç isnat etmek şart mı? Yoksa amaç gözaltı olayına meşruluk kazandırmak mı? Gazetecinin hukuka bağlı olmak gibi bir görevi de yok mudur?
* Melih Aşık / Milliyet
+++++++
SORU-CEVAP
Asimile ile devşirme arasında ne fark vardır? İkisi de kimlik kapatma eseridir... Onların asimile liderleri “yap, et, ver” der. Bizdeki devşirmeler de “emrin olur hemen” der.
* Turan Kırılmazoğlu
+++++++
MİNİ YORUM
Zulüm dönemi tarihi
Prof. Dr. Türkan Saylan’ın evinden çıkan polisler yuhalandı... Yargının bir ayağının “dönüştürüldüğü” mahkeme salonunda, hukuk insanları tarafından dile getiriliyor.. “Darbeci” oldukları iddiasıyla gözaltına alınan isimler gerçekten bir darbenin mimarı olacaklar mıydı, henüz kimse bilmiyor. Hukukçular tepkili, öğrenciler, öğretim üyeleri, doktorlar, hastalar, sanatçılar, rektörler, gazeteciler, siyasiler... Aramalar ve gözaltılara gösterilen tepkinin bir darbeyi tetikleyebileceği dillendiriliyor artık. İnsanların kurumlara güvenini kaybetmesinin kaçınılmaz sonucuna mı sürükleniyoruz? Sivil darbe olarak tanımlanan bir zulüm dönemi kapansın diye askeri darbeyi kurtarıcı görmeye başlayanların sayısı çoğalmaz umarım. Cumhuriyet tarihine, milli mücadelenin, ilke ve inkılapların onurlu sayfalarına “hesaplaşmalar” ın gölgelerini düşürenler utansın...
Kaynak:Yenicag
14 Nis 2009
Obama, Türkiye'ye, gelişinin sebebini anlayamayanlar yüzünden geldi...
Atılgan Bayaratilgan.bayar@aksam.com.tr
OYSA OBAMA, TÜRKİYE'YE, GELİŞİ HAKKINDA AKIL FİKİR KARİKATÜRLERİ ÇİZEN AKADEMİ VE MEDYA YÜZÜNDEN GELDİ.
Amerika, siyasal ve askeri temaslar dışında, dünyadaki bütün ülkelerin kamuoylarıyla medya ve akademisyenler aracılığıyla ilişki kurar.
Bir ülkeyi anlamak için medyasını takip eder, akademisyenlerini dinler...
Oysa Türkiye'nin medyası ve akademisyenleri uzun bir süredir hem Türk kamuoyunu hem de Amerika'yı yanıltmıştır.
Bu yanıltma bilinçli bir davranış değildir.
Halkın gerçek gündemini takip edemeyen medya ve akademinin; bir dar çevre iktidarı çerçevesinde 'sanal bir Türkiye' kurduğundan artık kimsenin kuşkusu yok.
İşte tam da bu yüzden; örneğin tezkere döneminde Amerika Birleşik Devletleri çıkan sonuç karşısında şaşkınlığa düşmüştür.
(Medya mensupları ile akademisyenlerin; yani Türkiye'deki Dar Çevre'nin gelişen zaman dilimi içinde aynılaştığını ve 'medya mensubu-akademisyen' türünün de popüler 'kanaat önderleri' olarak konumlandığını hatırlatalım.)
Ve fakat, Akademi- Medya ve Amerika arasında mekik dokuyan bu dar çevrenin ne halk nezdinde bir itibarı, ne Amerikan tezlerini anlatabilme konusunda yetkinlikleri ne de anlaşılabilir, net bir kanaatleri var...
El netice...
Dünyada, 'Amerikan Karşıtlığı'nın en yüksek olduğu ülkelerden biri Türkiye.
Oysa, bunu besleyecek, Türkiye'yi doğrudan hedef almış, Türkiye aleyhine bir Amerikan faaliyeti yok.
Ancak, Amerikan dış siyasetinin değişimlerinin Türkiye'deki izdüşümü halk tarafından anlaşılmak yerine binbir kaygı ve kuşkuyla bir 'Amerikan Karşıtlığı'na dönüşüyor...
Satranç tahtasının ortasında duran kocaman soru işaretinin cevabı ise bu analizin başında saklı...
Türkler niçin Amerika'ya karşı?
Türk halkı, medyasının bir kısmı ve bazı akademisyenlerin kesişim kümesinin oluşturduğu, 'kanaat önderleri' profilini 'AMERİKA'NIN KENDİSİ' olarak algılıyor da ondan!
Ne halka meramını anlatabilen ne de Amerika'ya faydası olan çağımızın komik oryantalizmini izliyoruz.
Halk bu dar çevre medyası ve akademisine ne kadar antipati duyuyorsa, aynı oranda antipatiyi Amerika Birleşik Devletleri'ne de yansıtıyor.
Obama'nın siyasetini üzerine kurmaya çalıştığı 'samimiyet' duygusu da bu yüzden sabote olma ihtimaliyle karşı karşıya.
İşte Amerikan Başkanı, bu dar çevre iktidarının Türk-Amerikan ilişkilerinde yaptığı tahribatı tamir etmek için Türkiye'ye geldi.
Ama bir ülkeyi kucaklamak için yaptığı ziyaret, umarız aynı sebeplerden ötürü kamuoyu tarafından, yine aynı dar çevrenin elini sıkmaktan ibaret, olarak algılanmaz. Kaynak:Aksam
9 Nis 2009
Ilımlı İslam’a dair çok aykırı bir tez
Yazarlar 
![]()
9 Nisan 2009 ![]()
Ahmet HAKAN
ahmethakan@hurriyet.com.tr
![]()

![]()
’Ilımlı İslam’a dair çok aykırı bir tez
BEN bir "radikal İslamcı" iken, bizimkiler "Amerikancı İslam" diye bir tabir kullanırdı... Suudi Arabistan’a falan sinir olurduk, bu ülke için "Suudi Amerika" tabirini uygun görürdük...
Bir ülke ne kadar "İslami bir görüntü" verirse versin, Amerika için hiçbir sorun yoktur... Sorun, o ülkenin Amerikan çıkarlarıyla zıtlaşmasıyla başlar...
Mesela...
Bir ülkede şeriat kuralları egemen olabilir... Şeffaflık olmayabilir... İnsan hakları olmayabilir... Basın özgürlüğü olmayabilir... Demokrasi olmayabilir... Hukukun üstünlüğügeçer akçe sayılmayabilir...
Ama değil mi ki o ülke, Amerika’nın güdümündedir... Mesele yoktur...
* * *
Sonra iş döndü dolaştı...
İslamcıların "propaganda aracı" olarak kullandıkları "Amerikancı İslam" tabiri, "ılımlı İslam" tabirine dönüştürülerek, bizzat Amerika tarafından piyasaya sunuldu...
Amerika "ılımlı İslam" derken, aslında şunu demek istiyordu:
"Ey Arap dünyası... Ey İslam ülkeleri... Ilımlı olun... Radikal olmayın... İran olmayın...Humeyni’ye kulak asmayın... Ahmedinejat’a kanmayın... Katı olmayın... Yumuşakolun... Bakın Türkiye’ye... Orada da İslamcı parti var... Orada da ’İslamcı lider’ var...Mesela Tayyip Erdoğan var... Onun gibi bir lideriniz olsun... Liderinizin İslami bir yönü olsun, hatta arada sırada bize posta da koysun... Ama son tahlilde ’bizden’ olsun... Sistemle barışık olsun... Bizi üzmesin..."
Yani...
Amerikan yönetimi, bizim eskiden "Amerikancı İslam" diye aşağıladığımız ne varsa,hepsini içinde barındıran bir anlayışı, bir paket yapıp önümüze sürüyordu...
* * *
İslami kesim, "Amerikancı İslam" tabirini çoktan gündeminden düşürdüğü için, bu tuhafgirişime karşı "Ne iş birader?" diyemedi...
Böylece "Ne iş birader?" demek, "laik kesim"e düştü...
"Laik kesim"den Amerika’ya çok haklı olarak şöyle bir itiraz yükseldi:
"Hop dedik... Bizim ülkemiz demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir... Siz bize ’ılımlı İslam’ı önererek, bu çerçevenin gerisinde bir yeri tarif ediyorsunuz... Amerikaile uyumlu olun, gerisi hikayedir demek istiyorsunuz... Kabul etmeyiz bunu.Kazanımlarımızdan vazgeçmeyiz."
Sanırım, AKP’nin yüzde 38.6’ya gerilemesinin de etkisiyle bu itiraz acayip tuttu...
Obama bırakın "ılımlı İslam" imasını, resmen "laik, demokratik, hukuk devleti"vurgusu yapıverdi.
Kısacası memleketimizi "Amerikancı İslam" tehlikesinden "İslami kesim" değil, "laikkesim" kurtarmış oldu...
Ne diyelim? Gazaları mübarek olsun... Kaynak:Hurriyet.com.tr
zaman: 9.4.09 Etiketler: Amerikadan, Gundem, Hurriyet
8 Nis 2009
Obama rüzgarı ve zarf ile mazruf!
Tarihe imaj başkanı diye geçecek olan Barack Obama’nın Türkiye seferi de imaj taaruzuna dönüştürüldü.![]()
Sabahattin ÖNKİBAR sonkibar@gmail.com Yazı Tarihi: 08/04/2009 
Neredeyse tüm medya Obama’yı kutsarken yapılmak istenen, aslında toplumda var olan ABD karşıtlığının aşağı çekilmesiydi.
Doğruya doğru, ilk tepkilere bakılırsa bunda başarılı da olundu.
Obama’nın ön isimlerinden birinin Hüseyin olması ve Müslüman bir aileden gelmesi Türk toplumunda sempati görmesine yetti.
Buna Atatürk’e yaptığı övgülerle, sıcak ve sempatik tavırları ilave edildiğinde Barack Hüseyin’in gerçek bir imaj virtüözü olduğu bile söylenebilir.
Zarf bu, gelelim mazrufa...
Üzülerek söylemeliyiz ki zarfta var olan pırıltılar mazrufta, yani gezinin içeriği ya da perde gerisinde yok.
Önce Obama’nın iyi ambalajlayarak sunduğu buyrukları hatırlayalım:
1) Ermenistan sınırını açın.
2) Soykırımla ilgili olarak tarihinizle yüzleşin.
3) Heybeliada Ruhban Okulunu hemen açın.
4) Kürtlere yeni açılımlar yapın.
Görüldüğü gibi Obama Ankara’ya bir şeyler vermek için değil, tersine alenen almaya gelmiş.
Hal böyle iken kamuoyumuzun “Başbakanımızı yanağından nasıl öptü” diye sevindirik olması komikliğin ötesinde bühtandır.
Barack Obama’nın TBMM’de dillendirdiği aleni buyruklarının yanı sıra kapalı kapılar ardında da önemli talepleri oldu.
Bunlar:
1) Afganistan’da Taliban’la vuruşacak muharip birlik.
2) Doğu Karadeniz’de üs.
3) PKK’ya genel af (Öcalan’ı da kapsamalı)
4) K.Irak Kürtlerine şefkat ve işbirliği.
5) Enerjide, ‘Rusya ve İran’dan uzak’ dur talebi.
6) ABD askerlerinin Irak’dan çekilişi sürecinde Türk topraklarının kullanılması.
7) Kıbrıs’da esneklik.
Görüldüğü gibi Barack Hüseyin yukarıda belirttiğimiz gibi vermeye değil almaya, yani istemeye gelmiş.
Müslüman aileli görüntüsüyle hem imaj yapmış, hem Türkiye’yi Batı yörüngesine perçinlemiş, hem de tabir yerinde ise liste sunmuş.
Diyeceksiniz ki, hiç mi olumlu mesajı olmadı.
Soyut olarak oldu.
Mesela, PKK’yı El Kaide ile aynı katagoride sunması ve AB desteği önemliydi ama dediğimiz gibi bunlar soyut şeyler.
Sonuç olarak söyleyeceğimiz şudur:
Obama rüya gibi geldi, rüzgar gibi delip geçti.
TARAF NE TARAFTA?.
MİT ve CHP’de Çerkezcilik!
Bendeniz Taraf gazetesinin sadece Türk Silahlı Kuvvetlerine psikolojik harekat yapma amacı ile kurulan bir yayın organı olduğunu düşünüyordum ama yanılmışım. Meğer Taraf’ın başka başka görevleri de varmış. Görev diyorum zira Neşe Düzel’in Mahmut Övür’le yaptığı mülakatı okursanız, bunun öyle olduğunu siz de görürsünüz. Yılların röportajcısı Neşe Düzel, CHP ve MİT’in Çerkezcilik yaptığı iddialarını sorunun içinde adeta mutlak bir olgu ya da hakikat gibi sunuyor... Gelelim iddianın gerçekliğine... Bendeniz 20 yıldır Ankara’da siyaset yazan ve soluyan biriyim. İşim gereği pek çok kişiyi de tanırım. CHP’nin bugünkü yapısını taradım, iddia edildiği gibi değil Çerkezciliğin yapılması, koca partide iki ismin dışında Çerkez kökenli olan bile yok. MİT’in alt kadrolarını bilmem ama, üst kadrolarda da öyle bir şey yok. Sivil olan son üç müsteşarın kökenleri ortada. Üstelik bunlar göreve siyasi iradenin ataması ile geliyorlar.. Söyleyeceğimiz MİT’de de öyle iddia edildiği gibi etnik bir kadrolaşma, şu bu söz konusu değil.. Ama maksat kafa karıştırmak ve zihin bulandırmak ya, yazıyorlar işte... Bunun adı gazetecilik değil, birilerine silahşörlük yapmak veya üçüncü kol faaliyetidir...
HANGARA YER AÇIN!
Tayyip Beyin uçakları
Bir değil, iki değil üçüncü uçak. Evet Tayyip Erdoğan kendine üçüncü bir uçak aldırdı. 61 milyon dolar değerindeki üçüncü uçağın en büyük özelliği saray lüksünün yanı sıra menzili. Uçak ABD’den Avustralya’ya ikmal yapmadan uçabiliyor. Başbakanımıza yakışır diyeceğiz ama israfa yazık, zira Tayyip Bey çok değil iki yıl önce şimdi bindiği Ana uçağını satın aldırmış ve dekorasyonuna da büyük paralar harcatmıştı. Dünyada bu kadar sık uçak değiştiren ikinci bir lider yok. Merak ediyorum, Ana ya da ondan önce alınan uçağın ne eksiği var da üçüncü bir uçak alındı. Tayyip Bey’in maazallah görev süresi uzarsa Başbakanlık hangarı uçak mezarlığına dönecek. Baksanıza, kafası esti mi veriyor talimatı, alıyor yeni uçağı.. Nasılsa para milletten, medya da susuyor. Muhalefet ise seçimden seçime muhalefet ediyor.. Oh ki ne oh... Gel uçağım, pardon gel keyfim gel...
AKIL İÇİN YOL BİR
Bülent ARINÇ ve Uğur DÜNDAR’ın ortak çizgisi
Turktime sitesinde Nihan Sevdin ile Özge Atalay’ın Uğur Dündar ile yaptığı söyleşiyi okurken, Dündar’ın ettiği beyanlar bağlamında aklıma Bülent Arınç’ın birkaç gün önce Yenişafak’a söylediği sözler geldi. Arınç, Başbakan Erdoğan’ın medya ile ilişkisini sorgulayarak artık soluğu hemen yargıda almaktan vazgeçmeli tavsiyesinde bulundu.TBMM eski başkanı kimlik gözetilmeksizin herkesin özel hayatının kutsallığına da dikkat çekerek Uğur Dündar’la ortak bir çizgide buluştu. Doğrusu bu ya, Arınç’ın bu sözleri yazılarına Başbakan tarafından sık dava açılan biri olarak bizleri ümitlendirdi. Gerçi Tayyip Bey’in, Bülent Bey’in tavsiyesine uyup uymayacağı meçhul ama AKP’nin iki numarasından böyle bir sözün edilmesi yine de önemlidir. Öyle, çünkü bugün hakaret olmaksızın sıradan bir Başbakanı eleştiri yazısı hemen yargıya gidiyor.. Sonuçta açılan davaların pek çoğundan beraat etseniz bile, yargı gölgesi kaleminizin üstüne düşüyor. Kaynak:Yenicaggazetesi.com.tr
2 Eki 2008
Hayata dair altın öğütler
| ![]() |
Bugün Ramazan bayramı.
Bütün okurlarımın bayramlarını tebrik ediyor, sağlıklar diliyorum.
Bugün bayram sebebiyle siyaset yazmayacağım.
Kitaplara geçen hayata dair altın öğütlerden bir demet sunacağım.
İşte onlar:
1) Her gün üç kişiye iltifat et.
2) Ucuz otomobil kullan ama sahip olabileceğin en pahalı evi al.
3) İmkanlarının altında yaşa.
4) Cesur ol. Değilsen bile öyle davran. Hiç kimse aradaki farkı anlayamaz.
5) Bol bol gülümse, hem maliyeti sıfırdır hem de bedeline paha biçilmez.
6) İlk kavgada ilk sen vur ve sert olsun.
7) Fırsatlar ele geçirilince kullanılmalı. Fırsatların stoku olmaz.
8) Zamanı ve sözleri dikkatsizce kullanma. İkisi de geri alınamaz.
9) Sarhoşken kimseye görünme.
10) Maddi durumun iyi olsa bile bırak çocukların harçlıklarını kendisi çıkarsın.
11) Karını iyi seç. Mutluluğun ya da bedbahtlığın yüzde 90’ı bu karardadır.
12) Sadece kaybetmeyi göze aldığın kitaplarını ödünç ver.
13) Büyük düşün ama küçük zevklerin de tadına var.
14) Namını koru, en büyük servetin odur.
15) Dinlemeyi öğren, bazı fısıltılar kapıyı hafif tıklatır.
16) İnsanların adlarını hatırla.
17) Asla birilerinin ümidini kırma. Belki de sahip oldukları tek şey odur.
18) Seni eleştirenlere cevap vermekle zaman yitirme.
19) Çocuklarına para bırakacağım diye cimrilik etme.
20) Bütün politikacılardan kuşkulan.
21) Olabildiğinden fazla sevecen ol.
22) İnsanlara üçüncü bir şans verme ikide kal.
23) Karının iyi arkadaşı ol.
24) Yaşlan ama paslanma.
25) Başka bir iş ayarlayana kadar istifa etme.
26 )Unutma, bir insanın en derin duygusal ihtiyacı, takdir edildiğini hissetmesidir.
27) Geniş ol, rahatla. Ölüm-kalım gibi durumların dışında hiçbir şey göründüğü kadar önemli değildir.
28) Telefonun önemli bir anı bölmesine izin verme. Herkesin telefonu kendi kolaylığı içindir, arayanların kolaylığı için değil.
29) Karnın açken asla yiyecek-içecek alışverişine gitme.
30) Herkesin önünde öv.
31) Eleştirini bir kenara çekip söyle.
32)İş bitmeden önce asla ödemenin tamamını yapma.
33) İyi bir arkadaş grubun olsun.
34) İlk izlenimlerine güvenme.
35) Her gün mutlaka iki litre su iç.
36)Arkadaşına borç verirken ihtiyatlı davran. İkisini de yitirebilirsin.
37) Senden daha zeki insanları işe al.
38) İlk kez tanıştığın insanlara ne iş yaptığını sorma. Onlarla ahbaplığını etiketlerinden bağımsız başlat.
39) Kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış insanlardan kendini kolla.
40) Köprüleri atma. Aynı nehri kaç kez daha geçmek zorunda kalacağına şaşıracaksın.
41) Sabit giderlerini düşük tut.
42) Gerektiğinden fazla verici olma. Zaman zaman hayır demesini öğren.
43) Misafirlikte yemeği övmeyi unutma.
44) Kimseyi bile bile kendinden soğutma.
45) Hüküm vermeden önce her iki tarafı mutlaka dinle.
46) Sürekli ben dürüstüm diyenlerden kuşkulan.
47) Sabahleyin iş yerine vardığınızda ağzından çıkacak ilk söz olumlu bir şey olsun.
48) Sevinçlerini erteleme.
49 )Birisine seni seviyorum deme fırsatını asla kaçırma.
50) Çocuklarını onların yanında öv.
51) Telefonu coşkulu ve dinamik bir sesle aç.
52) Az tanıdığın birine rastladığında elini uzat ve adını söyle. Seni hatırlayamayabilir.
53) Bilmiyorum, özür dilerim, bir hata yaptım demekten çekinme.
54) İlk önce sen merhaba de.
55) Bir gazeteci ile konuştuğunda unutma ki son sözü daima onlar söyler.
56) İşe ziyarete gelenleri ayakta karşıla.
57) Hiç kimsenin sözünü kesme.
58) Her büyük sorunun arkasında büyük fırsatlar gizlenmiş olabilir. Gözünü aç.
59) Senden çok fazla ya da çok az parası olanlarla para konuşma.
60) Aynı hatayı iki kez yapma.
61) Güzel giyinmek için çok uğraştığını bildiğin birine daima harika görünüyorsun de.
62) Lider ol. Bir kızakta yalnızca öndeki köpeğin doğru dürüst manzarası olduğunu unutma.
63) Birisinin kahramanı da sen ol.
64) Yaşlılıkta en iyi dost hazır paradır.
65) Düşmanın eline kılıç verilmez.
66) Bütün acılara dayanılır, yeter ki ekmeğin olsun.
67) Düşünceleri değişmeyen sadece aptallarla ölülerdir.
68) Soylu düşüncesi olanlar yalnız değildir.
69) Aşk; evliliğin şafağı, evlenme; aşkın akşamıdır.
70) Ne kadar uzun yaşarsanız yaşayın ilk yirmi yıl ömrünüzün en uzun yarısıdır.
71) Gururla zayıflık ikiz kardeştir.
72) Küçük insanların büyük gururları olur.
73) En çabuk kuruyan şey gözyaşıdır.
74) İltifat yalanın elbise giymişidir.
75) Çok inandığımız şeyler az bildiklerimizdir.
76) Bütün bildiklerini karısına söyleyen koca az şey biliyor demektir.
77) Hiçbir konuk üç günden fazla çekilmez.
78) Para iyi bir uşak kötü bir efendidir.
79) Paranın önemini öğrenmek istiyorsanız borç almaya çalışın.
80)Tarafsızlık bir ilke olarak sürüp giderse zayıflık olur.
Tekrar iyi bayramlar efendim...
Bunların İslam'ı hangi İslam?
| ![]() |
1980’li yıllarda yayınlanan sözde İslamcı gazetelere bakın.
Hiç birinde banka reklamı bulamazsınız.
Öyle; çünkü o dönemde banka ilanı almak haram olarak görülürdü ve dahası bu durum o zamanki gazetelerin fıkıh sayfalarında da yazılıp çizilirdi.
O yıllarda ben Türkiye Gazetesinde çalışıyordum.
Banka ve televizyon örneği
Türkiye Gazetesi de diğerleri gibi banka reklamını haram diye basmazdı.
Aradan çok değil birkaç yıl geçti.
Haram diye banka reklamını basmayan Türkiye ya da İhlas Grubu 90’lı yıllarda banka sahibi oldu.
Önce şimdi cezaevinde olan Ali Balkaner’le beraber Yurtbank’ı aldı.
Ardından Yahya Murat Demirel’le Egebank’a sahip oldu.
İyi de 80’li yıllarda haram olan şey 90’lı yıllarda nasıl helal olmuştu?
Çok değil 5-6 yıl öncesinde haram diye bankaların reklamını bile basmazken, 90’lı yıllarda banka sahibi olmak nasıl olabilirdi?
Ben bu sorunun cevabını emin olun o günlerde de aradım.
Bir gün Enver Ören’e bütün açık yürekliliğimle bu soruyu sorduğumda Enver Bey hiddetlenmiş ve bana böyle bir soruyu sormamdan ötürü tövbe etmemi önermişti.
Öyle çünkü onların inanış ya da kabülünde Enver Ağbinin yaptığı her şeyde bir keramet ve hikmet vardı.
Aynı şey hiç unutmam TV alıcıları için de geçerliydi.
80’li yıllarda Enver Bey’in sohbet kasetlerinde en sık tekrarlanan cümle, “Televizyon giren evde iman olmaz. Televizyon içeri girer, iman dışarı çıkar” cümleciğiydi.
Oysa 90’lı yılların ilk yarısında İhlas’ın kendine ait bir TV kanalı oldu.
Üstüne üstlük o kanal 96’don sonra adeta dansözlerin oynaştığı platforma dönüştü.
Peki 80’li yıllarda TRT’nin seviyeli yayını ile bile evden kaçan iman olgusu 90’lı yıllarda, dansözlere rağmen evde nasıl durabilirdi?
Dün küfür bugün mübah!
Bu ve benzeri şeyler gösteriyor ki yüce ve mukaddes dinimiz İslam bazıları için ihtiyaca binaen adete yeni bir vahiy gelmiş gibi yeniden düzenlenebilmiş ya da tanzim edilebilmiştir.
Televizyonun ve bankan yok iken ikisi de küfür, varken ikisi de mübah olabilmiştir.
Şimdi bazıları bizim bu değerlendirmemize; sen oranın ekmeğini yedin nasıl bunu yazarsın demez mi, gülüyorum ben onlara!
Birincisi ben orada emek vererek çalıştım ve emeğimin karşılığını aldım, ikincisi de bir yerlerden çalışıp maaş almak oranın dinini, imanını ahlakını yani her şeyini kabullenmek anlamına gelmez, gelmemeli... Gelirse bunun adı çıkar ya da para karşılığı imanını ya da kendini satmaktır.
Ne yani ben Hıristiyan bir kurumda çalışıp maaş alsaydım Hıristiyan dinine, aldığım maaş gereği hak din mi diyecektim? Ya da sapkın birinin sahibi olduğu bir yerde çalışsaydım maaş aldım diye adamı peygamber mi ilan edecektim... Peki o günlerde niye mi söylemedim? Söyledim ve ardından kendi isteğimle istifa ederek ayrıldım oradan...
Deniz Feneri soyguncuları
Konumuza devam edelim:
Emin olun aynı şeyler Türkiye’de bulunan tamamı değil ama pek çok dinî grup için geçerlidir.
Bunlar İslamı kendi çıkar ve hesaplarına göre yorumlarlar.
Kendilerince bir içtihat yaparlar ve dini işlerine uydururlar.
Bugün hâlâ sorsanız onlardan daha ihlaslısı ve samimi Müslümanı yoktur.
Niyet hayır, akıbet hayır derler ve yanlışlarını güya ulvi niyetleriyle açıklarlar.
Aslına bakarsanız bunların tamamına yakını abdest alıp namaz da kılarlar.
Oruçlarında hileleri de yoktur.
İçki de içmezler.
Kadınlara düşkünlükleri fazladır lakin onu da uluorta yapmazlar yani şeklen iyi mümindirler.
Ancak iş paraya yani çıkara geldi mi, kendi yazdıkları ihmihal kitaplarına bile meydan okurlar.
Yukarıda belirtiğimiz gibi avanta gördüler mi İslamı, kendilerine uydururlar.
Deniz Feneri soyguncularının hali de üç aşağı beş yukarı aynıdır.
Onlar da abdestli-namazlıdırlar lakin, zekat için verileni bile ceplerine atmaktan utanmazlar.
Kendilerine göre gerekçe ya da fetvaları ise cihat olgusudur.
Türkiye kafir devlet mi?
Onlara göre İslamda en önemli husus cihat olayıdır ve kendileri de cihadın akıncı önderleridir.. Dolayısı ile her şeyi güya İslam adına yapma lüksleri olduğuna inanırlar ya da kendilerini öyle kandırırlar. Din ya da İslamı, kişiliklerinde taşıdıklarına inanırlar.
Devletteki soygunlarda ise ölçü daha farklıdır.
Bu soygunculara göre Türkiye Dar-ül İslam yani İslam devleti değil, Dar-ül harp yani kafir ya da mürted devlettir. Dolayısı ile mürted devletten çalmanın değil müeyyidesi sevabı vardır... Öyle düşünürler...
Hiç unutmam 12 Eylül öncesinde üniversite öğrenciliği dönemimde Mili Görüş militanı olan bir sınıf arkadaşımla okul dönüşümde kaytarma imkanı varken belediye otobüsüne ısrarla bilet vermeye çalışmama o arkadaşın, “Mürted devlete para vermek için ne çırpınıyorsun. O çırpınışın cehennemde azabı vardır” demesi hâlâ kulaklarımdadır. Evet belediye otobüsüne biletsiz binmeyi bile cihat gören bir anlayıştır söz konusu olan...
Bugün bakın etrafınıza, namazında abdestinde olan ama trilyonluk serveti de dillere destan olanları görürsünüz!
Bu nasıl oluyor demeyin oluyor işte, her şey gözümüzün önünde.
Adamlar hem devleti ya da bir birimini yönetiyor hem de onu kafir diye mütalaa edip çaldıkça çalıyor.
Allah’ı kandıramazsınız!
İyi de be adam o kafir devleti(!) sen yönetmiyor musun, bu ne çelişkidir?
İşte bunun adı basit ifade ile İslamın kullanılması ya da istismarıdır.
İslamın kullanılması malum iki şekilde oluyor.
Ya maddi çıkar için kullanılır ya da siyasi fayda için alet edilir.
Türkiye’de ikisi de oluyor.
Hem çok çok üst düzeylerde yapılıyor.
Yazımı noktalarken bu cenaha Bülent Arınç’ın, “ölüm var ölüm” ikazını hatırlatmak isteriz.
Bunlar burada kılıflar uydurur da, öbür tarafta ne yaparlar merak ediyorum.
Beyler balığı kandırırsınız lakin Haliği kandıramazsınız, kendinize gelin!
1 Ağu 2008
'Kiskaca' alinan AKP icin cizilen 'yol' haritasi ve kandirilan kitleler
| ![]() |
| |
Ve Tayyip Erdoğan, ‘gölgelerin’ üzerine geldiği en zor zamanlarda, ‘güneşin’ doğuşuna bir kez daha şahit oldu.
Yargıtay Başsavcısı tarafından ‘laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline geldiği’ gerekçesiyle AKP hakkında 14 Mart 2008 tarihinde açılan davayı sonuçlandıran Anayasa Mahkemesi, ‘6’ya karşı’ 5 oyla ‘kapatma’ yerine ‘ihtar’ kararı verdi.
‘Dünya şartlarını’ ve ‘iç piyasaları’ gözönünde bulunduran karar, ‘perde arkasını’ dikkatle okuyanlar için hiç de şaşırtıcı olmadı.
ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Mark Parris, 15 Temmuz 2008 tarihinde yaptığı açıklamada, aynen şu ifadeleri kullanıyordu:
- “Bir ay öncesine oranla kapatmanın önüne geçecek çözümün ortaya çıkması olasılığını bugün daha yüksek görüyorum.”
Kulislerde ise şu söylentiler dolaşıyordu:
- “Kapatılsın oyları 6’da kalacak, en az 7 evet oyu gerektiği için AKP kapatılmayacak. AKP bundan sonraki süreçte laikliğe duyarlı kesiminlerin güvenini yeniden kazanabilmek için daha dikkatli hareket etmek zorunda kalacak.”
Gelinen noktadan çıkarılacak kesin sonuç şu:
- “AKP, kendisine çizilen yol haritasının dışına çıkamaz. ABD/AB/İsrail eksenindeki teslimiyet politikaları çerçevesinde istediğini yapabilir. Ama ‘İslamı’ çağrıştıran bir icraata asla imza atamaz.”
* * *
29 Temmuz 2008 tarihinde The İndependent gazetesinde yer alan başyazıda, ‘Türkiye’ye biçilen rol’ hakkında aynen şu ifadelere yer veriliyordu:
“Müslüman, demokratik, laik, ekonomik açıdan istikrarlı ve AB ile Ortadoğu’yu birbirine bağlayan bir ülke yaratma projesi, Türkiye’yi bugün dünyanın en önemli siyasi deneyi konumuna getiriyor. Ve bu proje çöküşün eşiğinde.
Nüfusunun yüzde 99’u Müslüman olan bir ülkede kökleri siyasal İslam’a dayanan, demokratik yollardan seçilmiş bir hükümetin ortaya çıkışı, devasa ekonomik, sosyal ve ekonomik ilerlemeyle birarada gerçekleşti. Bu ilerlemenin büyük kısmının motoru AB üyeliği ihtimaliydi. Dünyanın en önemli siyasi deneyi çöpe atılacak.”
Tayyip Erdoğan, bir süre önce kendisini ‘yüksek profilli küresel şahsiyet’ olarak nitelendiren ABD derin devletinin yayın organlarından Newsweek dergisine ‘AKP iktidarının misyonunu’ aynen şöyle açıklıyordu:
- “Türkiye’de İslam, demokrasi, laiklik ve modernite arasında bir denge sağlayarak, zor bir şeyi başardık. İnsanların dine ilişkin tutumları değişti. Kentleşme, artan zenginlik yaşam tarzlarında farklı bir anlayış getirdi. Terminolojiyi değiştirdik. Mesela artık cami yerine ibadethane terimini kullanıyoruz. Türkiye, İslam dünyasının geri kalan kısmı için bir ilham kaynağı haline geldi.”
* * *
Anayasa Mahkemesi kararı, ‘istismar’ ettiği kitlelere karşı Tayyip Erdoğan’ı iyice rahatlattı.
Kararın açıklanmasından sonra yaptığı ilk açıklamada, aynen şu ifadeleri kullandı:
- “AKP olarak bu sıkıntılı süreci milletimize ‘bedel ödetmeyecek’ şekilde yönettik. Demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devlet olan Cumhuriyetimiz için yola devam diyoruz. Bu yol AB’ye tam üyelik yoludur. Gerekçeli kararı en iyi şekilde değerlendireceğiz. Olması gereken ne ise onun etrafında çalışmamızı sürdüreceğiz.”
Öyle görülüyor ki Erdoğan, yeniden ‘balkona’ çıkıp kendisini iktidarda tutan güçlere ‘minnet borcunu’ ödemek, üzerinde demoklesin kılıcını sallandıranlara ‘kendini kabul ettirebilmek’ için sürdürdüğü politikalarına aynen devam edecek.
Artık Allah’ın bir kulu karşısına çıkıp da “Sana oy verip ‘çözüm’ bekleyenlerin ödediği, yoksa ‘bedel’ değil midir?” diye hesap soramayacak.
“Söz verdiğiniz şu başörtüsü, imam hatipler ve kuran kursları meselelerine artık bir çözüm bulun” deme cesareti gösterenleri ise, “Bak kardeşim, izin verdiler de yapmadık mı, provokatör müsün nesin?” diye azarlayacak.
Bugüne kadar Erdoğan’a umut bağlayan kitleler de, “Ne yapsın adamcağız, çözecek ama izin vermiyorlar, biraz daha bekleyelim.” diye kendi kendilerini kandırmayı sürdürecekler.
* * *
‘Durmak’ yok, ‘yükü tutmaya’ devam...
Bugüne kadar kıllarını kıpırdatmayıp, hep ‘olağanüstü gelişmelerden’ medet uman muhalefete mensup ‘tembel’ ve ‘beceriksiz’ siyasiler, artık bundan sonra kendi ülkelerinde ‘parya’ muamelesi gören sessiz çoğunluğun karşısına yüzde yüz ‘milli’ ve ‘yerli’ olan somut plan ve projeler ile çıksalar iyi ederler.
Aksi takdirde AKP ‘15 yıl daha’ iktidarda.
23 Tem 2008
"Ev Zencileri" eliyle oynanan buyuk oyun!
| ![]() |
| |
Önce şu satırları birlikte okuyalım:
“Biliyorsunuz, ABD’de, köle sahibi beyazlar sahip oldukları Zencileri ikiye ayırmışlardı. ’Tarla Zencileri’ve ’Ev Zencileri’. Adı üstünde; ’Tarla Zencileri’tarlada, ’Ev Zencileri’ise sahiplerinin malikânelerinde onlara kölelik ederlerdi.
Beyaz adam, ’Ev Zencilerini’kendisiyle, sayıca çok fazla olan ’Tarla Zencileri’arasında bir tampon olarak kullanırdı. Bunun için ’Ev Zencilerinin’sırtını sıvazlar, onlara hep, ’Tarla Zencilerinden’üstün olduklarını hatırlatırdı. ’Ev Zencileri’de sahip oldukları bu ayrıcalıklı konumun hakkını verip, ’Tarla Zencileri’karşısında ’Beyaz sahiplerinin’menfaatlerini kollardı. Gerektiğinde onları gammazlar, gerektiğinde kırbaçlarlardı.
Kuvvetle muhtemeldir ki, bu ’Ev Zencileri’arasında kendini köle olarak bile görmeyen, hatta renginin ’Tarla Zencilerinden’daha açık olduğunu düşünenler bile vardı.”
Sabrınıza sığınarak bir alıntı daha yapmak istiyorum:
“Hitler’den kaçarak 1933’te Türkiye’ye gelen Alman Profesör Fritz Neumark ile bir kısım talebesi Boğaziçi’nde geziye çıkarlar. Talebelerden biri Prof. Neumark’a, ” Avrupa bizi neden sevmez? “ diye sorar.
Prof. Neumark şu cevabı verir:
” Çok samimi olarak itiraf edeyim ki, Avrupalı, Türkleri sevmez ve sevmesi de mümkün değildir. Asırlardır kilisenin Türk ve İslam düşmanlığı Hıristiyanların hücrelerine sinmiştir. Sebeplerine gelince:
1- Müslüman olduğunuz için sevmez.
2- Sizler farkında değilsiniz ama, onlar şu gerçeğin farkındadırlar: Tarihten Türk çıkarılırsa tarih kalmaz. Osmanlı arşivi tam olarak ortaya çıkarsa, bugünkü tarihlerin yeniden yazılması gerekir.
3- Avrupa’nın pazarı idiniz. Şimdi Avrupa’yı pazar yapmaya başladınız.
4- En az 400 yıl Avrupa’da sırtımızda ve ensemizde at koşturdunuz.
5- Selçuklular Anadolu’yu, Osmanlılar ise Orta Avrupa ve Balkanları Haçlı ordusuna mezar ettiler.
6- Sizi silahla yenemeyenler, sizleri kendilerine benzeterek hakimiyet sağladılar.
7- Selçuklu ve bilhassa Osmanlı, İslamiyet uğruna her şeyini feda etmeseydiler, İslamiyet bugün belki sadece Hicaz’da varlığını devam ettirirdi, kaldı ki Vehhabiliği kuranlar da, İngiliz Dominyon Bakanlığı’nın adamlarıdır. Batı her yerde İslamiyet’i, sapık inançlara kanalize etti. Ama Osmanlı, Asr-ı Saadet’i devam ettirdi.
8- Kilise size kin kusmaktadır, sebepleri yukarıdadır.
9- Ben Türkiye’ye geldiğimde 2 üniversiteniz vardı, şimdi 19 üniversite var. [O tarihteki sayı]
10- Sizler, gerçek hüviyetinize döndüğünüz an Avrupa’nın refahı ve medeniyeti yıkılır.
11- Yine sizler, Avrupa’nın tarihi düşmanısınız ve daima düşman olarak kalacaksınız.
Bu mübarek topraklarda bir grup insan bu milleti hiç sevmemiş, asla da sevmeyecek olan işte böyle bir Batı’nın “Ev Zenciliği” görevini üstlenmiş olarak basında, üniversitelerde, resmi kurumlarda, bürokrasinin tepe noktalarında, sivil toplum kuruluşlarında ve tabii yoğun bir şekilde iş ve siyaset dünyasında “Tarla Zencileri” olarak gördükleri milletin aslî unsuruna tepeden bakmaya ve yapmadık ihaneti bırakmamaya devam ediyorlar.
Milletin her şeyini kötüleyip Batı’nın her şeyini göklere çıkaran kim varsa o ya paralı ya gönüllü bir “Ev Zencisinden” başka bir kimse değildir.
Böylesi “Ev Zencileri” soldan sağa her kesimde mebzul miktarda var maalesef.
Bunlardan kimi milletin dinini beğenmez, kimi milletin ordusunu beğenmez, kimi kültürünü, kimi tarihini beğenmez ve, “Ne varsa Batı’da var!” der, başka bir şey demez.
O Batı’nın ne olduğunu da, “Bir Batılı olarak” Ord. Prof. Fritz Neumark ve daha niceleri deşifre eder ama, kimin umurunda...
“Köle olduklarının farkında” olmayan, hatta renklerini bile “Beyaz” zanneden bu “Ev Zencilerini” işinde gücünde, yani tarladaki Türk milleti arasına “Tampon” yaparak “kendini gizleyen” Batılıların bilmediği bir şey var.
Evet, birileri gerçekten “Ev Zencisidir” ama ötekiler asla “Tarla Zencisi” değil, “Malikâne Sahipleri” dir...
Yani “tarla” kendi tarlasıdır.
Sahnedeki oyun da zâten malikâne sahiplerinin elinden “Tarlayı çalmak” oyunudur...
zaman: 23.7.08 Etiketler: Dunya Basini, Gundem, Haber, Internet, Strateji, Yabanci Basin, Yabanci Sermaye, Yasaklar, Yazar, YeniCag
25 Şub 2008
Ozgurlukcu Gozukmek
“Özgürlükçü” gözükmek..!
Binlerce kilometre öteden tartışmaları ıskalamak mümkün değil.
Elbette, iktidarın “liberal aydınlar çatlağı”ndan bahsediyorum.
“Türkiye’de 12 milyon kişi günlük 1 dolarla yaşıyor. 600 bin kişi aç yatıyor. Türbandan acil sorunlar var.”
Prof. Altan’ın tek cümlede çektiği bu Türkiye fotoğrafına bir paradoksu da, naçizane, ekleyeyim...
Halkımız Amerikan politikalarından nefret ediyor...
Oran?
Yüzde 95.
Halkımız AK Parti’yi destekliyor.
Oran?
Yüzde 50.
AK Parti ABD’yi, ABD AK Parti’yi destekliyor.
Oran?
Yüzde 100.
Burada duralım ve hemen Pakistan’a dönelim.
Ekonomik vaziyet Türkiye’den çok daha berbat durumda...
Asker olsun, sivil olsun iktidarlar ABD ile yatağa girerek Pakistan’ın canına okumuşlar.
En son örnek kim?
General Müşerref.
9 yıl önce darbe yaptı ve 11 Eylül sonrası ABD’nin “teröre karşı savaş”ında en büyük yerel müttefik oldu.
Yüz binlerce Müslüman’ın kanı elinde.
Geçen gün seçim yapıldı ve Pakistan halkı onu sandığa gömdü.
“Tüm seçimlerin anası” aslında Pakistan’da Amerika’yı gömdü.
Navaz Şerif, rahmetli Butto’nun kocası Zerdari ve diğer muhalefet önümüzdeki günlerde parlamentoda Müşerref’i indirecek sayıya muhtemelen ulaşacaklar.
Amerika diken üstünde zira Pakistan ordusu da bu muazzam demokratik halk hareketinin yanında...
Ülkede insanın gözlerini yaşartan bir birlik ruhu hissediyorsunuz.
Bizde ise sadece türban meselesinde tüm samimiyet pulları dökülen sözüm ona Müslüman bir güruh...
ABD politikalarına kayıtsız şartsız uyan bu biat kültürünün zavallılığını Pakistan gibi bir ülkeden bakınca büyük hicapla izliyorsunuz.
“Liberal aydınlar çatlağı”na Fehmi Koru’nun getirdiği yorumdaki tek kelime meseleyi çok daha iyi anlatıyor.
“Ya AK Parti liberal desteğin zayıflamasını telâfi için kendisini daha ‘özgürlükçü’ gösterecek adımları büyük bir cesaretle atmaya başlarsa ne olacak?” diyor Fehmi Koru...
Dikkat edin “özgürlükçü” demiyor...
“Özgürlükçü gösterecek” diyor.
Sır bu kelimede saklı...
Mesele özde özgürlüğe inanmak değil ki... Mesele özgürlükçü gözükmek...
Özde özgürlüğe; özgürlüklere inansalar eli kanlı Müslüman katillerine biat etmezler.
Şu habere bakın...
Fethullah Gülen, New York’ta Dick Cheney’nin ofisine adam yollayıp, “Müslümanlığı ben birleştiririm... Yardım et...” diyor.
Hadi yalanlayın bu haberi...
1 milyon Müslüman’ı öldürdü bu adam... Siz ayağına gidip biat ediyorsunuz.
Hatırlamak istediğiniz bir şerefiniz varsa Allah aşkına Pakistan’a bakın...
zaman: 25.2.08 Etiketler: Aksam, Amerikadan, Gundem, Internet, Yabanci Sermaye, Yazar
20 Oca 2008
Bizim toplumun aynasi!
13 Ocak 2008
Rahmi TURAN rturan@hurriyet.com.tr
Bizim toplumun aynası!
KAVGA dövüş, hır gür! Televizyonlar bu tür programlarla doluydu.
"Ne oldu? Hangi dağda kurt öldü ki birden değişime uğradı?" diye düşünürken RTÜK'ün sabah kuşağının dedikodulu, kavgalı dövüşlü programları için televizyon yönetimlerini uyardığını öğrendim... Lisans iptali tehdidinin sonucu programlar önemli ölçüde değişime uğradı...
Peki, doğru mu oldu bu? Ben sansüre her zaman karşıyım. İktidar, medya üzerinde katı bir baskı uyguluyor. Bugün televizyonlarda başlayan sansür, yarın her alana yayılabilir.
Sabah programlarında ölçünün kaçtığı da doğru... Ancak, doğal bir sürecin sonunda o programlar ömrünü tamamlar, yok olurlardı. Dolaylı da olsa, sansür yanlıştır!
* * *
Toplum, hayran olduğu şarkıcıların, oyuncuların, artistlerin, mankenlerin seviyesizliğini bu programlardan anlıyordu. Çeşitli toplantılarda hep şu mealde konuşuluyordu:
"Nedir televizyonlardaki rezalet? Zulümdür bu zulüm. Ateşböceğini gece görse yangın sanan, her şeye inanan, her şeyi yutan bir toplumda yaşıyoruz. Sabahları televizyonu açtığımızda bağıran, çağıran, ona buna hakaret eden insanlarla karşılaşıyoruz. Programlardaki ilkelliğin, dipte sürünen insanların hali ne?"
Şikáyetler böyleydi ama ben bu programların yararlı bir iş yaptıklarını düşünüyordum. Toplumumuzda sivrilmiş birçok kişinin seviyesizliğini ortaya koyuyorlar, halkımızın gözünde büyüttüğü, sanatçı diye hayran olup göklere çıkardığı bazı kişilerin gerçek yüzünü gösteriyorlardı.
Bunları söylediğimde, "Peki, ya o üçkáğıtçılar? Halkın cehaletinden faydalanan astrolog-mastrolog gibi hokkabazların yüceltilmesine ne demeli?" diye soruyorlardı.
Oysa, bence yüceltmiyorlardı. Onları toplumun gözüne sokup, "Bu sahtekárlara inanmayın. Sizi aldatıyor, paralarınızı kapıyorlar" diye halkı uyandırıyorlardı.
Biraz sabredilseydi, bu tür programlar zamanla sıkıntı vermeye başlayacak, kendi kendini tasfiye edecekti. Böylece olay doğal yoldan çözülecek, Radyo Televizyon Üst Kurulu da ifade özgürlüğünü engellemek gibi bir töhmetten kurtulacaktı.
* * *
Gelelim TV'lerdeki dizilere... Bunların tamamına yakını basit ve kalitesiz. Tüm kanallardaki yapımlar birbirinin kopyası gibi. O kadar benzerlik içindeler ki, hangi birini izleseniz diğerinin devamı gibi bir hisse kapılıyorsunuz.
Herhangi bir diziyi üç hafta izlemeseniz, yine de bir şey kaybetmiş sayılmazsınız. Diziler hep boş konuşmalarla, gereksiz muhabbetlerle, sıkıcı diyaloglarla dolu.
Dizilerin kahramanları da birbirinin benzeri... Hemen hepsi kirli sakallı, şirket sahibi, işadamı ya da mafya mensubu. Tamamına yakını aşk peşinde koşan çapkın kişiler. Kolay áşık oluyor, nefret ediyor, intikam duyguları içinde çalkalanıyorlar.
Kadınlar da çapkın... Erkekleri avlıyor, korkusuzca ilişkiye giriyor, ihanet ediyor, ona buna kazık atıp duruyorlar. Uzun diyaloglar, öfke ve kin, ıstırap gözyaşları... Tema hep bu!
Kadın-erkek ilişkileri aşk, sevgi ve nefretle dolu! Zengin mekánlar, şık bürolar, özenilecek zengin yaşamın arkasındaki çirkin ilişkiler...
* * *
Diziler genelde böyle... Buna rağmen faydalı olduğu kanısındayım. Her toplum böyle bir süreçten geçer. Hiç kimse ilkokulu, ortaokulu, liseyi bitirmeden üniversiteye gidemez.
Toplumumuzun bu basit dizilerle ilk ve ortaöğrenimini tamamlayıp liseye ve üniversiteye gitmesini, orayı da bitirip aydınlanmasını bekleyeceğiz. Bu uzun bir zaman alabilir. Fakat halkımızın belirli bir kültür düzeyine ulaşması, kurtuluşumuzun tek yoludur. O zaman, ülke yönetimine seçilenlerin kalitesi de üst düzeyde olacaktır.
Hayat merdiveninin yukarı basamaklarına çıkabilmemiz için bunları yaşamamız gerekiyor. Bilgisiz başarı olmaz! Toplum olarak önce hayat okulunu bitireceğiz!
