22 Nisan 2009 ![]()
Tufan TÜRENÇ
tturenc@hurriyet.com.tr
![]()

![]()
Hiçbir hükümet işgal bitmeden sınırı açamaz
TÜRKİYE ile Ermenistan arasında kapalı kapılar arkasında sürdürülen görüşmeler Azerbaycan’da tahmin edemeyeceğimiz kadar büyük tedirginlik yaratıyor.
AKP belli olmayan bir nedenden bu davete katılmadı.
Orada karşıaşacakları sitem ve tepkilerden ürkmüş olabilirler.
Başbakan Erdoğan’ın zaman zaman verdiği garantiler Azerbaycan halkını rahatlatmıyor.
Heyetteki milletvekilerinden emekli büyükelçi, CHP İstanbul Milletvekili Şükrü Elekdağ ilegeziyi konuştuk.
Elekdağ, "Sizinle aramızda vazgeçemeyeceğimiz bağlar var, ortak çıkarlarımız var.Türkiye’nin size karşı bir tutumu olamaz. Azerbaycan’a destek sürecektir" dedim.
Elekdağ çeşitli BM kararlarında Ermeniler’in işgal ettikleri topraklardan önkoşulsuzçekilmelerinin istendiğini anlatıyor.
Ama bütün bunların onların tedirginliğini gidermediğini gözlemliyor.
* * *
Elekdağ AKP’nin politikasını akılsızca buluyor. Değerlendirmeleri şöyle:
"Ermenistan Karabağ’dan vazgeçmez. Bunu zaman zaman açıklıyorlar.
Görüşmelerde iki paket üzerinde duruluyor.
Birinci pakete göre bir komisyon kurulacak. Bu komisyon iki ülke arasındaki sınırınErmenistan tarafından kabulünü ve soykırım iddiasını ele alacak.
Buna karşılık Türkiye sınırları açacak.
Bu paket üzerinde anlaşma olmuş.
İkinci paket ise Azerbaycan-Ermenistan ilişkilerini içeriyor. Ermeni işgali altındakitoprakların ve Karabağ’ın boşaltılmasını kapsıyor.
Ankara bu sorunları çözeceğine güveniyor ve Azerbaycan’a bu umudu veriyor.
Ancak bu sorun MİNSK Grubu’nda. Burada kilit nokta Rusya.
Ermenistan Rusya’nın bölgedeki son kalesi. Sınırlarını Rusya koruyor. RusyaErmenistan’ı kaybetmek istemez. O nedenle Karabağ’ı çözmez."
Elekdağ’a göre yürütülen bu politika Türk cumhuriyetleri için de kötü bir mesaj olur.
* * *
Bir arkadaşım geçenlerde Dışişleri’nde üst düzey bir dostunu ziyarete gitmiş.
Oturup uzun uzun Türkiye-Azerbaycan-Ermenistan sorunlarını konuşmuşlar.
Arkadaş, diplomat dostuna Azerbaycan halkının büyük bir tedirginlik içinde olduğunuanlatmış.
Çıkarken diplomat dostu, bizim arkadaşa, binanın giriş kapısının hemen karşısındakiduvara kabartma haflerle yazılmış isimleri göstermiş.
Bunlar Ermeni teröristler tarafından şehit edilen diplomatlarımızın isimleri...
Diplomat dostu bu isimleri göstererek, arkadaşa şöyle demiş:
"Bunlar burada dururken bizim Ermenistan’ı Azerbaycan’a tercih etmemiz düşünülemez. Görüşmelerin olması, anlaşma zemininin aranması normaldir."
Sonra da sözlerini şöyle bağlamış:
"Ermenistan ancak bizim şartlarımızı kabul ettikten sonra sınır kapısının açılması gündeme gelebilir."
Ben Türk diplomatlarına güvenirim.
Ayrıca hiçbir hükümet, Ermeniler Azerbaycan topraklarından çıkmadan, soykırımiftiralarından vazgeçmeden, Türk-Ermeni sınır anlaşmasını kabul etmeden sınırıaçabilecek gücü kendisinde bulamaz. Kaynak:Hurriyet
22 Nis 2009
Hiçbir hükümet işgal bitmeden sınırı açamaz
9 Nis 2009
Rasmussen Vay efendim neymiş
9 Nisan 2009 ![]()
Yılmaz ÖZDİL
yozdil@hurriyet.com.tr
![]()

![]()
Rasmussen
Vay efendim neymiş... Danimarka Başbakanı Rasmussen’e karşıymışız da, bizden özür dilemezse, değil NATO’da genel sekreter, Toprak Mahsulleri Ofisi’nde odacı bile olamazmış filan.
E hani?
*
Hayatımız palavra, hayatımız.
*
Üstelik, Rasmussen’e "onu yap, bunu yap" diye posta koyuyoruz ama, adam bunlarıyapamaz, çünkü Danimarka Başbakanı değil... Danimarka Başbakanı Rasmussen ama, bizim Rasmussen değil... Bizim posta koyduğumuz Anders Fogh Rasmussen, Danimarka Başbakanı ise, Lars Lokke Rasmussen... Yani, her gördüğümüz Rasmussen’e gıcıksak,aklınızda bulunsun, bi tane de, Danimarka milli takımında var! Thomas Rasmussen.
*
Roj tivi meselesine gelince...
*
Yer, İstanbul, Halkalı.
Bir televizyon tamircisi.
Camekána asmış:
"Roj TV ve Mezopotamya TV’nin frekansları değişti, uydu ayarlanır."
*
Sen İstanbul’a sahip çıkamıyorsan -ki bu teknoloji çağında yapamazsın- taaaDanimarka’yı nasıl kontrol edeceksin?
*
Veya...
Ahmet Türk, Obama ile görüştükten sonra nereye canlı yayına çıktı?
Roj tiviye.
Peki, apar topar uçağa atlayıp, Danimarka’ya mı uçtu yayın için?
Yo-oo...
Ankara’dan çıktı.
*
Ankara malum...
TC’nin başkenti.
*
Ve, o Danimarka dediğin zurna değil...
"Deniz Feneri n’oldu bu arada?" diye sormayacağım ama, Almanya’nın Deniz Feneri’nde yaptığı gibi "para akışı"nı kanıtlaman lazım Danimarka hukukuna... Yoksa, "Ben şu yayını beğenmiyorum" diye RTÜK’e talimat verip, keyfine göre kapatamazsın.
Kaynak:hurriyet.com.tr
"Kahraman komando" ayaklarına yatacağınıza, çalışın da belge bulun.
zaman: 9.4.09 Etiketler: Hurriyet, Yabanci Basin, Yazar
Ilımlı İslam’a dair çok aykırı bir tez
Yazarlar 
![]()
9 Nisan 2009 ![]()
Ahmet HAKAN
ahmethakan@hurriyet.com.tr
![]()

![]()
’Ilımlı İslam’a dair çok aykırı bir tez
BEN bir "radikal İslamcı" iken, bizimkiler "Amerikancı İslam" diye bir tabir kullanırdı... Suudi Arabistan’a falan sinir olurduk, bu ülke için "Suudi Amerika" tabirini uygun görürdük...
Bir ülke ne kadar "İslami bir görüntü" verirse versin, Amerika için hiçbir sorun yoktur... Sorun, o ülkenin Amerikan çıkarlarıyla zıtlaşmasıyla başlar...
Mesela...
Bir ülkede şeriat kuralları egemen olabilir... Şeffaflık olmayabilir... İnsan hakları olmayabilir... Basın özgürlüğü olmayabilir... Demokrasi olmayabilir... Hukukun üstünlüğügeçer akçe sayılmayabilir...
Ama değil mi ki o ülke, Amerika’nın güdümündedir... Mesele yoktur...
* * *
Sonra iş döndü dolaştı...
İslamcıların "propaganda aracı" olarak kullandıkları "Amerikancı İslam" tabiri, "ılımlı İslam" tabirine dönüştürülerek, bizzat Amerika tarafından piyasaya sunuldu...
Amerika "ılımlı İslam" derken, aslında şunu demek istiyordu:
"Ey Arap dünyası... Ey İslam ülkeleri... Ilımlı olun... Radikal olmayın... İran olmayın...Humeyni’ye kulak asmayın... Ahmedinejat’a kanmayın... Katı olmayın... Yumuşakolun... Bakın Türkiye’ye... Orada da İslamcı parti var... Orada da ’İslamcı lider’ var...Mesela Tayyip Erdoğan var... Onun gibi bir lideriniz olsun... Liderinizin İslami bir yönü olsun, hatta arada sırada bize posta da koysun... Ama son tahlilde ’bizden’ olsun... Sistemle barışık olsun... Bizi üzmesin..."
Yani...
Amerikan yönetimi, bizim eskiden "Amerikancı İslam" diye aşağıladığımız ne varsa,hepsini içinde barındıran bir anlayışı, bir paket yapıp önümüze sürüyordu...
* * *
İslami kesim, "Amerikancı İslam" tabirini çoktan gündeminden düşürdüğü için, bu tuhafgirişime karşı "Ne iş birader?" diyemedi...
Böylece "Ne iş birader?" demek, "laik kesim"e düştü...
"Laik kesim"den Amerika’ya çok haklı olarak şöyle bir itiraz yükseldi:
"Hop dedik... Bizim ülkemiz demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir... Siz bize ’ılımlı İslam’ı önererek, bu çerçevenin gerisinde bir yeri tarif ediyorsunuz... Amerikaile uyumlu olun, gerisi hikayedir demek istiyorsunuz... Kabul etmeyiz bunu.Kazanımlarımızdan vazgeçmeyiz."
Sanırım, AKP’nin yüzde 38.6’ya gerilemesinin de etkisiyle bu itiraz acayip tuttu...
Obama bırakın "ılımlı İslam" imasını, resmen "laik, demokratik, hukuk devleti"vurgusu yapıverdi.
Kısacası memleketimizi "Amerikancı İslam" tehlikesinden "İslami kesim" değil, "laikkesim" kurtarmış oldu...
Ne diyelim? Gazaları mübarek olsun... Kaynak:Hurriyet.com.tr
zaman: 9.4.09 Etiketler: Amerikadan, Gundem, Hurriyet
8 Nis 2009
Herkesin Obama’sı kendine
8 Nisan 2009 ![]()
Ahmet HAKAN
ahmethakan@hurriyet.com.tr
![]()

![]()
Herkesin Obama’sı kendine
"Ben bu Tayyip Erdoğan’a Allah için bayıldım" manasına gelecek cümleyi, en az üç keztekrar ederek, bir "Tayyip Erdoğan Sevenler Derneği" haline gelen AKP camiasınıngönlünde taht kurmuştur.
MELİH’İN OBAMA’SI
Toplumun bir kesiminde oluşan "Melih nefreti"nden habersizce, Melih Gökçek’e, "Nekadar da genç görünüyorsunuz?" demiş ve böylece Gökçek’e bir tür "Dorian Grey’inportresi" muamelesi çekmiştir... O artık Melih’in de Obama’sıdır.
BAYKAL’IN OBAMA’SI
Beş dakika baş başa gerçekleşen "Baykal / Obama görüşmesi"nin ardından Deniz Baykal’ın tam 25 dakika konuşmasından yola çıkarak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz:Baykal, Obama’yı seviyor...
KEMALİST’İN OBAMA’SI
Bilumum Atatürkçülere, "Anıtkabir’de o kadar içten bir şekilde hislendi ki neredeyseAtatürkçü Düşünce Derneği’ne kaydını yaptıracak sandık" dedirtecek denli usta işi birKemalist portresi çizmiştir... Kemalistlerimiz artık, "Washington’un taşına bak" türküsünüsöylüyorlar.
HACILARIN OBAMA’SI
"Yarım saat sonra ezan okunacak... Ezana kadar devam edebiliriz" diyerek, hacıamcalarımızı iman dolu göğüslerinden yakalamıştır... Gerçi, "Ezan okunduktan sonra hepbirlikte namazlarımızı eda ederiz" dememiştir ama hacı amcalarımız da o kadarmüşkülpesent değillerdir...
KARİKATÜRİSTİN OBAMA’SI
Ayasofya’nın bahçesinde yoldan geçen bir sokak kedisini okşayıp severek, karikatürist Musa Kart’ın şahsında bütün karikatüristlerimize kallavi bir selam sarkıtmıştır.
HAYVANSEVERLERİN OBAMA’SI
Ayasofya’da sevilen kedi, "köpekleriyle yatıp köpekleriyle kalkanlar" açısından olmasa da,"kedileriyle yatıp kedileriyle kalkanlar" açısından muhteşem bir iade-i itibar fırsatısunmuştur...
LİBERALLERİN OBAMA’SI
Başta Cengiz Çandar abimiz olmak üzere bilumum liberal aydınlarımız açısından "bir kıyak çekmesi"ne gerek yoktu... Onlar zaten yoldan gönüllü çıkmışlardır...
GAZETECİLERİN OBAMA’SI
Ah, işte "Basın özgürlüğü" dedi... "Çok önemli" dedi... "Özgür basın" vurgusu yaptı...Yaşasın... Yaşasın...
POSTACILARIN OBAMA’SI
Hayatında en fazla açık mektubu Türkiye’den aldığına göre neden "postacılarınObama’sı" demeyelim ki...
MAHSUN’UN OBAMA’SI
Mahsun Kırmızıgül’ün her tarafı gayet güzel idare eden "Güneşi Gördüm" filminebayılanların Obama’da kendi tarzlarını görmemelerine imkán yok... Kısacası o "Güneşi Gördüm"cülerin de Obaması’dır...
BAKLAVACI’NIN OBAMA’SI
Melih Gökçek’e benzerliği ve her gelen yabancı konuğa bir tepsi baklava sunmasıyla maruf Güllüoğlu Baklava’nın sahibi Nadir Güllü, Obama fırsatını da kaçırmamış ve "Baracklava" adını verdiği bir tepsi baklavayı Obama’ya hediye etmeye kalkarak ulusçayüzümüzü buruşturmuştur.
20 Oca 2008
Bizim toplumun aynasi!
13 Ocak 2008
Rahmi TURAN rturan@hurriyet.com.tr
Bizim toplumun aynası!
KAVGA dövüş, hır gür! Televizyonlar bu tür programlarla doluydu.
"Ne oldu? Hangi dağda kurt öldü ki birden değişime uğradı?" diye düşünürken RTÜK'ün sabah kuşağının dedikodulu, kavgalı dövüşlü programları için televizyon yönetimlerini uyardığını öğrendim... Lisans iptali tehdidinin sonucu programlar önemli ölçüde değişime uğradı...
Peki, doğru mu oldu bu? Ben sansüre her zaman karşıyım. İktidar, medya üzerinde katı bir baskı uyguluyor. Bugün televizyonlarda başlayan sansür, yarın her alana yayılabilir.
Sabah programlarında ölçünün kaçtığı da doğru... Ancak, doğal bir sürecin sonunda o programlar ömrünü tamamlar, yok olurlardı. Dolaylı da olsa, sansür yanlıştır!
* * *
Toplum, hayran olduğu şarkıcıların, oyuncuların, artistlerin, mankenlerin seviyesizliğini bu programlardan anlıyordu. Çeşitli toplantılarda hep şu mealde konuşuluyordu:
"Nedir televizyonlardaki rezalet? Zulümdür bu zulüm. Ateşböceğini gece görse yangın sanan, her şeye inanan, her şeyi yutan bir toplumda yaşıyoruz. Sabahları televizyonu açtığımızda bağıran, çağıran, ona buna hakaret eden insanlarla karşılaşıyoruz. Programlardaki ilkelliğin, dipte sürünen insanların hali ne?"
Şikáyetler böyleydi ama ben bu programların yararlı bir iş yaptıklarını düşünüyordum. Toplumumuzda sivrilmiş birçok kişinin seviyesizliğini ortaya koyuyorlar, halkımızın gözünde büyüttüğü, sanatçı diye hayran olup göklere çıkardığı bazı kişilerin gerçek yüzünü gösteriyorlardı.
Bunları söylediğimde, "Peki, ya o üçkáğıtçılar? Halkın cehaletinden faydalanan astrolog-mastrolog gibi hokkabazların yüceltilmesine ne demeli?" diye soruyorlardı.
Oysa, bence yüceltmiyorlardı. Onları toplumun gözüne sokup, "Bu sahtekárlara inanmayın. Sizi aldatıyor, paralarınızı kapıyorlar" diye halkı uyandırıyorlardı.
Biraz sabredilseydi, bu tür programlar zamanla sıkıntı vermeye başlayacak, kendi kendini tasfiye edecekti. Böylece olay doğal yoldan çözülecek, Radyo Televizyon Üst Kurulu da ifade özgürlüğünü engellemek gibi bir töhmetten kurtulacaktı.
* * *
Gelelim TV'lerdeki dizilere... Bunların tamamına yakını basit ve kalitesiz. Tüm kanallardaki yapımlar birbirinin kopyası gibi. O kadar benzerlik içindeler ki, hangi birini izleseniz diğerinin devamı gibi bir hisse kapılıyorsunuz.
Herhangi bir diziyi üç hafta izlemeseniz, yine de bir şey kaybetmiş sayılmazsınız. Diziler hep boş konuşmalarla, gereksiz muhabbetlerle, sıkıcı diyaloglarla dolu.
Dizilerin kahramanları da birbirinin benzeri... Hemen hepsi kirli sakallı, şirket sahibi, işadamı ya da mafya mensubu. Tamamına yakını aşk peşinde koşan çapkın kişiler. Kolay áşık oluyor, nefret ediyor, intikam duyguları içinde çalkalanıyorlar.
Kadınlar da çapkın... Erkekleri avlıyor, korkusuzca ilişkiye giriyor, ihanet ediyor, ona buna kazık atıp duruyorlar. Uzun diyaloglar, öfke ve kin, ıstırap gözyaşları... Tema hep bu!
Kadın-erkek ilişkileri aşk, sevgi ve nefretle dolu! Zengin mekánlar, şık bürolar, özenilecek zengin yaşamın arkasındaki çirkin ilişkiler...
* * *
Diziler genelde böyle... Buna rağmen faydalı olduğu kanısındayım. Her toplum böyle bir süreçten geçer. Hiç kimse ilkokulu, ortaokulu, liseyi bitirmeden üniversiteye gidemez.
Toplumumuzun bu basit dizilerle ilk ve ortaöğrenimini tamamlayıp liseye ve üniversiteye gitmesini, orayı da bitirip aydınlanmasını bekleyeceğiz. Bu uzun bir zaman alabilir. Fakat halkımızın belirli bir kültür düzeyine ulaşması, kurtuluşumuzun tek yoludur. O zaman, ülke yönetimine seçilenlerin kalitesi de üst düzeyde olacaktır.
Hayat merdiveninin yukarı basamaklarına çıkabilmemiz için bunları yaşamamız gerekiyor. Bilgisiz başarı olmaz! Toplum olarak önce hayat okulunu bitireceğiz!
5 Ara 2007
By-pass'tan sonra bir gece

Rahmi TURAN rturan@hurriyet.com.tr
By-pass'tan sonra bir gece
İLGİNÇ bir akşam yemeği idi... Masamızda gazeteci arkadaşlar ile iki tıp adamı vardı. Arkadaşımız Mustafa Küçükaslan'ın ikinci defa dünyaya gelişini kutluyorduk.
Mustafa by-pass ameliyatı olmuş, kalbine giden iki damar değiştirildikten sonra kısa zamanda sağlığına kavuşmuştu. Kalp Cerrahı Doçent Dr. Hakan Gerçekoğlu, kalbi durdurmadan, yeni geliştirilen yöntemle operasyonu nasıl yaptığını anlattı. Onu ilgiyle dinliyorduk, çünkü masadaki iki gazeteci arkadaşımız Turgut Dinsel ve Nejat Seçen ile ben, yıllar önce aynı sırat köprüsünden geçmiştik. Şimdi üçümüz de sapasağlamdık.
Masada doktorların dışında, ameliyat olmayan sadece Coşkun Bel vardı. Coşkun internetteki www.bizimsaglik.com sitesinde her gün en son ve en ilginç sağlık haberlerini yayınlayan bir gazeteci kardeşimizdi.
"Damdan düşenin halini damdan düşen bilir" derler ya... Biz de Mustafa'nın durumunu çok iyi anlıyor ve biliyorduk.
Nejat Seçen, Türkiye'de gazeteciliğin içinde bulunduğu durumu, Avrupa Birliği ile olan ilişkilerimizi anlatırken, ünlü kardiyolog Doçent Dr. Kemal Yeşilçimen, "Bakın ben size Avrupa Birliği konusunu bir hikáye ile anlatayım" dedi ve devam etti:
"Genç ve güzel kadın, İstanbul Boğaziçi Köprüsü'nün ortasında parmaklıklara çıkmış, kendini denize atmaya hazırlanıyormuş.
O sırada köprüden geçen bir işadamı, genç kadının intihar etmek üzere olduğunu görünce hemen arabasını durdurup "Dur, yapma!" diye bağırmış.
Dalgın dalgın, boş gözlerle denize bakmakta olan kadın umutsuzluk içinde;
"Neden yapmayayım?" demiş, "Bu sefil yaşamdan bıktım artık. Aş yok, iş yok. Ölmek bütün bu sıkıntıların sonu olacak!"
"Ölmekten başka çareler de bulunur. Bak, genç ve güzel bir kadınsın. Benim dostlarım var. Seni Avrupa Birliği ülkelerinden birine sokarsam, orada iş bulur, gül gibi geçinip gidersin!"
Genç kadın umutlanmış: "Sahi yapar mısınız bunu?"
"Tabii" demiş kurnaz işadamı ve genç kadını ikna edip arabasına bindirmiş. Yolda anlatmış ona: "Bak, senin pasaportun filan yok. Bu yüzden seni resmi yoldan Avrupa'ya sokamam. Şimdi, bir armatör arkadaşımın gemisine gideceğiz. Seni gizlice bir kamaraya sokacağım. Orada bekleyeceksin. Gemi Avrupa limanlarından birine gelince seni çıkaracağım."
"Peki" demiş genç kadın. Vapurdaki küçük bir kamaraya girmişler. İşadamı, "Yolculuk biraz uzun sürecek. Ben sana her gün yiyecek-içecek getireceğim" diyerek kadını kamaraya kilitleyip gitmiş. Bir gün, bir hafta, bir ay... İşadamı her gün geliyor, bir sürü yiyecek ve içki getiriyor. Derken aralarında bir yakınlaşma olmuş. Her ziyarette sevişip seks yapmaya başlamışlar. Haftalar geçiyor, kadın umutla Avrupa'ya gitmeyi bekliyor, vapur gidiyor da gidiyor. Bir gün geminin kaptanı durumu fark etmiş, gidip kilitli odaya açmış, bir de bakmış ki genç kadın yatakta çırılçıplak.
"Sen ne arıyorsun burada?" demiş kızgınlıkla. Kadın. "Avrupa Birliği'ne gireceğim de" demiş. Kaptan, "Ne Avrupası yahu" diye bağırmış, "Bu vapur, Üsküdar ile Eminönü arasında çalışan şehir hattı vapuru, kızım!"
Doçent Dr. Kemal Yeşilçimen, bu hikáyeyi anlattıktan sonra ekledi:
"İşte bizim, Avrupa Birliği ile ilişkimiz de buna benziyor! Avrupa Birliği'ne giriyoruz diye Üsküdar ile Eminönü arasında gidip geliyoruz!"
(Hurriyet)
21 Kas 2007
Kinali keklikler!
Rahmi TURAN rturan@hurriyet.com.tr
Kınalı keklikler!
HÜLYA Avşar bir sinema ve TV yıldızı... Magazin dünyasının en renkli isimlerinden biri... Bazen öyle laflar ediyor ki, cuk diye yerine oturuyor, taşı kurnazca gediğine koyuyor.
Avşar, Türk Max TV'de yaptığı programda konuk ettiği Profesör Erol Manisalı'ya sordu:
"Bana hiç ödül vermediler hocam... Acaba ben de Türkiye'yi kötüleyen bir film mi yapsam?"
Profesör Erol Manisalı Hülya Avşar'ı onaylayarak:
"Evet, işte o zaman ödülü alırsınız" dedi.
Emperyalizmin kazancından pay almak için, onun istediklerini vermek gerekiyor. Türkiye'ye onların penceresinden bakanlar ödülü ve bol parayı kazanıyor. Rejimine karşı çıkacaksın, kendi ulusunu küçük görüp aşağılayacaksın, milletini soykırımcı bir katil güruhu sayarak yabancı çıkarlarını savunacaksın. O zaman ödüller peş peşe yağar!
Profesör Erol Manisalı:
"Yabancı güçler sizi iktidara taşırlar, şirketlerinde yan işler verirler, Nobel'i bile layık görürüler. Yeter ki hizmet edin, sömürgecilere karşı çıkmayın" diyor.
Hülya Avşar'ın iğneli sözleri ve Profesör Erol Manisalı'nın dolambaçsız cevabı, emperyalizmin bilinen çirkin yüzünü bir kere daha anlatmış oldu.
Yazar Mehmet Özet'in "Kınalı Keklik" adlı ilginç bir kitabı var.
Kınalı keklik, sevimli bir kuştur. Dağlarda uçar, yeşillikler arasında öter, melodik bir sesi vardır, zevkle dinlenir, fakat...
Kınalı kekliğin ilginç bir hikáyesi var. Kitapta anlatılan öykü şöyle:
Osmanlı döneminde, adamın biri kuş satın almak, için bir dükkána girer, dükkándaki kuşların ve kekliklerin fiyatını sorar.
Rengárenk kuşların güzeli çirkini, ucuzu pahalısı vardır. Fakat en pahalısı kınalı kekliktir.
Dükkán sahibi, kafesteki bir kınalı keklik için diğer kekliklerden çok daha fazla fiyat ister. Hemen hemen üç misli...
Adam hayretle bunun nedenini sorar. Satıcı:
"Bu cinsin çok önemli bir özelliği vardır" der...
"Nedir bu önemli özellik?"
"Bu bir tuzak kuşudur. Kınalı keklik ötünce dağdaki bütün keklikler onun çevresinde toplanır. Avcılar da, ona bir şey yapmadan, diğer keklikleri kolayca vurur. Bu yüzden kınalı keklik pahalıdır."
Adam, kekliği satın alır ve dışarı çıkıp dükkánın önünde hemen kafasını koparır. Satıcı ve çevredekiler şaşırmış bir halde bunun sebebini sorarlar:
"Çok para verdiğin halde neden bu zavallı kuşu öldürdün?"
Adam, yüzünde beliren acı bir ifadeyle:
"Kınalı keklik, kendi ırkından olan kekliklerin, avcılar tarafından vurulmasına yardımcı oluyor. Bu kuş zavallı değil, haindir! Başka keklikler ölmesin diye onun boynunu kopardım" der.
* * *
Ülkemiz ne yazık ki böyle kınalı kekliklerle dolu.
Bunların arasında ünlüsü ünsüzü, her cinsi var.
Yalnız Türkiye'de değil, bugüne kadar çeşitli ülkelerde kınalı keklikler gibi şakıyıp, çevrelerine sempatizanlar topladıktan sonra yabancı çıkarlarına hizmet eden bazı yazarlar Nobel Ödülü bile almadı mı?
Düşmanını bilmeyen, tehlikeleri görmeyen uluslar kolayca düşer!
Bu kınalı kekliklerden sakınmak, melodik seslerine kanmamak gerek! (Hurriyet)
15 Kas 2007
Tanri findigi verir ama kirmaz!
Rahmi TURAN rturan@hurriyet.com.tr
Tanrı fındığı verir ama kırmaz!
KİMSE kendini aldatmasın...Fakir ve eğitimsiz toplumlarda demokrasi gelişmez.
Biz, ulus olarak kendimize yetmiyoruz. Az üretiyor, borçla yaşıyor, yabancılara çalışıyoruz.
"Yüzde 46.7 oy aldık" diye övünen yönetim, bugün, elde avuçta ne varsa satarak günü kurtarıyor. Yabancı devletlere karşı boynu eğik!
Bütün doğal kaynaklar, denizler, ırmaklar, göller, fabrikalar, şirketler satılıyor, gelen para, sanki havadan gelmiş gibi mirasyedi zihniyetiyle harcanıyor.
Bugünü kurtardık diyelim, peki yarın ne olacak?
Babadan, dededen kalan mallar bittikten sonra, kendi ülkemizde yabancılara ırgat olarak çalışacağız. Gidiş o gidiş!
* * *
İngiliz gazeteci Beatrice Vanni, yaz tatilini Türkiye'de geçirmiş... Ülkesine döndükten sonra yazdıkları hayli ilginç... Diyor ki:
"İngilizlerin istilası sonucu Kalkan'da aşçı, hizmetli, emlakçı dışında hiçbir Türk kalmadı. Türkler, tepelerin gerisine çekilerek güzel sahilleri İngiliz ve Almanlara terk etti. Kalkan artık Türklerin değil sanki..."
Bir İngiliz gazeteci bile, yabancıların Türkiye'yi istilasını üzülerek, hüzünlü bir dille anlatıyor. Gerçekten acı verici bir durum bu... Yalnız Kalkan değil, bugün birçok bölgemiz bu durumda...
Ben, yabancılara emlak satılmasına karşı değilim. Üstelik destekleyen yazılar da yazdım... Elbette ki, karşılıklı olmak şartıyla, belli kurallar dahilinde satış yapılabilir. Ancak; bu satışların mutlaka ölçülü olması, gayrimenkullerin semt pazarında elma-armut satılır gibi satılmaması gerekir. Özellikle arazi satışlarındaki ölçüsüzlük, ileride başımıza ciddi sorunlar çıkaracağa benziyor. Şu atasözünü unutmamak gerekir:
"Bugün yenilen hurmalar, yarın çıkarken, bir yerleri tırmalar!"
* * *
Fransız Profesör Maurice Duverger, Türkçe'ye de çevrilen ünlü "Sosyal Bilimlere Giriş" kitabında şöyle yazmıştır:
"Halkının dörtte üçü, hatta daha çoğu okumasız yazmasız, bilgisiz ve halkının büyük kısmının yarı aç, yarı tok yaşadığı ülkelerde klasik demokrasi işleyemez. Kamu özgürlükleri bu koşullarda uygulanamaz, seçimler anlamını yitirir!"
Fransız Profesör'ün uzun yıllar önce yazdığı bu kitapta, sanki Türkiye'nin bugünkü hali anlatılıyor gibi... Yoksul ve eğitimsiz ülkelerde demokrasi işleyemez! Adına demokrasi dense de, bu gerçek demokrasi değildir!
* * *
Dünyadaki 55 İslam ülkesi içinde, demokrasiyi kör-topal yürütmeye çalışan tek ülkeyiz.
Bugün kötü uygulansa da, yakaladığımız demokrasi ipini bırakmamalıyız. Çünkü bizi kuyudan o çıkaracaktır.
Kurtuluşumuz, halk tarafından gerçekleştirilecek gerçek bir demokrasiyle olacak ama o düzeye gelmemiz herhalde daha uzun yıllar alacak ve biz bu fırtınalı ortamda sallanıp duracağız.
Tanrı fındığı verir ama kırmaz! Doğa bize tüm güzellikleri ve zenginlikleri vermiş... Bu topraklar bize ecdadımızdan miras kaldı ama korumasını, kullanmasını beceremiyoruz.
Peki, ne olacak böyle?
"Dün" öldü, "bugün" can veriyor, "yarın" ise henüz doğmadı. Biz geriye değil, yarınlara bakalım artık...
zaman: 15.11.07 Etiketler: Dunya Basini, Ekonomi, Gundem, Haber, Hurriyet, Internet, Yabanci Sermaye, Yazar
Kaybedilen onur geri gelmez
Rahmi TURAN
rturan@hurriyet.com.tr
Kaybedilen onur geri gelmez
O fotoğraf hálá, gözkapaklarımın pembe ekranından silinmedi.
Tuhaf, acayip bir görüntü.
Suudi Arabistan Kralı Abdullah, koltuğa kaykılarak oturmuş, iki yanına da Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ile Başbakanı’nı almış, kameralara poz veriyor.
Arkasındaki duvarda da, altın çerçeve içinde kendi fotoğrafı ve Suudi Arabistan bayrağı asılı. Petrol zengini ama geri kalmış bir ülkenin görgü kurallarını bilmeyen kralı.
Milyarlarca dolar parası olduğu bilinen Kral’ın yanında bizimkiler birer öğrenci gibi uslu uslu oturuyor ve onun ağzından çıkacak lafları bekliyor!
Kral hayranlığı... Arap hayranlığı... Ne derseniz deyin, bu davranış Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni temsil edenlere hiç yakışmadı. Kaddafi’nin çadırındaki Erbakan’ın durumu da bundan farklı değildi!
İşte, aklımdan çıkmayan ve gururumu inciten fotoğraf bu.
Abdullah Gül’ün, Türkiye’nin itibarını hiç düşünmeden otel odasına gidip Kral’ın huzuruna çıkması hata idi. Bundan Türkiye’nin önemli bir bölümü rencide oldu.
Yabancı misafirlerin nasıl ağırlanacağı, karşılama ve uğurlamaların nasıl yapılacağı, bunun için uygulanacak olan protokol bellidir. Durum, "Bu adamın milyarlarca doları var. Bu paranın bir kısmını ülkemize kazandırsak fena mı olur?" mantığıyla izah edilemez.
Bir ulusun onuru para ile ölçülemez!
Para bulunur ama kaybedilen onur geri gelmez!
* * *
Suudi Arabistan Kralı Abdullah, Ankara’dan sonra Kahire’ye gitti.
Yine 9 uçak dolusu 400 kişi ile Kahire Havaalanı’na indi, yine en lüks iki otelde 290 oda kapattırdı.
Orada ne oldu? Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek, Kral’ın ayağına gitmedi, oteldeki odasına koşmadı.
Suudi Arabistan Kralı Abdullah, Mısır Devlet Başkanı’nın ayağına gitti. Hüsnü Mübarek, Kral’ı Kahire’deki Koba Sarayı’nda kabul etti.
Protokol kurallarına uygun şekilde, iki eşit devlet başkanı olarak fotoğraf çektirdiler. Hüsnü Mübarek, Kral Abdullah’ın karşısında, ders alan bir öğrenci gibi durmadı, onu Mısır Devleti’nin onuruna yakışır şekilde ağırladı.
Protokol kuralları her ülkede böyledir. Bugünkü Türkiye hariç tabii...
* * *
Beni üzen ve ruhumu sıkan ikinci olay, PKK’nın kaçırıp daha sonra serbest bıraktığı 8 asker olayıdır. Bu erler, askeri mahkeme tarafından tutuklanarak hapse atıldı.
Kuzey Irak dağlarındaki teslim görüntüleri, PKK’nın propagandası, bölücübaşının posteri önünde, üç DTP milletvekili tarafından zabıt imzalanması, erlerin PKK’lı teröristlerle biraz samimice el sıkışarak vedalaşmaları beni de rahatsız etmişti. Şimdi, kafalarda birçok soru var!
8 askerin tutuklanmasına karar veren Van Jandarma Asayiş Kolordu Komutanlığı Askeri Mahkemesi, soruşturmayla ilgili yayın yasağı da koydu.
Açıklanan kararda, "Soruşturma kapsamında bazı önemli bilgilerin ele geçirilmiş olması da göz önüne alındığında, kamu düzeni ve toprak bütünlüğünün korunması, gizli kalması gereken bilgilerin açıklanmasının önlenmesi, yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla" yayın yasağı getirildiği bildiriliyor.
Basına sansür hoş değil, ama AKP’nin çıkardığı yeni Türk Ceza Yasası’nda bu yetki var.
Elbette ki, askeri mahkeme olay hakkında en adil kararı verecektir.
Dilerim, 12 askerimizin şehit düştüğü terörist saldırıyla ve kaçırılan 8 askerle ilgili olarak kamuoyunda yaratılan kuşkuların hepsi yanlış çıkar!
DP’de neler oluyor?
Cüneyt ÜLSEVER
culsever@hurriyet.com.tr
DP’de neler oluyor?
MERKEZ sağ, tarihinde yaşadığı ve hatta yaşayabileceği en büyük rezaleti 22 Temmuz seçimleri öncesi ve sonrası DP çatısı altında yaşamıştır.
Mehmet Ağar ve birkaç arkadaşı önce ANAP ile birleşmeye yan çizmişler, hakkında akçeli şaibeler çıkan bir liste hazırlayarak yetkinliği çok tartışmalı milletvekili adayları tespit etmişler ve en önemlisi partinin kasasından bugüne dek hesabını veremedikleri bazı harcamalar yapmışlardır.
Şahsım adına 06.06.2007 ve 18.07 2007 tarihlerinde Mehmet Ağar’a bazı ağır sorular sordum ama bugüne dek cevap almak mümkün olmadı.
* * *
Bir yeni örnek; 1 trilyon 653 milyar TL (1 milyon 653 bin YTL) ödenerek yaptırılan kamuoyu araştırmaları ile ilgili raporları bugüne dek gören olmadığı gibi bizzat ödemeyi yapan muhasip üye de raporları görmediğini, harcamayı genel başkan imzaladığı için imzaladığını GİK toplantısında bizzat ifade etmiştir.
Benzer şekilde anormal seviyede yüksek reklam, temsil ve bayrak-flama giderleri de ne detaylandırılmış, ne de doğru dürüst belgelendirilmiştir.
Millet de DP’nin biletini seçimlerde kesmiş ve gereken cezayı vermiştir. Seçim gecesi Mehmet Ağar istifa etmiştir ama bilmem kaçıncı rezalet olarak hálá genel başkandır!
Daha önce ANAP’ta uygulandığı gibi hesapları bağımsız deneticilerin incelemesi teklifi ise aradan geçen bunca zamana rağmen ısrarla savsaklanmaktadır.
Bütün bunları merkez sağa yaşatan Mehmet Ağar ve arkadaşları hálá görev başındadır!
* * *
DP 16-17 Kasım 2007 günleri Olağanüstü Kongre’ye gidecektir. Ama görünen odur ki Mehmet Ağar bu kongreyi iptal edip 14 Mayıs 2008’de yapılacak Olağan Kongre’ye dek seçim gecesi kendi iradesiyle bıraktığı genel başkanlık koltuğunu tutmak arzusundadır.
Neden?
Zira, Olağanüstü Kongre’yi yönlendiremeyeceğini, denetimi dışında yeni bir yönetimin oluşma ihtimalinin yüksek olduğunu görmüştür de ondan!
Kimsenin aday olmak istemediği zihinlere işlenirken birdenbire ortaya tabanın önemli bir bölümü tarafından desteklenen genç ve dinamik pırıl pırıl bir genel başkan adayı çıkmıştır:
Süleyman Soylu!
Herhalde, şimdi de Mehmet Ağar merkez sağda II. Süleyman döneminin başlamasından ürkmektedir. O zaman hesaplar orta yerlere dökülecektir.
* * *
1969 yılında İstanbul’da doğan Süleyman Soylu, İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi mezunudur. Süleyman Soylu, siyasal yaşamına 1987 yılında DYP İstanbul İl Gençlik Kolları’nda başlamıştır. Ailesi DP geleneğinden gelen ve bu kültürün içinde yetiştirilen Süleyman Soylu, 1987-1990 yılları arasında, DYP İstanbul İl Gençlik Kolları’nda Yönetim Kurulu üyeliği ve teşkilat başkanlığı görevini üstlenmiş, 1995 yılında ise DYP Gaziosmanpaşa’da yönetim kurulu üyeliğine seçilmiştir.
17 Temmuz 1995 tarihinde yapılan seçimler neticesinde, 26 yaşında Türkiye’nin en genç ilçe başkanı olmuş, 1999 yılında yapılan DYP İstanbul Kongresi’nde ise 30 yaşında İstanbul İl Başkanı olarak seçilmiştir. 3.5 yıl boyunca sürdürdüğü İstanbul İl Başkanlığı görevinden, 2002 genel seçimlerinde aday olmak için ayrılmıştır.
* * *
Yine cevap vermeyecek ama ben yine de Mehmet Ağar’a soruyorum:
Kendinizin aday olmadığınızı söylüyorsunuz...
O halde, 38 yaşında pırıl pırıl bir gençten neden bu kadar çekiniyorsunuz?
16 Kasım günü DP Olağanüstü Kongresi yapılmazsa şaibeler misliyle artacaktır!
Not: Bu yazı yazıldıktan sonra beklendiği gibi kongre ertelenmiştir.(Hurriyet)
19 Eki 2007
Saglikta buyuk tehlike!
Rahmi TURAN
rturan@hurriyet.com.tr
Sağlıkta büyük tehlike!
İNTERNETTE ilginç sağlık siteleri var. Bunlardan biri, gazeteci arkadaşımız Coşkun Bel'in yönettiği www.bizimsaglik.com sitesi.
Bu sitede zaman zaman Doçent Doktor Kemal Yeşilçimen'in görüşleri de yer alıyor.
Siyami Ersek Hastanesi Kardiyoloji Şefi Yeşilçimen'in verdiği bilgilere göre:
Türkiye'de sağlığa dikkat edilse toplam ölümlerin yüzde 86'sı önlenebilir.
Yapılan bir araştırmada, bir yılda ölen 430 bin kişiden 372 bininin ölüm nedenleri önlenebilir risk faktörlerinden oluşuyor. Sağlığa dikkat edilse, çoğu hayatta olacaktı.
Türkiye'deki ölümlerin yüzde 21.7'si kalpten, yüzde 15'i beyinden oluyor.
Yüksek tansiyonu olanlar buna önlem alsa, yılda 109 bin kişi ölmeyecek.
Obezler ve sigara tiryakileri kendini tutsa, yılda 112 bin kişi hayatta kalacak.
Toplam ölümlerin yüzde 2.7'sini oluşturan kanserde, akciğer kanseri birinci sırada...
Üç yıl süren araştırma sonunda, bir yıl içinde hayatını kaybedenlerin yüzde 86'sının, sırf yaşam alışkanlıklarını değiştirmedikleri için öldükleri ortaya çıktı. Türkiye'de birçok ölüm, önlenebilir riskler dikkate alınmadığı için meydana geliyor.
Doçent Dr. Kemal Yeşilçimen, "Uçurumdan atlayan 372 koyunla, ağaca çıkan kedinin bile günlerce büyük haber yapıldığı, fındığı avuçla mı yoksa tek tek mi yiyelim muhabbetiyle halkın uyutulduğu ülkemizde, her yıl 372 bin kişi pisi pisine ölüyor" diyerek işin dehşetini ortaya koyuyor.
* * *
Dr. Yeşilçimen bu arada başka bir tehlikeye dikkati çekiyor. Radyasyonlu hurdaların başımıza bela olduğunu belirterek "Bu hurdaların tümü eritilip iç piyasada kullanılan malzemelere dönüştürüldü. Soframızdaki çatal-bıçak, yemeğimizi pişirdiğimiz tencere, cebimizdeki anahtar bile radyasyonlu olabilir" diyor.
Avrupa'nın kirli işleri ölüm saçıyor. Boğaz tokluğuna ölüme gittiğinin farkında bile olmayan zavallı işçilerimizi ve toplumu koruması gerekenler ise uykuda.
Kanserojen maddeler ve kirletilen hava her çeşit kanser, kalp-damar ve akciğer hastalıklarına davetiye çıkarıyor.
Derelere akıtılan zehirler, içme sularımıza karışan kanalizasyon suları, yemyeşil çevreye atılan, toprağa gömülen binlerce varil içindeki kimyasal atıklar, filtresiz bacalardan üstümüze çöken zehirli dumanlar, devasa gemilerle ülkemize sokulan radyasyonlu hurdalar...
Kirlilik, korumasız halkımızda her çeşit kanser, hastalık ve ölümlere yol açarken, felakete göz yumanlara, yetkisini zehirden, radyasyondan, kanserden yana kullananlara bu hain davranış, çeşitli ulufeler olarak geri dönüyor.
Sözde uygar dünyanın çöplüğü oluyoruz. Bize dayatılan çevre ve yaşam tarzı hastalık saçıyor. Çevre felaketi, sağlık savaşına dönüşüyor.
Önce, hastalık üreten ortamlarla yaşamaya zorlanan ve sonra da kendini tedavi ettirmek için çırpınan zavallı bir toplumun kısa hayat hikáyesi budur.
* * *
Doç. Dr. Kemal Yeşilçimen'in bu saptamaları gerçekten ürpertici.
Uzun lafın kısası: "Ölümlerden ölüm beğenelim" sözü bize çok uyuyor.
Peki, kaderimiz mi bu? Böyle bile bile gidilen hazin bir son olur mu?
Bu vurdumduymazlık, aptallıkla eşdeğer değil mi?
Ne zaman uyanıp gerçekleri göreceğiz? Kim bilir? Bu kafayla gidersek, belki hiçbir zaman!
17 Eki 2007
Katliamci Amerika!
15 Ekim 2007
Rahmi TURAN rturan@hurriyet.com.tr
Katliamcı Amerika!
AMERİKA Türkiye'yi iyice kaybetti. ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi'nin Ermeni Soykırımı Tasarısı'nı kabul etmesi Amerika'nın çirkin yüzünü bir kere daha gösterdi
Washington Post Gazetesi bile kararı alay konusu yaparak "Bundan sonra kadınların ırzına geçtikleri için Romalılarla, Truva'yı yağmaladıkları için Yunanlılarla da mı karşı karşıya geleceğiz?" diye Dış İlişkiler Komitesi ile dalga geçip, onların salaklıklarını yüzlerine vurdu.
Türk halkı, Amerikalıları değil, Amerikan yönetimini, Ermeni lobisinin uşağı olan Amerikalı parlamenterleri sevmiyor.
Şirret Ermeni lobisi de hem kendilerine bağlı medyayı, hem de politikacıları kışkırtarak, Türkiye aleyhine her türlü iftirayı gerçek gibi kabul ettiriyor.
* * *
Bir süre önce kaybettiğimiz değerli gazeteci-yazar arkadaşımız Şakir Süter "Amerikalılara selamlarımızla" diyerek özel bir Amerika Birleşik Devletleri Savaş Bilançosu çıkartmıştı. Bu, Amerika'nın yaptığı acımasız katliamları anlatıyordu.
Her Amerikalı kötü değil elbette... Düzgün ve faziletli insanlara da sahip olan ABD dünyanın en ahlaksız, en çıkarcı insanlarını da bünyesinde barındırıyor ne yazık ki...
Türkiye'yi soykırımla suçlayan at gözlüklü Amerikalı parlamenterler oturup kendi soykırımlarını, vahşete varan işgallerini, insanlık dışı katliamlarını düşünmeliler.
Amerika'nın insanlık dışı hareketleri o kadar fazla ki, saymakla bitmez!
Bakınız son 109 yıl içinde iki Dünya Savaşı ile Kore Savaşı'nın dışında, Amerika neler yaptı, ne cinayetler işledi?
* * *
1898'de Meksika'yı işgal etti, aynı yıl Küba'ya girdi, kanlar ırmak gibi aktı...
1921'de Nikaragua'yı işgal etti. Ulusal Muhafızlar adlı terör örgütünü kurdu, birçok kişiyi vahşice öldürdü.
1945'te Japonya'nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine atom bombası atarak 250 bin kişiyi katletti. Bu, dünya tarihinin en büyük facialarındandı. Saldırıda canını kurtarabilen on binlerce kişi de sakat ve hastalıklı kaldı.
1954'te binlerce Guatemalayı makineli tüfeklerle tarayarak öldürdü.
1955'te Endonezya, Laos ve Kamboçya'da kanlı CIA operasyonları düzenledi. 20 yıl sonra yine Kamboçya ve Laos'ta binlerce kıyım yaptı, sel gibi kan aktı.
1956-59 arasında Küba'da 60 bin kişiyi katletti. Çoğu kadın ve çocuk olan sivillerdi...
1965'te işbirlikçi Suharto, bir milyon komünist ve ilerici Endonezyalıyı yok etti.
Yine 1965'te paraşütçülerini indirip 10 bin Dominikliyi acımasızca öldürdü.
1973'te Şili'de CIA'nın düzenlediği darbe ile 30 bin kişi öldürdü. Aynı yıl Arjantin'de 30 bin kişiyi öldürttü, Azrail gibi can aldı.
1975'te Vietnam'dan kovulduğunda, geride milyonlarca ölü ve sakat bıraktı.
1983'te 14 bin deniz piyadesiyle yapılan Lübnan müdahalesinde binlerce Lübnanlı katledildi. Yine aynı yıl, Grenada'yı işgal edip yüzlerce yurtseveri katletti.
1989'da asker çıkarttığı Panama'da 5 bine yakın insan öldürttü.
1991'de Körfez Savaşı'nda Irak üzerine 12 bin sorti yaptı ve yağdırdığı bombalarla çok sayıda sivilin ölümüne neden oldu.
Yıl 2007... Amerika, yalan ve uydurma bahanelerle işgal ettiği Irak'ta zorbalık yapmayı sürdürüyor ve her gün çok sayıda insan ölüyor. Ortadoğu'yu kana bulayan ABD, milyonlarca Iraklıya cehennem hayatı yaşatmaya devam ediyor.
İşte, Amerikalıların marifetleri...
Savaş, ölüm ve katliam!
Bir de kalkmış, bize dil uzatıyorlar! Tam bir rezillik, tam bir utanmazlık örneği!
5 Eki 2007
Sabah'in satisina iliskin kuskular! SABAH
4 Ekim 2007
Rahmi TURAN rturan@hurriyet.com.tr
Sabah'ın satışına ilişkin kuşkular! SABAH
Sabah'ın satışına ilişkin kuşkular! SABAH Gazetesi ve ATV, 7 Kasım'da satılıyor.
Herkes merak ediyor: "Sonuç ne olacak?"
Talipler arasında Yunan medya kuruluşu Antenna da var. Türk medyasının ikinci büyük grubunu Yunanlılar satın alırsa, seyredin siz gümbürtüyü. Herhalde o zaman kıyamet kopacak!
Devletin batık bankalardan kalan alacaklarını tahsil etmekle görevli Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) tarafından satışa çıkarılan Sabah ve ATV'nin ihalesine katılabilmek için 5 büyük yabancı şirket şartname aldı:
1) News Corp.'un dünyaca ünlü patronu Murdoch (Fox TV'nin de sahibi).
2) Yunan medya kuruluşu Antenna.
3) Alman ProsiebenSat.1.
4) Avrupa Bertelsmann bünyesindeki RTL Grubu.
5) Çek medya şirketi Central Europe Media Enterpriese.
Yüzde 25 yabancı sınırı nedeniyle bu şirketlerin yerli ortakları da olacak.
Hedef, kesinlikle 1.1 milyar dolarlık muhammen bedelin üstü. Bunun altında bir rakam oluşursa ihale iptal edilecek. Üst sınırı ise rekabet ortamı belirleyecek.
TMSF Başkanı Ahmet Ertürk'ün gönlünden geçen rakam 1.5 milyar dolar.
TMSF'den sızan haberlere göre, Sabah ve ATV böyle büyük bir fiyata satılsa bile, Sabah ve ATV'nin eski sahibi Dinç Bilgin'e para verilmeyecek. TMSF şöyle bir döküm yapıyor:
900 milyon dolar, Dinç Bilgin'in borcu.
150 milyon dolar, Turgay Ciner'in Merkez Holding olarak yaptığı harcamalar için.
300 milyon dolar, Sabah ve ATV'nin cari borçlarının temizlenmesi için.
30 milyon dolar, elinde Sabah Grubu hissesi bulunduran 34 bin küçük yatırımcıya teselli ödemesi... Ayrıca, Dinç Bilgin'in özel bankalara ve piyasaya olan borçlarının da ödeneceği ileri sürülüyor.
Yani, ihale 1.5 milyar dolarla sonuçlansa bile Dinç Bilgin'e bir şey verilmeyecek. Bu da, Sabah ve ATV'nin eski sahibi Dinç Bilgin'e haksızlık yapıldığı iddialarını gündeme getiriyor.
Bilgin'in bazı bankalardan 1.8 milyar dolarlık teminat mektubu bulduğu ve TMSF'ye başvurarak borçlarını kapatıp şirketlerinin yönetimini tekrar devralmak istediği öğrenildi. Fakat, şirketlerin iadesinin çok zor ve karmaşık bir süreç olduğu cevabını veren TMSF, kendisine ne kadar borçlu olduğunu bile söylemedi. (Sabah)
3 Eki 2007
Aydin Dogan istedigini aldi rejim kurtuldu
| 02 Ekim 2007 | |||||||||
| ||||||||||
Aydın Doğan istediğini aldı rejim kurtuldu Eğer Doğan medyasının bu tavrı olmasa idi, AK Parti’nin sandıktan bu başarı ile çıkması mümkün değildi.
| ||||||||||
2 Eki 2007
Suya dusen degil sudan cikamayan bogulur!
30 Eylül 2007
Rahmi TURAN rturan@hurriyet.com.tr
Suya düşen değil sudan çıkamayan boğulur!
SEÇİMDEN sonra toplumun huzura kavuşmasını bekliyorduk. Tam tersi oldu, ülke daha büyük bir gerilim içine girdi.
Ben, bu gerilimin mimarının AKP yöneticileri olduğunu düşünüyorum. Bunlar, seçimleri kazanır kazanmaz, sanki Türkiye'nin başka acil sorunu yokmuş gibi, hemen yeni bir anayasa taslağı hazırlatıp ülkeyi gerdiler. Çünkü bu taslakla, demokratik ve laik sistemin altını oyarak, ülkeyi dinci bir yapıya dönüştürmek istiyor iddiaları var...
Son günlerde sorulan açık ve net soru şu:
"Bu gidişle Türkiye, Malezya olur mu?"
Buna gönül rahatlığıyla "Olamaz" diyebilsek mesele yok. Fakat, hemen her kesimin saygısını kazanmış olan Profesör Şerif Mardin böyle diyemiyor.
Ayşe Arman, Şerif Mardin Hoca'ya özetle şunları sormuştu:
"Hayat tarzımız değişebilir mi? Malezya olur muyuz? İstediğim gibi giyinemeyecek, Boğaz'da içki içemeyeceksem ne yapacağım? AKP konusunda yanılmış olabilir miyiz?"
Ünlü sosyoloğun, "Korkularınız yersiz olmayabilir. Bilemeyiz, bekleyip görmek gerekir" demesi onun da bu konuda kuşkuları olduğunu gösterdi.
* * *
Profesör Şerif Mardin'in "mahalle baskısı" deyimiyle ifade ettiği kavramın günlerdir tartışılması bile uzak olmayan gelecekteki tehlikenin endişesinden doğuyor.
Gerçi Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, "Türkiye, Malezya olmaz" diyerek topluma güvence vermeye, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, "Kadınlar korkmasın" diyerek kaygıları yatıştırmaya çalıştı ama onların bu ifadeleri bile tehlikenin ciddiyetini gösteriyor.
"Mahalle baskısı" ne demek?
Köktendinci, bağnaz, cahil, ilkel, gerçek İslam'dan uzak ham sofuların, diğer insanlar üzerindeki baskısı demek... Çağdışı, insan haklarına aykırı, antidemokratik "özel bir baskı".
Fakat biz, Batılı ve çağdaş düşüncelerden vazgeçmeyecek olan kadınlarımıza güveniyoruz.
Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı'nın, Londra'dan yayın yapan Bloomberg Televizyonu'nda, program sunucusu Nina de Roy'un bir sorusunu;
"Benim gibi çalışan kadınlar, bizler, 83 yıllık Türkiye Cumhuriyeti'nin eseriyiz. Ben Cumhuriyet'e güveniyorum. Laiklik ve demokrasi bizim DNA'mıza işlemiştir" diye cevaplandırması, aydın Türk kadınının düşüncelerini ve kararlılığını bir kere daha yansıttı.
* * *
Türkiye parçalanır mı?
Yugoslavya nasıl bölündü, paramparça oldu?
Irak nasıl vahşice parçalanıyor?
Türkiye'yi de öyle bölüp yok etmek isteyenler var.
Ülkeler, etnik köken ve din farklılıkları ile parçalanır.
Türkiye de, iki şekilde bölünmek isteniyor:
1) Türkler ve Kürtler arasında etnik köken ayrılığı kışkırtılıyor.
2) Dindarlar ile laik kesim arasında "dinciler ve dinsizler" diye düşmanlık yaratılıyor.
Fakat ne yaparlarsa yapsınlar Türkiye'yi parçalamaya kimsenin gücü yetmeyecektir.
Türkiye, Atatürk ilkelerinden ayrılamaz, laik ve uygar yoldan saptırılamaz.
İstenildiği kadar çağdışı anayasalar yapılmaya çalışılsın, Türkiye'yi bölmeye kimsenin gücünün yetmeyeceğini hep birlikte göreceğiz!
Suya düştüğünüz için değil, sudan çıkamadığınız için boğulursunuz. Türkiye sudan çıkacaktır!
(Hürriyet)
Kahramani kadar haini de cok bir milletiz!
Rahmi TURAN
rturan@hurriyet.com.tr
Kahramanı kadar haini de çok bir milletiz!
EMİN olun şaşırıyorum!Ne kadar çok hain ve gafil var ülkemizde?
Sanki satılmışlar hepsi...
Yalakalar, yağdanlıklar ve şakşakçılar da cabası...
Yabancı çıkarları için mürekkep tüketen yazarlar, Türkiye’yi bölmek isteyenlere destek olan ahláksızlar, üç kuruşluk menfaat için milletini satan düzenbazlar ortalıkta kol geziyor... Bunları her devirde olduğu gibi bugün de görüyoruz...
Kimi Avrupa’nın, kimi Amerika’nın adamı olmuş... Daha doğrusu, onların çıkarlarını koruyup uşaklıklarını yapmayı görev saymışlar! Bu durum yeni değil tabii...
88 yıl önce Anadolu’yu işgal eden Yunanlıları öven, onları destekleyen, ulusuna rezilce ihanet eden şairler, yazarlar gazeteciler, siyasiler, hacılar, hocalar, üç kuruşluk menfaat için virgül gibi kıvrılanlar vardı. Mustafa Kemal ve arkadaşları bunlarla da mücadele etti.
Bugün de onların torunları işbaşında...
Türkiye’yi kötülemek, yıpratıp yıkmak için ellerinden geleni insafsızca, hayasızca, ahlaksızca yapıyorlar!
* * *
Son yıllarda rezil bir moda çıktı... Türkiye’ye ve Türkiye’nin bütün değerlerine saldırıp, Türk insanını sözde "Ermeni soykırımı" ile suçlayarak Batı ülkelerinden ödül almak!
Formül basit, fakat etkili: "Türkiye’ye vur, ödülü ve parayı kap!"
Avrupa ülkeleri ve Amerika, kime ne avanta vereceğini, hangi şaklabanı kaç paraya satın alacağını iyi biliyor.
Edebiyatçı, yazar, çizer geçinen birtakım zavallılar ve sütübozuklar, bu siyasi oyuna alet olarak, kalemlerini, ruhlarını, bedenlerini, beyinlerini, her şeylerini üç-beş paraya sattılar, satıyorlar!
Bu kadar hainlik, böylesine pespayelik nasıl olabiliyor, bilemem...
Bunlardan tiksinmemek mümkün mü?
Dedik ya, ülkemizdeki bu hastalık yeni değil...
Bu sefillerin dedeleri de Kurtuluş Savaşı’nda, Türk ordusuna karşı Yunan askerlerini tutmuştu...
* * *
İzmir’i işgal edip, Anadolu’ya yürüyen Yunan ordusunu yollarına gül serperek karşılayanlar, Türk bayraklarını yırtıp, Yunan bayraklarını sallayanlar vardı. (Bu olaylar İlhan Selçuk’un Yüzbaşı Seláhattin’in Romanı adlı kitabında ayrıntılarıyla anlatılır.)
Yabancıların yurdumuzdaki uşakları "Yunanlılar bizi Kemal’in askerlerinden kurtarmaya geldi" diye rezilce yazıp çizmişler, her türlü melaneti yapmışlardı...
Bu konuda çok sayıda belge ve eser vardır. İnsan okudukça tüylerinin diken diken olduğunu hisseder...
Yazımızın başlığı olan "Kahramanı kadar haini de çok bir milletiz" sözü, bize değil, büyük Atatürk’e aittir.
Turgut Özakman’ın Kurtuluş Savaşı destanı olan "Şu Çılgın Türkler" adlı ünlü kitabında bu durum çok güzel hikáye ediliyor. (Bilgi Yayınevi)
Kitabın 555’inci sayfasında Yunan işgali sırasında iç düşmanları dış düşmanlardan daha tehlikeli bulan Mustafa Kemal Atatürk’ün:
"Kahramanı kadar gafili de, haini de çok bir milletiz" demek zorunda kaldığı anlatılıyor.
Atatürk’ün bu teşhisi, günümüzde de hálá geçerliliğini koruyor ne yazık ki...
Fakat... Engeller aşılmak içindir, takılmak için değil! (Hurriyet)
27 Eyl 2007
Bir 21 Ekim senaryosu
27 Eylül 2007
Cüneyt ÜLSEVER
culsever@hurriyet.com.tr
Bir 21 Ekim senaryosu
BİLİYORSUNUZ, 21 Ekim’de aralarında "11. Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesinin" de oylanacağı bir referandum yapılacak. Ancak, 11. Cumhurbaşkanı halihazırda görevi başında. Alın size bir senaryo:
Referandumda 11. Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesi onaylanıyor ve hemen akabinde Sabih Kanadoğlu "Bundan böyle Anayasa’ya göre 11. cumhurbaşkanının halk oylaması sonucu seçilmesi emredildiğine göre, şu anda görevde olan 11. cumhurbaşkanı yetkisizleşmiştir, dolayısı ile görevinden istifa etmesi gerekir" diyor.
Memleket bilmem kaçıncı defa karpuz gibi ortadan bölünüyor ve zaten işin içinden çıkılmaz bir durumla karşılaşacağımız için her kafadan değişik bir ses çıkmaya başlıyor.
Sonunda dava Anayasa Mahkemesi’ne gidiyor ve Mahkeme Sabih Kanadoğlu’nu haklı buluyor!
Abdullah Gül istifa etmek zorunda kalıyor ve Cumhurbaşkanlığı seçimine katılıyor.
Ancak, AKP dışında partiler herkesin sevdiği bir tek aday (örnek: Hikmet Abi!) üzerinde fikir birliği yapıyorlar ve tek aday ikinci turda %47’ye karşı %53 oy alarak seçiliyor.
Tarihe de 2 adet 11. cumhurbaşkanı sahibi olmuş ülke olarak geçiyoruz!
Bir sonrakine de "12." mi yoksa "13. cumhurbaşkanı" deneceği de derin bir entel tartışmasına yol açıyor.
* * *
Böyle bir durumla karşılaşmayı AKP hiç istemez, CHP ise çok ister.
Bunun için de; AKP kendi teklif ettiği anayasa değişikliğinin referandumda reddedilmesi için, CHP de karşı çıktığı anayasa değişikliğinin halk oylamasında kabul edilmesi için canla başla çalışmaya şimdiden başlayabilirler!
Referandumda "Size cumhurbaşkanı seçtirmiyorlar" sloganından etkilenerek AKP’ye oy veren muhafazakar kitleler "Zaten biz cumhurbaşkanı seçmek istemiyorduk ki!" diyerek bu sefer CHP’ye hak verirler.
AKP’nin anayasa değişikliği yaparak şeriatı getirmesinden korkan laiklik hassasiyeti yüksek kitleler de AKP’nin anayasa değişikliği teklifini 21 Ekim’de sandıkta büyük bir heyecanla desteklerler!
* * *
Parlamenter demokrasilerde iktidar partisi, teklif ettiği bir anayasa değişikliği halk indinde kabul görmezse, hemen istifa eder ve erken seçim ilan eder.
Ancak, eğer kendi teklifi halk tarafından 21 Ekim’de reddedilirse AKP zil çalıp oynamaya başlayacak ve halkın güvenini bir kez daha aldığı için 22 Temmuz zaferini katmerleyecektir.
Yine parlamenter demokrasilerde muhalefet partisi karşı çıktığı bir anayasa değişikliği halk tarafından onaylanırsa çok ağır bir yenilgi almış olur ve partinin genel başkanı istifa eder.
Eğer, CHP’nin özünde karşı çıktığı teklif referandumda halk tarafından benimsenirse, bu sefer de CHP iktidara karşı büyük bir zafer kazandığını ilan edecek, Deniz Baykal, Allah gecinden versin, ölümüne dek çok sevdiği bir makam olan "anamuhalefet lideri" olarak kalmayı garantilemiş olacaktır. (Not: Bir gün CHP iktidar olursa zaten Deniz Baykal o gün parti liderliğinden çekilecektir!)
* * *
Sakın "Bugün yazar amma da uçmuş!" demeyin. Siz yazarın uçanını seviyorsunuz. Ayrıca, bu ülkede uçmayan adama azınlıkta kaldığı için "uçuk", bol bol uçana da çoğunluk tarafından benimsendiği için "harbi adam!" demiyorlar mı?
* * *
22 Temmuz’un "Yeter söz milletin!" sloganı, 21 Ekim’de "Yeter millet haddini bilsin!" sloganı haline dönüşecek mi? İşte soru bu! (Hurriyet)
Aptalliga care yoktur!
6 Eylül 2007
Rahmi TURAN rturan@hurriyet.com.tr
Aptallığa çare yoktur!
"DÜNYA, kötülükler yapanlar yüzünden değil, seyirci kalıp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden tehlikeli bir yerdir" demiş Albert Einstein...
Doğru bir söz bu... Biz de kötülüklere seyirci kalmak istemediğimiz için kötü kişi oluyoruz. Akıntıyla karşı çıkmayıp da, o akıntıya kendimizi bıraksak, belki de dünyanın en rahat insanları arasında yer alacağız ama bunu yapamıyoruz. Ülkemizi sevdiğimizden, insanlarımıza yararlı olmak istediğimizden yapamıyoruz bunu...
Ve bu nedenle, uzun süredir iktidarın kara listesinde yer almaktayız. Fakat bizim için bunun fazla önemi yok.
"Zafer"lerin ardından şımarıklık gelir ya... Bunlar da "Arkamızda yüzde 47 halk desteği var" diye zafer sarhoşu olup ağızlarına geleni söylüyorlar... Bana gelen mesajlara bakıyorum da, utanıyorum. Sanki düşman ülkenin insanlarından geliyor bu mesajlar... Neler neler demiyorlar! Allah hepsine akıl fikir versin!
Oyları yüzde 47 değil, yüzde 97 olsa ne fark eder? Çoğunluk her zaman haklı değildir ki... İnsanlık tarihine yön verenler azınlıkta kalan insanlardır.
* * *
Her neyse... İktidar mensupları "Şunu yapacağız, bunu yapacağız" diye demet demet, paket paket, çuval dolusu vaatlerde buluyorlar.
İyi, güzel de... Geldiğimiz nokta ne?
Bugün dünyadaki bütün ülkeler hızlı bir gelişme içindeyken, en az, en yavaş gelişen ülke Türkiye... Diğer ülkeler üç ilerliyorsa, biz sadece bir ilerliyoruz.
"Şunu yapacağız, bunu yapacağız" demek iş değil...
Marifet "Ülkeye bunu bunu yaptık, şunları sağladık" demek.
Yüzde 47'ye rağmen, içerideki sıkıntılar büyüyor. Dışarıda ise itibarımız malum. Sıfırın altında değil ama sıfırın belki biraz üstünde.
Avrupa Birliği yöneticileri bizi hep küçümsüyor, hakarete varan ifadeler kullanıyor ve adeta suratımıza tükürüyor ama biz büyük bir pişkinlik içinde "Yarabbi şükür" diyoruz.
"Stratejik ortak" dediğimiz Amerika, başımıza çuval geçirmenin dışında, bizi açıkça tehdit ediyor ve:
"Kuzey Irak'ta herhangi bir askeri operasyon yapamazsınız. Aksi halde bozuşuruz ha!" diye posta koyuyor.
Biz de büyük bir tevekkülle "Yağmur yağar taş üstüne, her ne dersen baş üstüne" diyoruz, Kuzey Irak'ta yuvalanan PKK'lı teröristlere hiçbir şey yapamıyoruz.
Sırtlarını Amerika'ya dayayan PKK'lılar ise sık sık sınırlarımızdan içeri sızıp kan akıtmaya devam ediyorlar.
Bu kadar pasif ve kişiliksiz bir dış politikaya rağmen hálá "Dışarıda itibarımız arttı" diyebilir miyiz? Diyorlar işte!
Söylemler hep "Yapacağız, edeceğiz!" şeklinde... Bir de yapılanları görsek...
* * *
Halep'i ziyaret eden biri, köyüne döndüğü vakit, orada neler yaptığını anlatıyormuş:
"Ben Halep'te iken, on beş metre genişliğinde bir hendekten atladım!"
"Ben Halep'te iken üç metre yüksekliğindeki duvarı bir sıçrayışta aştım!"
"Ben Halep'te iken şunu yaptım, bunu yaptım..."
Adamın patavatsızlığından canı sıkılan bir köylü:
"Bak ahbap" demiş "Bunların doğru olduğuna eminim. Elbette ki, dediklerini yapmışsındır ama... Şimdi bütün bunlarla çeneni yoracağına büyük marifetlerinden birini bize de göstersen daha iyi olmaz mı? Halep orada ise arşın burada!"
Bilmem ki zafer sarhoşları, bu kıssadan bir hisse çıkarabilir mi?
Bir Ataturk daha lazim olacak!
2 Eylül 2007
Rahmi TURAN rturan@hurriyet.com.tr
Bir Atatürk daha lazım olacak!
HİÇ kimse düşmansız değildir ama bizim düşmanımız çok. Neden kızıyorlar?
Borçlarımız hızla artıyor, ürkütücü boyutlarda cari açık veriyoruz, "Bu borçlanmanın sonunda toprak bütünlüğümüz tehlikeye girecek" diye uyarıyoruz ya... Bu yüzden bize düşman oluyorlar. Öfke ve tehdit mesajları, borçlarımızı azaltmaz ki...
Biz gerçekleri anlatmaya devam edeceğiz. Her köpeğin havlamasında duracak olursanız, yolunuzun sonu hiç gelmeyecek demektir.
Ülkemiz adına beni en korkutan olay, borçlarımızın hızla artmaya devam etmesidir. Oysa tatlı vaatler, aptalları mutlu kılıyor, borçlara kimse aldırmıyor!
Biz tarihte borç yüzünden koca imparatorluğu kaybetmiş bir ulusuz. Bu yüzden, borca karşı daha hassas olmamız ve borçtan korkmamız gerekir ama nerede o basiret?
Dünyanın en borçlu ülkelerinden olan Türkiye, borçla bulduğu kaynakları "hovardaca harcayan" ya da kaynaklarını "insafsızca hortumlatan" ülkeler sınıfında yer alıyor.
* * *
Osmanlı Devleti'nde ilk borçlanma 1854 yılında başladı. Sonra çöküş hızla gerçekleşti.
Yeminli Mali Müşavir Hüseyin Perviz Pur'un "Türkiye'nin Borç Prangası" adlı eserinde Osmanlı döneminde dış borçların dökümü şöyle gösteriliyor:
1854 Borçlanması 5 milyon İngiliz Sterlini
1855 Borçlanması 5 milyon İngiliz Sterlini
1858 Borçlanması 5 Milyon İngiliz Sterlini
1860 Borçlanması 40 milyon Fransız Frangı
1862 Borçlanması 200 milyon Fransız Frangı
1863 Borçlanması 200 milyon Fransız Frangı
1865 Borçlanması 150 milyon Fransız Frangı
1869 Borçlanması 125 milyon Fransız Frangı
1871 Borçlanması 5.7 milyon İngiliz Sterlini
1872 Borçlanması 12 milyon Osmanlı Altını
1873 Borçlanması 22 milyon Osmanlı Altını
1874 Borçlanması 19 milyon Osmanlı Altını
1877 Borçlanması 5 milyon İngiliz Sterlini
1886 Borçlanması 6.5 milyon Osmanlı Altını
1888 Borçlanması 30 milyon Alman Markı
1890 Borçlanması 5 milyon Osmanlı Altını
1894 Borçlanması 40 milyon Fransız Frangı
1896 Borçlanması 3.2 milyon Osmanlı Altını
1903-1905-1908-1909-1910-1911-1913-1914-1915-1920-1922 borçlanmaları (Toplam 80 milyon Osmanlı Altını).
O tarihte IMF yoktu ama ona benzeyen Düyun-u Umumiye vardı. Yabancıların yönetimindeki Düyun-u Umumiye ile Osmanlı Devleti'nin tüm egemenlik haklarına el konularak devlet sadece ismen bırakılmıştı.
Sonunda yurdumuz yabancılar tarafından paylaşıldı. Kurtuluş Savaşımız zaferle bittikten sonra Düyun-u Umumiye belasından kurtulduk. Borçları Cumhuriyet idaresi ödedi. Allah razı olsun Atatürk'ten.
Aradan yüz yıla yakın zaman geçtikten sonra şimdi Türkiye yine sürekli borçlandırılıyor.
2003 yılında 258 milyar dolar olan devletin tüm borcu, bugün toplam 410 milyar dolara yükseldi. Rakamlar ortada. Hem kanımız emiliyor, hem de borçlarımız artıyor. Bu gidişle bir Kurtuluş Savaşı daha yapmamız gerekecek ama... Bir Atatürk daha nereden bulacağız?
Dünyada, refahını artıramayan tek ülke Türkiye. Ve pembe tablolar çizilmeye devam ediliyor, halkımız da çektiği sıkıntılara rağmen buna inanıyor.
Ben bu işten bir şey anlamadım! (Hurriyet)
Ayip olmuyor mu beyler?
23 Eylül 2007
Rahmi TURAN rturan@hurriyet.com.tr
Ayıp olmuyor mu beyler?
"AKILLININ utandığı şeyle deli övünür" derler... Biz de "Şöyle kalkındık, böyle kalkındık" diye övünüp duruyoruz ama gerçekte ülkemizdeki dengeler çarpık, durumumuz pek hoş değil...
Nasıl hoş olsun ki?
Koca Türkiye'yi sadece 4 il sırtında taşıyor:
1)İstanbul, 2) Kocaeli, 3) Ankara, 4) İzmir.
Türkiye'deki toplam verginin yüzde 81'i bu 4 ilden alınıyor. Geri kalan 77 ilin verdiği toplam verginin oranı sadece yüzde 19.
İstanbul biraz daha gayret etse, neredeyse 80 ilin tamamı kadar vergi verecek. İstanbul tek başına Türkiye'deki verginin yüzde 43.82'sini ödüyor.
Hani İstanbul olmasa Türkiye, gelir düzeyi olarak Afganistan'dan beter hale gelecek.
81 ilimizden İstanbul, Kocaeli, Ankara ve İzmir dışında sadece 6 ilin gelirleri giderlerinden fazla: Tekirdağ, Zonguldak, Bursa, İçel, Hatay ve Antalya.
Geriye kalan 71 ilden toplanan vergi, giderlerini bile karşılamıyor. Birkaç ilin gelir ve giderleri eşit gibi... Fakat, özellikle Doğu illerinde yıllardır sembolik oranda vergi toplanıyor. Devlet o bölgelere, topladığı vergiden çok daha fazla para gönderiyor. Sıkıntılar büyük.
Her şeyi güllük gülistanlık göstermeye çalışmak biraz ayıp olmuyor mu beyler?
* * *
Bir de borç sorunumuz var.
Ne borçmuş bu mübarek? Öde öde bitmiyor!
IMF'den 1999 yılından itibaren "stand-by" anlaşması kapsamında 30 milyar 910 bin dolar borçlandık. Türkiye o dönemden bu yana yaklaşık 20 milyar dolar ödeme yaptı.
Bu durumda borçlarımızın çok azalmış olması gerekir, değil mi? Fakat ne gezer?
Ödedik, ödedik, borçlarımız azalacağına arttı.
Açıklanan verilere göre 2008 yılına kadar mevcut borçlarımız için IMF'ye 20 milyar dolar daha ödememiz gerekiyor. Böylece Türkiye'nin geri ödemelerinin toplamı 40 milyar doları bulacak. Ağır bir fatura bu...
"Borçlu ölmez, benzi sararır" derler... Fakat bizim benzimiz sararmaktan da öteye gitti, tüm kanımız emildi.
Peki, bu ağır sonuç akıllandırdı mı bizi? Nerdeee?
IMF ile bir süre önce toplam 10 milyar dolar krediyi içeren yeni bir anlaşma daha yaptık. Bu borçları ödemek için kemer sıkmaya devam edeceğiz. Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir!
Toplamı 410 milyar dolar düzeyinde olan iç ve dış borçlarımız elimizi kolumuzu bağlıyor.
Bu borçlu halimizle, Amerika'ya rağmen Kuzey Irak'a girebilir miyiz? Bizim gibi borçlu ülkeler, bağımsız hareket edebilirler mi?
* * *
Kuzey Irak sorunu yüzünden bir Amerikalı ile kapışan Temel, "Siz Irak'ı haksız yere işgal eden ve teröristlere yardım eden zorbalarsınız" diye bağırmış. Amerikalı, hemen karşı saldırıya geçerek;
"Siz Türkler, borç para yemekten başka bir şey bilmeyen insanlarsınız. Teknolojiden filan da hiç anlamazsınız. Oysa bizim işimiz teknolojidir. Bana bir kalıp çelik yolla, sana koca bir gemi yapayım" deyince, kafası iyice kızan Temel;
"O da bir şey mi?" demiş, "Sen bana kız kardeşini yolla, sana geminin bütün mürettebatını yapayım!" (Hurriyet)
