Dunya Basini etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dunya Basini etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Nis 2009

Herkes niye Fenerbahçeli?

Hasan DEMİR
hasandemir54@hotmail.com
Yazı Tarihi: 13/04/2009

Rahmetli Ayhan Songar Hoca Türkiye’de hemen herkesin şu üç şey konusunda kendini uzman olarak gördüğünü söylerdi:
1. Din.
2. Tıp.
3. Siyaset.
Hoca yerden göğe kadar haklıydı. Yeter ki, dinî bir konuda soru sorulmaya görsün, hemen fetvasını veririz, cümlemiz Ezher mezunuyuz ya... Her hastalığın, adı, “Şunu yap geçer” olan (kocakarı) ilacı da bizdedir. Siyaset ise sabah akşam konuştuğumuz bir şeydir. Demek ki, biliyoruz; insan bilmediği şey hakkında konuşur mu, konuşmaz tabii.. Songar hocamızın milletin uzmanlık konuları arasında olduğunu fark edemediği diğer bir saha ise, futboldur. Biz millet olarak hem teknik direktör, hem hakemiz. Hangi oyuncunun hangi mevkide oynatılacağını Fatih Terim bilmez, biz biliriz. Bir pozisyonun ofsayt olup olmadığı ve ceza sahası içersindeki dokuz kusurlu hareket bizden sorulur. Yalnız bir tek kusurumuz var bizim, Fenerbahçeli isek orta ve yan hakemlerin, gözlemcilerin, hatta rakip takım oyuncularının da Fenerbahçeli olmasını istiyoruz. Herhalde bunu, birlik beraberlik, uyum içerisinde 90 dakikayı tamamlamak için arzuluyoruz. Amma, gelin görün ki öyle olmuyor.
Olmayınca da, orta ve yan hakemlere, gözlemci ve rakip takım oyuncularına iltifatlarda bulunuyoruz.
Halimiz, Galatasaraylı isek de böyle, Beşiktaşlı isek de, Çemişkezeksporlu isek de böyle.
Bizler partileri ve genel başkanları da Fenerbahçe’yi tutar gibi tutuyoruz.
Bize göre lider, ölene kadar liderdir. Partimiz girdiği hiçbir seçimi kazanamasa bile en güçlü partidir. Zaten bizim parti, seçimlerden birinci parti olarak çıkamadıysa, bunun sebebi dış ve iç güçlerin partimiz aleyhinde çalışması ve basının parti faaliyetlerine yeterince yer vermemesidir. Aksini söyleyen yazarsa ya satılmış, ya hain, öteki parti mensubu ise, büyük ihtimalle ya cahil ya da dış güçlerin maşasıdır. Öteki partilerin liderleri yabancı yetkililerle niye görüşür? Tabii ki, milleti ve devleti aleyhine dolaplar çevirmek için! Bizim partinin lideri yabancı bir liderle görüştüyse, ya o lidere haddini bildirmiş ya da kendisine Türkiye’nin çıkarlarını dikte ettirmiştir. Muhaliflerin başına deplasman için yola çıkan rakip takım futbolcularını taşıyan otobüsün başına ne geliyorsa o gelmelidir amma, memlekette demokrasi yok ki..
Neymiş efendim, bizim takım futbolcularının onda dokuzu ve antrenörü yabancı uyrukluymuş, bunun neresi Türk futbol takımıymış! Bunlar şom ağız ve şer güç dedikodularıdır. Aslında futbolcularımız ve antrenörümüz tıpkı Obama gibi, gizli Müslüman’dır. Kendi teknik direktör ve futbolcularının Türk ve Müslüman olmasıyla övünenler, ne kadar da saf insanlar, aslında onların cümlesi gizli Hıristiyan, elimizde belge var. Mesela onlar Avrupa takımları ile maç yaptıklarında çok az yeniliyor, çoğu kez de galip geliyorlar! Niye? Çünkü karşı taraf, bunlar bizden, diye maça fazla asılmıyor, bizim takımın yenilmesi ise, gavurların Haçlı ruhu ile saldırmasından.
Hakem(!) nasıl da taraflı, görüyorsunuz. Ceza sahamız içerisinde kaptanımızın eline top çarpınca penaltı verdi, bu olacak iş mi? Neymiş efendim, dokuz kusurlu hareketten biri imiş. Yazıklar olsun, bizim lider, pardon kaptan, hiç kusur işler mi! Adam bunu bilmiyor, tutmuş hakem(!) olmuş.. Bir kere bizim lider pardon kaptanın eli mübarektir. O ele değen topa bir daha asla ayak sürülmemelidir, günah olur.
İkincisi, top kaleye gidiyordu, elbette tutacak, seyredecek hali yok ya. Yahu, o bu takımın lideri, pardon kaptanı. Göz göre göre gol mü yesin? O anda orada, o, milyonlarca kişiyi temsil ediyor, elbette ayakla, kafayla, elle, veya eline geçirdiği herhangi bir şeyle müdahale edecek. Onu oraya bu millet niye oturttu, kaleye top girerken bütün imkânları ile müdahale etsin diye. Görevini yapmayıp da, ihanet mi etseydi? Yediği, içtiği, giydiği, bindiği takımdan. Alkışı, oturuşu, kalkışı takımdan. O anda topa her türlü imkânlarını kullanarak müdahale etmese, yediği, içtiği, giydiği, bindiği her şey haram olmaz mıydı?
Helâli haramı bilmeyenler işte böyle bizim parti, pardon, bizim takım hakkında konuşuyor.
Yazıklar olsun?! Kaynak:Yenicag

NATO Genel Sekreteri niçin bir Türk değil?

Hasan DEMİR
hasandemir54@hotmail.com
Yazı Tarihi: 08/04/2009


Neymiş efendim, Türkiye Rasmussen’e koyduğu vetoyu kaldırmakla, evet, İslâm dünyasından özür diletmeyi başaramamış ve Roj tv’nin kapatılmasını sağlayamamış amma, NATO’da bir Genel Başkan Yardımcılığı kazanmış, bu bir kazanım değil miymiş? Uluslar arası ilişkilerde hep “çok şey istenip” sonra “alınabildiği kadarını almak” bir strateji değil miymiş?
Sahi, öyle miymiş?
Bilmiyorduk, özür dileriz..
Bizi böyle eleştiren kardeşlere bir sorumuz olacak, “Türkiye, NATO’da elde ettiği o başkan yardımcılığı ile ne yapacak?” Hikmet Çetin, Afganistan’da NATO’nun sivil temsilcisi oldu, Türkiye ne kazandı? Yanlış anlaşılmasın, uluslararası her kurumda Türk’ün bulunmasını elbette isteriz, amma, Batı’nın Türkiye’ye bugün bile “öteki” olarak baktığını da akılda tutmak lâzım. ABD’sinden Almanya, Fransa, İngiltere ve İtalya’sına kadar Türkiye’ye baskı yapan batının tamamı için Rasmussen niçin mutemet ve muteber bir adamdır? Hz. Muhammed aleyhisselama hakaret içeren karikatürlere “fikir özgürlüğüdür” diye sahip çıktığı için değil mi?
Rasmussen ve ülkesi Danimarka’nın başka ne özelliği var?
Türkiye ABD ve İngiltere’den sonra NATO için en fazla kaynak ayıran ve en fazla askeri silah altında tutan bir ülke değil mi? Türkiye, uzun süren soğuk savaş yılları süresince SSCB’ye sınır olan ve Rus ordusu ve nükleer gücünün hedefindeki bir ülke değil miydi?
Öyleydi..
Ve bu Türkiye 1952 yılından beri NATO üyesi değil mi? 1955 yılında Türkiye’nin onayı alınarak NATO üyesi olabilen Almanya bile tuttu, Rasmussen’en onay vermezseniz AB üyeliğiniz tehlikeye girer deme küstahlığını gösterdi. 500 bin kişilik ordusu, vurucu hava gücü, 780 bin kilometrekarelik toprağı ve stratejik konumunun verdiği risk ve avantajlara rağmen Türkiye’ye bugüne kadar niye bir NATO Genel Sekreterliği teklif edilmedi de, 5 milyon nüfuslu 43 bin kilometrekarelik Danimarkalı bir siyasetçiye bu teklif götürüldü?
Çünkü Türkiye Müslüman, Rasmussen Hıristiyan!
Ayrıca Türkiye Rasmussen’e şerhini Roj tv için milleti adına, karikatür krizinde sergilediği küstah tutumundan dolayı şerhini ise İslâm dünyası adına koydu. İşte onların hazmedemediği bu. Bugüne kadar NATO Genel Sekreteri seçimlerinde ülkeler şerh koymuş olabilirlerdi ve o şerh o ülkenin milli çıkarları için bir şerhti. Türkiye’nin şerhlerinden biri İslâm dini ve İslâm dünyası adınaydı. İşte buna tahammül edilemezdi, edilmedi de. NATO’nun en güçlü üçüncü ordusuna sahip, nüfusu ve diğer potansiyelleri ile 57 yıllık ortaklığı süresince birkaç defa genel sekreter çıkarması gerekirken bir Türk’ün buralara yaklaştırılmaması ve 57 yıllık süreçte koyduğu ilk ve tek rezervin ânında, üstelik yalan vaatlerle reddedilmesi, kör gözlerin açılması için yeterli değil midir?
Özetle, karşımızdaki ruh, Haçlı Ruhudur.
Bakmayın siz Obama’nın ABD İslam’la savaşmadı, savaşmayacak da, demesine. Afganistan’a girerken “Haçlı seferi başlattım” diyen ABD Başkanı Bush değil miydi? Hayır, sürekli Batı ile kavga edelim falan dediğimiz yok. Amma, bilelim ki, onların gözünde biz, istenmeyeniz. Görüyorsunuz, Azerbaycan’ın yüzde 20’i Ermeni işgali altında, Ermeni’ye bir şey diyen yok. Hocalı’da daha dün Ermeni soykırım yaptı; Ermeni anayasası Türkiye’den toprak talebinde bulunan dibaceler içeriyor, Ermeni’ye yine bir şey diyen yok. Amma Türkiye’ye, sen bütün bunları görmezlikten gel, Ermenistan’la sınırlarını aç, soykırıma da evet deyiver, baskısı yapılıyor.
İsrail’in her santimetrekaresi nükleer silah deposu halinde İsrail’e de laf yok, İran kıyısından köşesinden nükleer güçle tanışmaya çalışıyor, herkes ona yükleniyor..
Hakikat bu olduğu için de NATO’nun en büyük ve en fedakâr ortaklarından olan Türkiye asla bir NATO Genel Sekreteri çıkaramazken 5 milyonluk Danimarka’nın İslâm düşmanı Başbakanı NATO Genel Sekreteri oluyor...
Aynı şey BM Genel Sekreterliği için de geçerli değil mi?
Dünyada iki milyara yakın Müslüman var niçin bir kere bile olsun bir Müslüman BM Genel Sekreterliği koltuğuna oturtulmadı? Kaynak:Yenicag

23 Tem 2008

"Ev Zencileri" eliyle oynanan buyuk oyun!

Hasan DEMİR
hasandemir54@hotmail.com
Yazı Tarihi: 23/07/2008

"Ev Zencileri" eliyle oynanan büyük oyun!
Önce şu satırları birlikte okuyalım:
“Biliyorsunuz, ABD’de, köle sahibi beyazlar sahip oldukları Zencileri ikiye ayırmışlardı. ’Tarla Zencileri’ve ’Ev Zencileri’. Adı üstünde; ’Tarla Zencileri’tarlada, ’Ev Zencileri’ise sahiplerinin malikânelerinde onlara kölelik ederlerdi.
Beyaz adam, ’Ev Zencilerini’kendisiyle, sayıca çok fazla olan ’Tarla Zencileri’arasında bir tampon olarak kullanırdı. Bunun için ’Ev Zencilerinin’sırtını sıvazlar, onlara hep, ’Tarla Zencilerinden’üstün olduklarını hatırlatırdı. ’Ev Zencileri’de sahip oldukları bu ayrıcalıklı konumun hakkını verip, ’Tarla Zencileri’karşısında ’Beyaz sahiplerinin’menfaatlerini kollardı. Gerektiğinde onları gammazlar, gerektiğinde kırbaçlarlardı.
Kuvvetle muhtemeldir ki, bu ’Ev Zencileri’arasında kendini köle olarak bile görmeyen, hatta renginin ’Tarla Zencilerinden’daha açık olduğunu düşünenler bile vardı.”
Sabrınıza sığınarak bir alıntı daha yapmak istiyorum:
“Hitler’den kaçarak 1933’te Türkiye’ye gelen Alman Profesör Fritz Neumark ile bir kısım talebesi Boğaziçi’nde geziye çıkarlar. Talebelerden biri Prof. Neumark’a, ” Avrupa bizi neden sevmez? “ diye sorar.
Prof. Neumark şu cevabı verir:
” Çok samimi olarak itiraf edeyim ki, Avrupalı, Türkleri sevmez ve sevmesi de mümkün değildir. Asırlardır kilisenin Türk ve İslam düşmanlığı Hıristiyanların hücrelerine sinmiştir. Sebeplerine gelince:
1- Müslüman olduğunuz için sevmez.
2- Sizler farkında değilsiniz ama, onlar şu gerçeğin farkındadırlar: Tarihten Türk çıkarılırsa tarih kalmaz. Osmanlı arşivi tam olarak ortaya çıkarsa, bugünkü tarihlerin yeniden yazılması gerekir.
3- Avrupa’nın pazarı idiniz. Şimdi Avrupa’yı pazar yapmaya başladınız.
4- En az 400 yıl Avrupa’da sırtımızda ve ensemizde at koşturdunuz.
5- Selçuklular Anadolu’yu, Osmanlılar ise Orta Avrupa ve Balkanları Haçlı ordusuna mezar ettiler.
6- Sizi silahla yenemeyenler, sizleri kendilerine benzeterek hakimiyet sağladılar.
7- Selçuklu ve bilhassa Osmanlı, İslamiyet uğruna her şeyini feda etmeseydiler, İslamiyet bugün belki sadece Hicaz’da varlığını devam ettirirdi, kaldı ki Vehhabiliği kuranlar da, İngiliz Dominyon Bakanlığı’nın adamlarıdır. Batı her yerde İslamiyet’i, sapık inançlara kanalize etti. Ama Osmanlı, Asr-ı Saadet’i devam ettirdi.
8- Kilise size kin kusmaktadır, sebepleri yukarıdadır.
9- Ben Türkiye’ye geldiğimde 2 üniversiteniz vardı, şimdi 19 üniversite var. [O tarihteki sayı]
10- Sizler, gerçek hüviyetinize döndüğünüz an Avrupa’nın refahı ve medeniyeti yıkılır.
11- Yine sizler, Avrupa’nın tarihi düşmanısınız ve daima düşman olarak kalacaksınız.
Bu mübarek topraklarda bir grup insan bu milleti hiç sevmemiş, asla da sevmeyecek olan işte böyle bir Batı’nın “Ev Zenciliği” görevini üstlenmiş olarak basında, üniversitelerde, resmi kurumlarda, bürokrasinin tepe noktalarında, sivil toplum kuruluşlarında ve tabii yoğun bir şekilde iş ve siyaset dünyasında “Tarla Zencileri” olarak gördükleri milletin aslî unsuruna tepeden bakmaya ve yapmadık ihaneti bırakmamaya devam ediyorlar.
Milletin her şeyini kötüleyip Batı’nın her şeyini göklere çıkaran kim varsa o ya paralı ya gönüllü bir “Ev Zencisinden” başka bir kimse değildir.
Böylesi “Ev Zencileri” soldan sağa her kesimde mebzul miktarda var maalesef.
Bunlardan kimi milletin dinini beğenmez, kimi milletin ordusunu beğenmez, kimi kültürünü, kimi tarihini beğenmez ve, “Ne varsa Batı’da var!” der, başka bir şey demez.
O Batı’nın ne olduğunu da, “Bir Batılı olarak” Ord. Prof. Fritz Neumark ve daha niceleri deşifre eder ama, kimin umurunda...
“Köle olduklarının farkında” olmayan, hatta renklerini bile “Beyaz” zanneden bu “Ev Zencilerini” işinde gücünde, yani tarladaki Türk milleti arasına “Tampon” yaparak “kendini gizleyen” Batılıların bilmediği bir şey var.
Evet, birileri gerçekten “Ev Zencisidir” ama ötekiler asla “Tarla Zencisi” değil, “Malikâne Sahipleri” dir...
Yani “tarla” kendi tarlasıdır.
Sahnedeki oyun da zâten malikâne sahiplerinin elinden “Tarlayı çalmak” oyunudur...

10 Ara 2007

Amerikan Kpekleri

Yazarlar / Serdar Akinan

Amerikan Köpekleri



Nihat Genç’in en sevdiğim kitabıdır... Bu memlekette yoldan geçeni çevirsen Amerikan hükümetine karşı hissiyatı bellidir.

O kitapta da bu hissiyat ince ince çok güzel anlatılır.

Irak’ta bir milyon kişiyi öldüren ve Irak’ı paramparça eden...

Afganistan’da Pakistan istihbaratı ile Taliban’ı destekleyen, El Kaide’yi kurduran sonra bu ülkeyi de işgal eden; son birkaç yılda yüz binlerce Müslümanı öldüren eli kanlı bir ülkedir Amerika.

Amerika’nın Türkiye’yi bölmek isteyip istemediğini; bu vatan için açık bir tehdit olup olmadığını sorun yoldan geçen herhangi birine alacağınız yanıt bellidir.



Amerika açık bir düşmandır.

Bırakın siz iktidarın (sadece AK Parti’yi kastetmiyorum elbette!) ‘’stratejik müttefik’’ laflarına...

Biri darbe yapmak için icazet alır. Diğeri ekonomiyi yönetmek için...

1950’den beri bu böyledir.

Milletimiz artık Amerika’nın ne olduğunu anlamıştır.

Ancak milletimizin vekilleri, elbette, bunu görmezden, anlamazdan gelmektedirler.

Amerikan Büyükelçisi Ross Wilson üzerinden fırtına kopartılıyor.

Efendim Büyükelçiliğe nasıl milletvekillerini davet edermiş?

Eder. Adamın işi bu...

Giden şahsiyetsizlere bakın siz...

İkram edilen çorbaya kaşık sallayan bu adamlar ne iş yapar?

Kimdirler? Neye ve kime hizmet ederler?

Meclisimizin kulislerinde Türkçe’yi anadili gibi konuşan onlarca İngiliz ve Amerikan diplomat milletvekillerimizle saatlerce sohbet etmektedir.

İngiliz ve Amerikan diplomatları... Ve son haftalarda bu trafik artmıştır.

Ev ziyaretlerine giden gazeteciler, emekli diplomatlar, eski vekiller, yeni vekiller...

Konuşulan mesele ne?

Yanılmadınız...

Güneydoğu... Azınlıklar... Ermeni meselesi... AB...

Amerika Amerikalığını, İngiliz İngilizliğini yapacak...

Hem de tam şimdi...

Oylarınızla o Meclis’e taşıdığınız siyasiler de bunların ayaklarına gidip ikram ettikleri çorbalara kaşık sallayacaklar...

Bu adamlara, hâlâ bölüşecek bir tas çorbamız olduğunu anlatmamız gerek...

Gelin bir tas çorbaya beraber kaşık sallayalım ve mesele neyse konuşup halledelim.

Siz ne yapıyorsunuz?

Utanmadan Irak’ta Müslüman kardeşlerinizin; din kardeşlerinizin boğazını onar onar kesip Dicle’ye atan bu adamların ayağına gidip sundukları bir tas çorbaya kaşık sallayıp ‘’mesele’’ konuşuyorsunuz...

Halkımıza da bir çift lafım var...

‘’Amerika bizi bölmek istiyor...!’’ Bir slogan gibi bu lafı duyuyorum her gittiğim yerde.

Kimse sizi bölemez...

Karşınıza değil yanınıza bakın...

Bölen karşınızda değil, yanınızda... (Aksam)

2 Ara 2007

Kurdistan’i kabul et... PKK bitsin!


Yazarlar / Serdar Akinan

Kürdistan’ı kabul et... PKK bitsin!



Çok mu iddialı geldi bu başlık?

Gelmesin... Olan bitenin arka planında tam da bu formül yatıyor...Tutarsa...

Çok uzun ve dolambaçlı laflarla kafanızı karıştırmayacağım. Açık verilerden yola çıkarak başlıktaki tezimi anlatacağım.

Apo’yu Türkiye’ye kim teslim etti?

ABD.

ABD, İngiltere ve İsrail’nin, büyüyen İran (Şii) tehlikesine karşı, yüzde yüz güvenebileceği, en sadık ve monoblok gözüken yapı nerede?

Irak’ın kuzeyinde...

Yani? Kürdistan’da...

ABD neden Türkiye’ye yüzde yüz güvenemez?

1Mart’ta test etti. Gördü...Türkiye, siyasal ve sosyal olarak çok parçalı...Karar odakları farklı etki alanlarına sahip. Irak’ta başı bu kadar beladayken bir başka bölgesel ve derin sorunla daha uğraşmak istemiyor.

5 Kasım günü, Washington’da PKK’nın “PKK olarak bitirilmesi” kararlaştırıldı.

Yani?

Yani ABD Türkiye’ye “büyük bir şey” verdi...

Karşılığında ne aldı?

“Kürdistan’a karışmayacaksın...” dedi. Barzani de hemen akabinde “güvence verilerek” rahatlatıldı.

Hükümet ve belli güç odakları, PKK’yı denklemden çıkartma planları içinde ve bu arada Kürdistan’a da ses çıkartılmayacak.

Beni hiç kimse, bu coğrafyada ABD, İngiltere ve İsrail’in desteğiyle, onların dikte ettiği bir karara uyarak hareket eden bir Türkiye’nin orta ve uzun vadede kazançlı çıkacağına ikna edemez.

Dolayısıyla, bu denklem, şayet gerçekleşirse, ısrarla savunuyorum, orta ve uzun vadede bu ülkeye zarar verecek gelişmeler olacaktır.

Öncelikle PKK’nın bu denklemden, bu kadar kolaylıkla çıkartılabileceğini düşünmek saflık olur.

Peki ne olabilir?

Önümüzdeki günlerde, “bir takım sözler alan” yönetici PKK kadroları dağdan “inebilir”...

Dağda, eline aldığı silahı henüz kullanmamış binlerce Kürt genç Mahmur’a geçebilir...

Mahmur’dakiler de BM gözetiminde Türkiye’ye gelebilir...

TSK, sınır ötesine konuşlanabilir... Mehmetçik ve peşmerge birlikte çay içerken çekilmiş şirin fotoğraf kareleri manşetleri süsleyebilir.

Tüm bunlar artık pek mümkün, görünen o ki “konuşulmuş-anlaşılmış” senaryolar...

Şu soruyu soran var mı? PKK bu adımları ne karşılığında atacak? Asıl soru budur... Bu sorunun yanıtı da önümüzdeki süreçte gömülüdür.

“Bir barış yapılacaksa kendi aramızda yapalım... ABD işbirlikçisi Talabani ve Barzani ile değil... Bölgeye çöreklenen emperyalist güçlerle değil... İstiklal harbindeki ve Cumhuriyetin ilk yıllarındaki haklarımızı verin... Üniter devlet içinde kalmak istiyoruz. Silahları kaldırıp atalım. Akan kan dursun.”

Bunu kim diyor?

Öcalan...

AK Parti ne yapıyor?

O hakları vermeye hazırlanıyor... Şahane... Buna bir itirazım yok!

Güzel de o adımları bize ABD, İngiltere ve İsrail attırıyor.

Sevr ile Lozan arasında bir noktaya mahkum ediliyor Türkiye.

Masanın karşı tarafında bin yıllık toprakdaşlarım oturmuyor ki... Binlerce kilometre öteden gelip bu enerji havzalarını kontrol altına almak isteyen, Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana bu bölgede milyonlarca insanı öldürenler oturuyor.

Dağdaki PKK’nın Apo’dan bağımsız ve ABD-Barzani-AKP’ye uygun adımlar atacağını düşünmek saflıktır diyorum.

Süreç geçmişe gebe...

21 Kas 2007

Kinali keklikler!

Rahmi TURAN rturan@hurriyet.com.tr

Kınalı keklikler!

HÜLYA Avşar bir sinema ve TV yıldızı... Magazin dünyasının en renkli isimlerinden biri... Bazen öyle laflar ediyor ki, cuk diye yerine oturuyor, taşı kurnazca gediğine koyuyor.

Avşar, Türk Max TV'de yaptığı programda konuk ettiği Profesör Erol Manisalı'ya sordu:

"Bana hiç ödül vermediler hocam... Acaba ben de Türkiye'yi kötüleyen bir film mi yapsam?"

Profesör Erol Manisalı Hülya Avşar'ı onaylayarak:

"Evet, işte o zaman ödülü alırsınız" dedi.

Emperyalizmin kazancından pay almak için, onun istediklerini vermek gerekiyor. Türkiye'ye onların penceresinden bakanlar ödülü ve bol parayı kazanıyor. Rejimine karşı çıkacaksın, kendi ulusunu küçük görüp aşağılayacaksın, milletini soykırımcı bir katil güruhu sayarak yabancı çıkarlarını savunacaksın. O zaman ödüller peş peşe yağar!

Profesör Erol Manisalı:

"Yabancı güçler sizi iktidara taşırlar, şirketlerinde yan işler verirler, Nobel'i bile layık görürüler. Yeter ki hizmet edin, sömürgecilere karşı çıkmayın" diyor.

Hülya Avşar'ın iğneli sözleri ve Profesör Erol Manisalı'nın dolambaçsız cevabı, emperyalizmin bilinen çirkin yüzünü bir kere daha anlatmış oldu.

Yazar Mehmet Özet'in "Kınalı Keklik" adlı ilginç bir kitabı var.

Kınalı keklik, sevimli bir kuştur. Dağlarda uçar, yeşillikler arasında öter, melodik bir sesi vardır, zevkle dinlenir, fakat...

Kınalı kekliğin ilginç bir hikáyesi var. Kitapta anlatılan öykü şöyle:

Osmanlı döneminde, adamın biri kuş satın almak, için bir dükkána girer, dükkándaki kuşların ve kekliklerin fiyatını sorar.

Rengárenk kuşların güzeli çirkini, ucuzu pahalısı vardır. Fakat en pahalısı kınalı kekliktir.

Dükkán sahibi, kafesteki bir kınalı keklik için diğer kekliklerden çok daha fazla fiyat ister. Hemen hemen üç misli...

Adam hayretle bunun nedenini sorar. Satıcı:

"Bu cinsin çok önemli bir özelliği vardır" der...

"Nedir bu önemli özellik?"

"Bu bir tuzak kuşudur. Kınalı keklik ötünce dağdaki bütün keklikler onun çevresinde toplanır. Avcılar da, ona bir şey yapmadan, diğer keklikleri kolayca vurur. Bu yüzden kınalı keklik pahalıdır."

Adam, kekliği satın alır ve dışarı çıkıp dükkánın önünde hemen kafasını koparır. Satıcı ve çevredekiler şaşırmış bir halde bunun sebebini sorarlar:

"Çok para verdiğin halde neden bu zavallı kuşu öldürdün?"

Adam, yüzünde beliren acı bir ifadeyle:

"Kınalı keklik, kendi ırkından olan kekliklerin, avcılar tarafından vurulmasına yardımcı oluyor. Bu kuş zavallı değil, haindir! Başka keklikler ölmesin diye onun boynunu kopardım" der.

* * *

Ülkemiz ne yazık ki böyle kınalı kekliklerle dolu.

Bunların arasında ünlüsü ünsüzü, her cinsi var.

Yalnız Türkiye'de değil, bugüne kadar çeşitli ülkelerde kınalı keklikler gibi şakıyıp, çevrelerine sempatizanlar topladıktan sonra yabancı çıkarlarına hizmet eden bazı yazarlar Nobel Ödülü bile almadı mı?

Düşmanını bilmeyen, tehlikeleri görmeyen uluslar kolayca düşer!

Bu kınalı kekliklerden sakınmak, melodik seslerine kanmamak gerek! (Hurriyet)

Gundem sogutmak... Enseyi karartmamak?

Yazarlar / Serdar Akinan

Gündem soğutmak... Enseyi karartmamak?



Bir haftadan fazla oldu...

Elim yazıya gitmiyor... Gidemiyor...

“Sadece hasta hasta yatmaktan mı bu tembellik?” diye soruyorum kendime...

Yanıt...

Valla, sanırım sadece o değil... Biraz da ahvalden kaynaklanıyor.

Çok değil bundan birkaç hafta önce o kanlı Dağlıca baskını haberi geldiğinde hissettiklerimi yazmıştım.

İzleyen günlerde memleketin dört bir yanından gelen görüntülere; kuduran sokaklara, sel olup akan bayraklara, avaz avaz atılan manşetlere bakıp... “Bu milleti ne sakinleştirebilir..?” diye kendi kendime sormuştum.

Ve, olan bitene; gidişata bakıp...Tam da Washington gezisinin başladığı gün, gene olmayacak bir şey yazmıştım...

“Operasyon falan beklemeyin. Olmayacak!”

demiştim.

Oysa, o ne muhteşem(!)

slogandı...

“Bıçak kemiğe dayandı...” Breh...Breh...

Hemen akabindeki Washington seferinin zafer kokan manşetlerini hatırlıyor musunuz?

Hadi biraz hafızanızı yorun canım...

Evet, bravo...

“ABD, anlık istihbarat verecek...”

Yani?

Sınırdaki 100 bin asker vurdu vuracak...

Anlık istihbarat mı

istiyorsunuz?

Durun ben size vereyim.

(Hoş aylar önce yazmıştım... Ama çok unutkan olduğunuz için bir kez daha yazmakta hiçbir mahsur görmüyorum...)

ABD ve İsrail, Kürdistan’ın (Büyük mü küçük mü o kadarını şu aşamada bilemiyorum) kurulmasına kesinlikle karar verdi.

PKK, AK Parti’nin seçim başarısından rahatsız oldu ve kanlı eylemler yaparak, mevcut denklemden dışlanmamak için “Ben hâlâ buradayım...” dedi.

Siyaseten tam bir miyop olduğunu düşündüğüm Barzani ise oluşan havada rolüne ters açıklamalar yaptı. (Şimdi toparlıyor...)

AK Parti ise bölgesel pozisyonuna ve misyonuna uygun davranarak bu plana; bir beka alışverişi yaptığından, kayıtsız şartsız uyuyor...

AK Parti, çok kapsamlı bir paketle, PKK’yı etkisizleştirecek, Barzani ve Talabani’yi ise son derece ferahlatacak bir takım planlı adımlar atacak.

DTP’nin kapatılması hikayesi detaydır...

Süreci engellemeyecek bir büyük mutabakat yürürlüktedir.

Tamamen kırılgan ve değişken parametrelerden oluşan bu denklemin nasıl yürüyeceğini bilemiyorum.

Ama şu soruları yanıtlarken herkesin iki kez düşünmesi gerektiğini biliyorum...

Bu ülke binlerce insanını neye ve kime kurban verdi?

Ne uğruna bu kan döküldü ve dökülüyor?

Kürt meselesini, Kürtçülük yapanları ve terörü ayıran son derece kapsamlı bir plan olduğu anlaşılıyor.

Erkan Mumcu, haftalar önce, mevcut fotoğrafı çeken ve derhal yapılması gerekenleri anlatan kapsalı bir yazıyı kamuoyuyla paylaşmıştı... Çok duyulmadı maalesef...

Kelimesi kelimesine oldu ve oluyor...

AK Parti, biraz örtülü bir mahcubiyetle, meselenin halli için o metinde çizilen yol haritasını temel stratejisi yapıyor...

Ancak, o denli büyük bir hata içindeki, ne bu tarihsel misyonu tamamlayacak siyasi bir vizyon ne de cüretle atabilecek sağlam bir zemine basmıyor.

O nedenle, sürecin, PKK’yı kullanmak yerine tasfiye edildiği nihayetinde ise ülkeyi bölünmeye götürecek Kürtçü hareketin son derece güçlendirildiği bir evreye taşındığını düşünüyorum.

Not: Mumcu’nun yazısının tamamını Anavatan’ın sitesinde bulabilirsiniz. Okuyun...

15 Kas 2007

Onurumuzun fiyati belli oldu: 1.5 trilyon dolar...

Onurumuzun fiyatı belli oldu: 1.5 trilyon dolar...



Dün gazetelerin birinci sayfalarını kaplayan o fotoğrafa bakarken içim acıdı. Tarih: 10 Kasım 2007

Yer: Swissotel

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Suudi Arabistan Kralı Abdullah Bin Abdülaziz El-Suud’un “huzuruna çıktı”...

Gururum incindi...

Neden mi?

Şundan...

Suudi Arabistan Kralı’nın kim olmadığını bilmeyen yok.

Petro dolar zengini bu adamlar abdestlerini kanla alır.

Petrolün varili yüz doları geçti. Bu adamların görmemiş zenginliklerinin; üzerlerine oturdukları aşağılık rejimin dünyayı ve kendi toplumlarını ne hale getirdiği ortada...

Bir hükümet, elbette, kendi ideolojisi çerçevesinde her türlü zihniyetle, politikası ve ortaya koyduğu hedefler doğrultusunda çeşitli ilişkilere girebilir.

ABD yanlısı olabilir...Washington’a gider... Beyaz Saray’da sırtı sıvazlanır... Birkaç yıl daha maddi destek sözü alır. O ülkeyle çeşitli açık ve gizli anlaşmalar yapar... Velhasıl toplumun bir kesiminin oyuyla o koltuklara oturur...

Millet doğru veya yanlış hesaplarını sandıkta verir...

AK Parti örneğinde olduğu gibi ezici bir oyla da tekrar o koltuğa oturtur...

Tarih bu hesabı adaletle yazar ve yargılar.

Cumhurbaşkanı ise başkadır... Karıştırmayın ve iyi anlayın...

Cumhurbaşkanı devlettir.

O halkın ötesinde bir anlam ifade eder.

Cumhurbaşkanlığı Cumhurbaşkanı’nın şahsından öte bir yerdedir.

Kişiden ve ideolojiden öte...

Soyut bir kudret ve anlamdır.

10 Kasım’da bu anlam hiç olmadığı kadar zedenlenmiştir.

Cumhurbaşkanı Cumhurbaşkanlığını küçük düşürmüştür.

Neden?

Siyasetçi ile devlet adamı arasındaki fark işte bu ayrıntıda gizli.

“Benim yüzde 47 oyum var...Cumhurbaşkanını da seçerim...”

Hayır efendim... Siz hâlâ siyasetçisiniz... Devlet adamı ol(a)mayacağınızı ispatladınız.

Devlet adamlığı, bu milletin onurunu, her ne pahasına olursa olsun ayaklar altına aldırmamaktır.

1.5 trilyon dolara tahvil edilemeyecek tek şey bu milletin onurudur.

Hiçbir değer benim şerefimden zengin olamaz.

Benim ulusal onurumun temsil yeri Çankaya’dır.

Sayın Gül o otele gitmeyecekti...

Gidemezdi...

Bu arada kimse sızlanmasın!

Bu halk aylar önce küçük düşmeye karar verdi.

İşte fotoğraf... Alın, duvarlarınıza asın...

O fotoğrafın gölgesinde kredi kartı ekstrelerinizi açın ve bakın...

Taksitlerinizi gönül rahatlığı ile ödeyin...

Kime ne pahasına borçlu olduğunuzu iyi görün...

Bir gün tarih bu milleti anlatırken evlatlarımız aynı fotoğraf karesine bakacaklar ve nereden nereye geldiğimizi görecekler.

İlk kez bu ülkenin vatandaşı olmaktan hicap duydum.

Yemyeşil bir bayrağın önünde oturan bir halk...

Gülümsüyor...

Gülün...

10 Kasım’da ölümünü andığınız o adam özgürlüğün dünyanın en pahalı şeyi olduğunu gülerek öğrenmedi.

Hayatı boyunca acı çekti...

O da gülümsemesini bilirdi...

Gülmedi.

O fotoğraf karesi hayatımız boyunca unutmamamız gereken bir 10 Kasım’a aittir.

Tanri findigi verir ama kirmaz!

Rahmi TURAN rturan@hurriyet.com.tr

Tanrı fındığı verir ama kırmaz!

KİMSE kendini aldatmasın...Fakir ve eğitimsiz toplumlarda demokrasi gelişmez.

Biz, ulus olarak kendimize yetmiyoruz. Az üretiyor, borçla yaşıyor, yabancılara çalışıyoruz.

"Yüzde 46.7 oy aldık" diye övünen yönetim, bugün, elde avuçta ne varsa satarak günü kurtarıyor. Yabancı devletlere karşı boynu eğik!

Bütün doğal kaynaklar, denizler, ırmaklar, göller, fabrikalar, şirketler satılıyor, gelen para, sanki havadan gelmiş gibi mirasyedi zihniyetiyle harcanıyor.

Bugünü kurtardık diyelim, peki yarın ne olacak?

Babadan, dededen kalan mallar bittikten sonra, kendi ülkemizde yabancılara ırgat olarak çalışacağız. Gidiş o gidiş!

* * *

İngiliz gazeteci Beatrice Vanni, yaz tatilini Türkiye'de geçirmiş... Ülkesine döndükten sonra yazdıkları hayli ilginç... Diyor ki:

"İngilizlerin istilası sonucu Kalkan'da aşçı, hizmetli, emlakçı dışında hiçbir Türk kalmadı. Türkler, tepelerin gerisine çekilerek güzel sahilleri İngiliz ve Almanlara terk etti. Kalkan artık Türklerin değil sanki..."

Bir İngiliz gazeteci bile, yabancıların Türkiye'yi istilasını üzülerek, hüzünlü bir dille anlatıyor. Gerçekten acı verici bir durum bu... Yalnız Kalkan değil, bugün birçok bölgemiz bu durumda...

Ben, yabancılara emlak satılmasına karşı değilim. Üstelik destekleyen yazılar da yazdım... Elbette ki, karşılıklı olmak şartıyla, belli kurallar dahilinde satış yapılabilir. Ancak; bu satışların mutlaka ölçülü olması, gayrimenkullerin semt pazarında elma-armut satılır gibi satılmaması gerekir. Özellikle arazi satışlarındaki ölçüsüzlük, ileride başımıza ciddi sorunlar çıkaracağa benziyor. Şu atasözünü unutmamak gerekir:

"Bugün yenilen hurmalar, yarın çıkarken, bir yerleri tırmalar!"

* * *

Fransız Profesör Maurice Duverger, Türkçe'ye de çevrilen ünlü "Sosyal Bilimlere Giriş" kitabında şöyle yazmıştır:

"Halkının dörtte üçü, hatta daha çoğu okumasız yazmasız, bilgisiz ve halkının büyük kısmının yarı aç, yarı tok yaşadığı ülkelerde klasik demokrasi işleyemez. Kamu özgürlükleri bu koşullarda uygulanamaz, seçimler anlamını yitirir!"

Fransız Profesör'ün uzun yıllar önce yazdığı bu kitapta, sanki Türkiye'nin bugünkü hali anlatılıyor gibi... Yoksul ve eğitimsiz ülkelerde demokrasi işleyemez! Adına demokrasi dense de, bu gerçek demokrasi değildir!

* * *

Dünyadaki 55 İslam ülkesi içinde, demokrasiyi kör-topal yürütmeye çalışan tek ülkeyiz.

Bugün kötü uygulansa da, yakaladığımız demokrasi ipini bırakmamalıyız. Çünkü bizi kuyudan o çıkaracaktır.

Kurtuluşumuz, halk tarafından gerçekleştirilecek gerçek bir demokrasiyle olacak ama o düzeye gelmemiz herhalde daha uzun yıllar alacak ve biz bu fırtınalı ortamda sallanıp duracağız.

Tanrı fındığı verir ama kırmaz! Doğa bize tüm güzellikleri ve zenginlikleri vermiş... Bu topraklar bize ecdadımızdan miras kaldı ama korumasını, kullanmasını beceremiyoruz.

Peki, ne olacak böyle?

"Dün" öldü, "bugün" can veriyor, "yarın" ise henüz doğmadı. Biz geriye değil, yarınlara bakalım artık...

5 Kas 2007

Sinir otesi operasyon olmayacak...

Sınır ötesi operasyon olmayacak...



Washington’da Bush ile Erdoğan arasındaki görüşmeye saatler kala bu iddia nereden çıktı?

Birçok şeyden çıktı...

Ama izin verin 2 haftadır ülke olarak içinden geçtiğimiz sürecin nereye vardığını görmek ve temel aktörlerin pozisyonlarını anlamak açısından çok sembolik bir olaya yakından bakalım.

PKK tarafından kaçırılan askerlerimizin serbest bırakılma zamanlaması ve şeklinden bahsediyorum elbette...

Dün TSK’nın sitesine koyduğu BA-30/07 numaralı açıklamayla PKK’nın yayın organı HPG’nin sitesine koyduğu açıklamayı alt alta koyup okuduğunuzda fotoğrafı daha iyi görebiliyorsunuz.

TSK, 22 Ekim tarihinde “irtibatın kesildiği” bildirilen 8 personelinin 4 Kasım itibarıyla tekrar “bünyesine katıldığını” açıklıyor.

PKK ise gayet açık ve net bir şekilde bu süreçte DTP, ABD ve Barzani’nin işbirliğini ilan ediyor.

İşte o açıklamadan o cümleler...

(...)Federal Kürdistan Bölge Hükümeti İçişleri Bakanı Hacı Mahmut Osman, Uluslararası Tolerans’ın Başkanı Kerim Sincari, DTP Milletvekili Osman Özçelik, Aysel Tuğluk ve Fatma Kurtulan’dan oluşturulan heyete Medya Savunma Alanlarında teslim edilmiştir.(...)

PKK bununla yetinmeyip, gene açık açık bu anılan unsurlara atıfta bulunmaktadır...

(...)ABD’nin, Kürdistan Bölge Hükümeti’nin, DTP’nin ve duyarlılık gösteren herkesin bu çabalarındaki katkısı, askerlerin daha kısa sürede bırakılmalarına neden olmuştur.(...)

Bunda ne var diyebilirsiniz?

Çok şey var da bu yazının konusu o değil... Bir başka yazıya bu tabloyu açacağım.

Sınır ötesi operasyonun neden olmayacağına gelelim.

1. ABD Başkanı Bush’un , Centcom’a yani Irak’ta güvenliği sağlamakla yükümlü ve başı yeterince belada olan karargaha Irak’ın kuzeyindeki dağlık alanda “TSK ile ortak operasyon yap” talimatı vermesi mevcut halde imkansızdır.

2. Zaten parçalı olan ve her açıdan yetersiz Irak hükümetinin kuzeyde herhangi bir otorite veya kudret çerçevesinde bir şeyler yapması/yaptırması mümkün değildir.

3. Barzani’nin PKK’ya karşı herhangi “sahici” bir harekete girişmesini beklemek saçmadır.

4. Bölgede hava şartları hızla olumsuz şekilde değiştiğinden ve başka türlü sebeplerle TSK’nın büyük çaplı, kalıcı ve derin bir herakata girişmesini beklemek anlamsızdır.

Peki ne olacak?

Büyük kamuoyu baskısı var.

Ancak sadece Erdoğan değil asker de sıkışmış vaziyette...

Tablo da bu...

Geçen yazıda söylediğim gibi... Türkiye son derece kritik bir kavşakta...

Ve bugün saat 13.00’teki Bush Erdoğan görüşmesi bu anlamda önemli...

Ama şahsi düşüncem şu:

Bu görüşmeden somut hiçbirşey çıkmaz.

Kısa vadede PKK’ya yönelik bir büyük sınır ötesi operasyon olmayacak.

Yani kendimizi kandırmayalım.

Sakin olalım...

Nasıl olacaksak? (Aksam)

Oval Ofis isleri



Oval Ofis işleri

05.11.2007

BEHİÇ KILIÇ
behic.kilic@tercuman.com.tr


BİLİNDİĞİ gibi Ankara heyeti bir kez daha tarih yazmak için Washington’u basmış bulunuyor!.. Heyet-i temsiliye, Oval Ofis’te bugün, cümle aleme diplomasi dersi verip parmak ısırtmaya hazırlanıyor!..
Başkan, Başbakan’ın karizması ile yeniden şöyle bin titreyip kendisine gelirken, Bayan Bush da, Bayan Erdoğan’a hayranlıklarını iletecek... Yani şöyle iki firsth lady baş başa bir çay içerlerse ve Başbakan’ın kızlarından da bu duruma iştirak eden olursa, Bayan Bush’un diplomatik yönden de gereğince techiz edilmesi bekleniyor...
Yani beyim; Amerikalı garibanların bir kez daha ağızlarını bir karış açık bırakacak şekilde oradayız hayırlısı ile...
Bana inanmayan, açsın gazete arşivlerine baksın... Ne zaman büyüklerimiz Beyaz Saray’a gitmiştir, Amerikalılar gördükleri güç, beceri, bilgi ve ihtişam karşısında şallak mallak olmuşlardır!..
Bu durum aynen böyle yazılmıştır her seferinde...
Özal, Demirel, Çiller, Mesut, Ecevit ve şimdi, hep böyledir...
(Bu çıkarmalarda, hem bizim tarafın, hem de ABD tarafının siyasi ve bürokrat kimlikleri hep değişmiştir ama taa Özal’dan beri hikayeyi yazan matbuat ekibimiz aynen dimdik ayaktadır... Gelen ağam giden paşam üslubu ile uçak heyetinin değişmez mürettebatlarıdır, kendilerini bu başarılarından ötürü tarih affetmeyecektir!)
Arz ettiğim gibi, şanlı tarihimiz, Oval Ofis fütuhatlarını yansıtan altın harflerle doludur..
Mesela misal Clinton-Ecevit buluşması... Hiç unutulmaz bu ikilinin Oval Ofis’teki görüntüleri... Clintoh, fabrikatör Hulusi Bey’in şımarık piçi havasında, poposunu masaya iliştirmiş, bizimki de, şinmetin düşüm maaşlı dürüst muhasebecisi şeklindi... Clintoh, fabrikatör Hulusi Bey’e çaktırmadan, muhasebeciyi baskı altında tutup tırtıklama peşinde!.. Bir yandanda kafa yapıyor, bizimki de terbiyeli terbiyeli yakayı sıyırmaya çalışıyor!.. Hatırladınız mı manzarayı?..
Hep öyledir bu durumlar...
Bizim heyet-i tembiliye, Oval Ofis içinde yarım saat-kırkbeş dakika kalırlar, kapının önüne bırakılırlar... İşte o zaman kıyamet kopar... Manşetler atılır, Amerika Amerika olalı böyle muazzam heyet görmemiştir!..
Şimdi, burada traşı bırakıp gerçekte neler olabileceğine bakalım mı?.. Oval Ofis gezisinin kıymeti harbiyesi nedir?..
Bush ne diyecek ki?!.
ABD’nin söyleyeceğini, Condi Hanım Ankara’da söyledi...
ABD’nin “Niyeti” konusunda AKŞAM’da yansıtılan yazı ilginçtir...
Yeni muhafazakarlar ABD’nin Irak’tan sonra, özellikle İsrail’in güvenliği için İran ile hesaplaşması gerektiğini vurguluyorlar ve bunun gerçekleşmesi için kolları sıvadılar.
Neo-con internet sitesinde Scott Sullivan imzası ile bir yorum yayınlandı. Yorumda, ABD Başkanı George Bush’un asıl hedefinin göründüğü gibi İran değil Türkiye olduğu iddia edildi.
Sullivan, “ABD’nin İran’ın nükleer tesislerine saldıracağını düşünüyorsanız bunu unutun. Bush İran ile savaşa giremez, çünkü 2003’en bu yana Türkiye ile savaşa girmiş durumda. Bu savaşı kaybetmemek için Bush İran’a yeni bir savaşı göze almayacak. Türkiye Başbakanı Erdoğan, son haftalarda ABD-İran ve PKK tehdidine karşı azimle çözüm yolları arıyor” dedi.
ABD’nin son günlerdeki ilişkilerinin İran’dan çok Tahran ile aralarında tarihi bir rekabet olan Ankara ile çatıştığına dikkat çeken Sullivan, “Bu gelecekte bir İran-ABD çatışması ihtimalini azaltıyor” yorumunda bulundu. İddiasını daha da ileri götüren Sullivan, “Irak yönetimi İran ile açıkça Türkiye’ye karşı ittifaka gidiyor, İran bölgedeki etkisini artıyor ve Bush buna ses çıkarmıyor” ifadelerini kullanarak, ABD’nin aslında Kürtler’i özgürleştirerek Pearl Harbour saldırısının benzerini gerçekleştirdiğini ve Erdoğan’ın direnişine rağmen kısmen başarılı olduğunu söyledi.
Erdoğan’ın Bush ile yapacağı görüşmeye de değinen Sullivan, “Bush baskın çıkarsa Erdoğan’ın istekleri önemsenmeyecek. Türkiye ve ABD PKK’ya karşı ortak harekete girişmek yerine ABD ve Türkiye savaşa gidecek” dedi...
Oyun ABD’nin oyunudur...
Bu oyuna ancak oyuncularımızın kalitesi ile oyunun kurallarına denk katılabiliriz...
Şimdiye kadar bunu yapamadık...

21 Eki 2007

Bu nasil is?

Bu nasıl iş?

21.10.2007

UFUK SÖYLEMEZ



GEÇEN hafta yayınlanan Aydınlık Dergisi’nin 1056’ncı sayısının kapağı çarpıcıydı. Kapakta şu cümle yazıyordu. “...15 şehit verdik, Borsa rekor kırdı...”
Acı ama gerçek. Dergi son derecede ciddi bir konuya değinmiş. Hatırlanacağı üzere Fransa parlamentosunda geçen yıl Türkiye aleyhindeki Ermeni tasarısı kabul edildiği gün de Borsa yükselmişti.

Bu nasıl iş diye soruyor insanlar?
Bu ülkede terör en ileri boyutlarda güvenlik güçlerine ve tüm halka yönelmiş, bir günde 15 - 16 şehit verilmiş, Türkiye’nin K.Irak’a sınır ötesi operasyonu gündeme gelmiş, ülke ayağa kalkmış ama borsa bu durumu umursamıyor, etkilenmiyor ve hatta yükselişe geçiyor.
Manzara bu maalesef.

Borsa’nın bugün yaklaşık yüzde 73’ü yabancıların elinde. Çok az sayıdaki yabancı fon, spekülatör ve yatırımcı İMKB’yi yönlendiriyor, hisseleri ve hareketleri kontrol edebiliyor.

O nedenle, Türkiye aleyhine içte ya da dıştaki gelişmeler İMKB’yi hiç mi hiç etkilemiyor.

Hatta aleyhteki gelişmelere rağmen yükseliş sürüyor.
Oyun yerine dönüştü
İMKB maalesef 2001 krizinden bu yana Türk vatandaşlarının ve yatırımcılarının teveccühünü önemli ölçüde yitirmiş durumda.

Sığ, halka açıklık oranı düşük, manüplatif ve spekülatif bir görüntü veriyor.
Borsa orta ve uzun vadeli bir yatırım aracı değil, kısa vadeli manüplatif bir oyun yeri haline dönüşmüş durumda. Kumarhane kapitalizminin tipik bir örneği haline gelmiş görünüyor.

İşte bu nedenle, ülkenin ekonomik ve politik gelişme ve gerçeklerinden tamamıyla kopuk ve alakasız bir seyir izleyebiliyor.

Borsa’da sıkışan yabancıların manüplatif gel, gel yapan endeks yükseltme çabalarına vatandaş soğuk bakıyor. Borsa yerine gidip, suni olarak ucuzlatılan dolar ve döviz alıyor. Çünkü vatandaş da farkında ki, sıcak para bağımlılığı ile ve bu reel faizlerle Türkiye daha uzun süre gidemeyebilir. Er veya geç kurlarda aşırı değerli YTL’den kaynaklanan bir düzeltme hareketi gerçekleşebilir.

Eskiden Türkiye’de yaprak düşse, panik satışlarına kalkışan, elektronik sürü halinde piyasaları altüst eden sıcak paracılar şimdi sıkıştıkları Borsa’dan belki de birbirlerine satıp da çıkamadıkları için, spekülatif hareketlerini sürdürüyorlar.
Merkez Bankası’nın 2-3 puanlık düşüşler yerine yarım puanlık mahcup faiz indirimleri de bu yabancı finans çevrelerinin ekmeğine yağ sürüyor. Faizler daha fazla düşmeden dolar getirip bono alıyorlar.

Ne yapmak istiyorlar?
BİRKAÇ gün önce, Standart and Poor’s isimli kredi derecelendirme kuruluşunun Komite Başkanı John Chambers bir açıklama yaptı. K.Irak’a operasyon yapsanız bile kredi notunuz düşmez diye.

Ne güzel açıklama, savaşa bile girsek notumuz düşmeyecek. Petrol, altın ve emtia fiyatları bu nedenle dünyada rekor kırarken, bize bir şey olmayacak. (Devamı)

19 Eyl 2007

Bir millet tarihten böyle siliniyor!

Bir millet tarihten böyle siliniyor!



Hümanizm, hoşgörü, demokrasi, laiklik, özgürlük, halkların kardeşliği, bireyin özgürlüğü tamam. Ama bunları savunanlar, şu noktaları es geçiyorsa ortada bir tuzak var demektir...

19 Eylül 2007 09:25

Bir millet tarihten böyle siliniyor!

Yeniçağ yazarı Hasan Demir, önemli bir noktaya parmak basarak, bu kavramları maske olarak kullananların iki yüzlü tavır takındığı ve karşıt düşünceyi hiçe saydığı ya da aşağıladığı takdirde büyük bir tuzağın sözcüleri olabileceğine dikkat çekti...

Tabi işin bir de öbür boyutu var. Tuzak kuranların yok saymak istediği ve görmezden geldiği kavramları kullananların da diğer kavramlara yaklaşım şeklinin aynı olduğu durum ki bu da diğerinden hiç farklı değil... Bu hassas noktayı da göz ardı etmeden, söz konusu köşe yazısını okumanızı ve dikkate almanızı öneriyoruz:

Hasan Demir'in köşe yazısı

Dindar isen “Dogmatik düşünceye sahip bir insansın!” yani, sen özgür değilsin. “Vatan, millet, devlet!” diyorsan, ırkçı, faşist, Turancı, bütün bunlar değilse bile, milliyetçisin, yani yine “fikir özgürlüğü” makamına ulaşamamışsın.

“Büyüklere saygı, küçüklere sevgi” diyor, annen-baban odaya girdiğinde ayağa kalkıyor, dolmuşta metroda büyüklerine yer veriyor, dinî bayramlarda ziyaretler yapıp el öpüyor, harçlık alıp veriyorsan yine bireysel özgürlüğe kavuşamamış, “gelenekçi” bir kişiliğin var demektir. Türkü, ilâhi, Mehter dinleyip horon tepip zeybek oynuyorsan senden özgür bir birey olmaz çünkü sen opera bilmiyor, bale yapmıyor, genç isen pop, orta yaşlı isen senfoni dinlemiyor, bunlardan anlamıyorsun.
Yoksulların boğazına yılda iki gram et giren Kurbanı savunuyorsan çirkinsin, tutucusun, gericisin, yılbaşlarında kesilen on milyonlarca hindiyi gündem etmiyor, kalkıp boğa güreşi seyretmeye İspanya’ya gidiyorsan sevimli ve yakışıklısın.

Devletin TÜPRAŞ’ı, TELEKOM’u iki üç yıllık kârları karşılığı daha dün devletimi yıkmak ve milletimi yok etmek isteyenlere satılmasın devletimde kalsın, milletimin malı olmaya devam etsin diyor ve vatan toprağının satılmasını içine sindiremiyor, her apartman altında açılan ev kiliseler için, “Ne oluyor, milletçe din mi değiştiriyoruz?” diye soruyorsan sen hiç ama hiç “inanç ve ekonomik akıl” bakımından “özgür bir birey” değilsin, yani “kişiliğin gelişmemiş!”

Başını örtüyorsan tutucu ve karanlık geçmişin göbeğini açıyorsan hür düşünceye sahip aydınlık geleceğin insanısın. İçiyor ve flört ediyor, nikâhsız yaşamayı modernlik görüyor özendiriyorsan özgür bir birey, “İçki bütün kötülüklerin anasıdır!” diyor, “Nikâhta keramet vardır” düşüncesini taşıyorsan çağın dışında ve bireysel özgürlüğün çook uzağındasın.

Bölgede ABD’yi istemeyen İran’a yakınsan zâten gericisin amma BM ve bütün dünyaya rağmen atom, nükleer silah üretmiş, Arz-i Mev’ud gereği Türk yurdunda gözü ve niyeti olan İsrail’e meftunsan özgürlükten yanasın. Ne varsa Avrupa’da ve AB’de var diyorsan özgürlükçü ve çağdaş, Tük dünyası ve İslâm coğrafyası diyorsan gelenekçi, gerici, fundamantelist ve Ortaçağ’cısın.

Papazın cübbesine saygı duyacak imamın sarığına gıcık olacaksın.
Namaz kılıyorsan gerici ve tehlikeli, yoga yapıyorsan ilerici ve faydalısın. Nakşibendi yahut Kadiri isen çağdışı, gerici yani ne kadar kötü şey varsa o, Mason yahut Moon isen aydınlık kafalı, özgür, çağdaş, ilerici yani ne kadar iyi şey varsa osun. Lokantanın münasip bir yerinde vakti geçmekte olan namazını kılıyorsan sen rejimi değiştirmek için art niyetli bir potansiyel tehlikesin amma aynı lokantanın tuvaletinde esrar çekiyorsan o kadar tehlikeli değilsin. Sakal bırakacaksan bile Che sakalı bırakacaksın Hacı Bektaşi Velî sakalı değil, yoksa sen özgür bir birey olamazsın, haberin olsun. Kur’an ve Hadis okursan karanlık, Das Capital yahut Liberal Ekonomi okursan aydınlıksın!

Muteber ve aydın düşünceli isen Yunan’a kardeş diyeceksin Araba hain!
Para ve mevkî kazanmakta ölçün ne pahasına olursa olsun başarmak ve rakiplerini bütün imkânları kullanarak geride bırakmak ise çağdaşsın amma aynı bahiste ölçün helâl ve haram ise kusura bakma sen çağın çok gerisinde kalmışsın.

Tarihinle övünüyorsan ayıp ediyorsun, tutucu ve gericisin, bizi utandırıyorsun. Atalarım göçebe, Osmanlı emperyalistti diyor diyebiliyorsan hür fikirli ve aydın birisin, göğsümüzü kabartıyorsun!

Bölücüye söz hakkı tanıyorsan özgürlükçü, “Mehmetçik de haklı olabilir, bir de onu dinlesek!” dedin mi, demokrasi düşmanı, darbeci birisin.
Lafı fazla uzatmaya gerek yok mesele herhalde anlaşılmıştır.

Yaldızlı “söylemler” ve “tuzak kavramlar” kullanılarak Çanakkale ve Sakarya’da varılamayan hedefe işte böyle varılıyor, bir millet bu topraklardan işte böyle siliniyor...

Ve işin içinde sen, ben, hepimiz ve bütün kurumlar var, varız..

hasandemir54@hotmail.com

(Yeniçağ)


18 Eyl 2007

Gitti gidiyor!..





18.09.2007

BEHİÇ KILIÇ
behic.kilic@tercuman.com.tr


MÜTAREKE medyasının en taze manşeti “Türkiye mülk satışında İspanya’yı geçti”.
Yani Avrupalılar, tıpkı İspanya’ya gösterdikleri rağbeti şimdi Türkiye’ye gösteriyorlar... Mütareke medyasının her yırtık eldivenden çıkan patronu, şimdi harıl harıl arazi kapatıp süper konutlar yapıyor, memleketin bütün ballı köşe bucağını parselleme peşinde... Göz diktiği müşterileri de global para sahipleri... Bu yüzden, manşetler matluba uygun...
Avrupa Birliği, uluslararası sermaye, muasır olma diye diye rezaletin bu alandaki boyutu da gırtlağa taşmış durumdadır...
Memleketin çakıl taşına kadar pazarlanması durumundan söz ediyoruz!.. Bizdeki durum asla İspanya’daki gibi değil... İspanyol, vatanını kendi bağrındaki gözü dönmüşlerce anahtar teslimi pazarlamıyor ki...
Geçtiğimiz günlerde Muğla Dalaman’a bayrak diken Alman’ı ve bu duruma kayıtsız kalan, devleti yönetenleri yazdık...
Yazımıza gelen bir mesaj, işte o sözünü ettiğim “Rezilliğin boyutu gırtlağı aştı” ölçüsüne mesnet oldu... Değerli okuyucumuzun adını mahfuz tutarak yazdıklarını bilginize aktarıyorum...
“Geçenlerde gazetenizde yayınlanan bir yazınız dikkatimi çekti. Evine Alman bayrağı diken bir Alman’ın ve buna karşı koyan vatandaşımızın karşılaştığı tepki.
Ben de Antalya Kadriye - Belek Beldesi’nde yazdan yaza yaşayan emekli bir mühendisim. Buna benzer hadise geçen sene burada da oldu. Hollandalı’nın biri Belek Resort denen Isparta Yalvaçlı bir Türk’le bir Hollandalı’nın kurdukları sitede kocaman bir Hollanda bayrağı diktiler. Ben ve birkaç arkadaşımız bunun kaldırılması için siteyi kuranların yanına gittik, ama canımızı zor kurtardık. Bize hem küfür ettiler hem de üzerimize yürüdüler. Daha sonra jandarmaya haber verdik ama karşında mafya gibi bir grup var olayı kapattılar. Daha sonra bir Kanadalı bayrak çekti. Ardından İngiliz’i, Danimarkalısı , İsveçlisi, bayrak çekmeye başladı. Belek Resort denen site arkamızda akan ‘Acı Su’yu korkunç derecede kirletiyordu. Akdeniz Üniversitesi Çevre Bölümü’ndeki kişilere haber verdik ama o kişileri de tehdit ettiler. Şu anda biz burada yabancı gibiyiz. Belediye ne mi yapıyor? Güldürmeyin. Kadriye Belediye Başkanı’nın ortak olduğu benzin istasyonu Burhanettin Kaya Okulu’nun hemen yanına konduruldu. Onunla uğraşıyorlar. Benzin istasyonu havaya uçarsa ne olacağını düşünün. Zaten 3 yıldır Belek ve Kadriye ormanları golf uğruna kesildi. Aşağı yukarı 1.5 milyon fıstık çamı ve okaliptus ağacı kesildi ve hala kesiliyor. Şimdi de o alanların bir kısmına milyon dolarlık villalar yapılıyor. 150’ye yakın kuş türü kayboldu. Bir çok endemik bitki yok oldu. Ve buranın halkı ne diyor biliyormusunuz. ‘Önemli olan para’ diyor. Buralarda fuhşun ve uyuşturucunun en alası var. İngiliz’in Alman’ın vb. serserisi, eroinmanı buralarda emlakçılık yapıyor. Bazı yabancıların evlerinin teraslarında Hintkeneviri yetiştirdiği söyleniyor. Şikayet edeceğimiz jandarma var ama onu da pek tavsiye etmiyorlar.
Belek, Kadriye pazarlarında mesela dün olan bir hadisede; ‘Bana üzümün kilosu 2.5 YTL, Alman bir turiste ise 1 USD’ dediler. Behiç Bey, biz herhalde bitirildik. Her gün kahroluyoruz. Hele bir anayasa değişsin neler olacak neler. Allah hepimizi korusun. Saygılar, N.T.”
İnsanın “Yok artık, çüş artık” demekten başka elinden bir eylem gelememesi çok kötüdür...
Hale bakınız...
Belediye Başkanı, çıkar kovalıyor, “Şikayet edeceğimiz jandarma var ama onu da pek tavsiye etmiyorlar” gibi bir durum hakim... Felaketin doruk noktaları burasıdır...
Ve en korkuncu da yöre halkının “Önemli olan para” temelinde globalleşmesi(!)dir...
Allah selamet versin, tuz leş gibi kokuyor!. (Tercuman)

Konusan Sessizlik

Meydanı boş bulan 2’nci cumhuriyetçilere, AB parasını cebe indirene, vatan hainliği sergileyenlere karşı, devleti korumakla görevlilerin sessizliği, anlayana uyarılarla dolu

AKP’NİN kamuoyuna açıklamaya hazırlandığı Anayasa Taslağı’ndan yansıyanlar, toplumda şimdiden büyük tepki yarattı.

Türkiye’nin temel değerlerini, Atatürk ilke ve inkılaplarıyla Cumhuriyet’in niteliklerini tartışmaya açan taslağa, özellikle ikinci Cumhuriyetçiler, AB desteğiyle ayakta duran bazı dernekler, bölücülere destek veren çevreler ve yeni azınlık yaratmak isteyen kesimlerin açık destek vermesi dikkat çekiyor. Toplumun büyük bir kesimi ile Türkiye Cumhuriyeti’ni koruma ve kollama görevini üstlenenler kurumların sessizliği ise ‘açık mesaj’ olarak yorumlanıyor.

‘Arka çıkanlara bakın’

Son dönemde yaşanan sürece ve ardından getirilen Anayasa Taslağı’na tepki gösteren Emekli Tuğgeneral Ramiz İlker, Tercüman’ın sorularını yanıtlarken şöyle konuştu:

“Türklüğü, Atatürk’ü, inkılapları Anayasa’dan çıkarmaya çalışıyorlar, temel değerleri sulandırıyorlar. Kafa yapısı, geçmişi belli insanları toplamışlar, onlara taslak hazırlattılar. ‘İkinci Cumhuriyetçiyiz’ diyenler, bölücüler, Sorosçular, Bilderbergçiler, iktidardan ve dışarıdan nemalananlar, AB’den destek alanlar, Atatürk’e dil uzatanlar, yeni azınlıklar yaratmak isteyenler arka çıkıyorlar. Bazı köşe yazarları ve boyalı basın da onlara destek veriyor. Böyle bir şey kabul edilemez. AKP Anayasası’nın hedefi, Türkiye Cumhuriyeti’ni bir parti devletine götürme amacı güdüyor.

‘Anlayana mesajdır’

“Yapılanlara bakın; Türklüğü Anayasa’dan çıkarmaya çalışıyorlar, yeni kimlikler yaratma peşindeler, Türkiye Cumhuriyeti’nin diline yeni dil ekleme çabasındalar, AB’nin talepleri istikametinde adımlar atıyorlar. Bu taslak, tamamen malum kişilerin zihniyetini yansıtan bir AKP Anayasası olacaktır. Kapalı kapılar ardında yazılıyor, belli kısımları sızdırılıyor ve halkın sabrını deniyorlar, ona göre birtakım değişiklikler yapıyorlar. Türk Silahlı Kuvvetleri’ni pasifize etmeye çalışıyorlar. Bu asker düşmanlığıdır. Yüzde 46’lık oyla her şeyi yapacaklarını sanıyorlar. Ancak o kadar kolay değil. İnsanlar, olan biten her şeyi izliyorlar. Bizim özlü sözlerimiz vardır; ‘Sessiz atın çiftesi pek olur’ diye. Teşbihte hata olmaz; sanmasınlar şu an sessiz duran, gidişattan endişe edenler böyle duracak. Vurdukları zaman çok fena vururlar, o kadar ucuz değil. Bu ülke sahipsiz değil. Ümitsizliğe kapılmayacak hiç kimse. Unutmayalım, Atatürk 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktığı zamanki şartlar, bugünkünden çok daha kötüydü. Evet, terör örgütü PKK’lılar Meclis’te, İmralı’dan hala talimatlar uçuşuyor, belli kesimler sesini yükseltti. Ancak memleket öyle ucuza satılamaz. Bu suskunluk da anlayana mesajdır.”




Kimse ilelebet sessiz kalmaz

TÜRKİYE Kamu Sen Genel Sekreteri Fahrettin Yokuş da, ısmarlama bir Anayasa değişikliği taslağı hazırlandığını savundu. İşe tersten başlandığını kaydeden Yokuş şu görüşleri dile getirdi:

“Bazı maddeler Başbakan’a sorulacakmış. O zaman bunu sivil toplum örgütlerine gönderseler de göndermeseler de bildiklerini yapacaklar. Sonra da diyecekler ki; ‘Anayasa yaptık, yerseniz...’ Böyle bir kanaat oluşmuş durumda. Şu anki anayasamızda özgürlük ve insan hakları pek çok Batı ülkesinden geri değil ki. Ancak dayatma var. Dayatmanın mantığı da azınlık yaratma çabaları.

Yeni azınlık hevesleri

Türklüğe hakareti serbest bırakmak, Türkçe’ye yeni diller eklemek istiyorlar. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bütünlüğünden yana olmayan, yeni azınlıklar yaratma hevesindeki, Atatürk’ü reddetmeye kadar gitmiş insanların bu işin içinde olması, yarınlar açısından kuşkuları ve endişeleri artırıyor. Umarız herkesin içine sinecek bir anlayışla bu düzenlemeler yapılır. Ancak gidişatı sağlıklı bulmuyoruz.”

Yalnız kalsak da

Türkiye’de bazı kesimlerin endişeli olsa da sessiz kaldıklarına dikkat çeken Yokuş şunları söyledi:

“Artık medyanın tarafsızlığını yitirmesi ve belli çıkar gruplarının eline düşmesi, iktidarın gücünü kullanması ve siyasi baskılar nedeniyle insanlar gerçek fikirlerini açıklayamıyorlar. Bir kısmı menfaatine aykırı geleceğini düşünerek sessiz kalıyor. Bir yandan fikir özgürlüğü deniliyor ama Atatürk, Türklük ve Türk Ordusu aleyhine konuşursanız, azınlık hakları derseniz itibar görüyorsunuz; aksini dile getirince sanki suçmuş gibi algılanmaya başlandı. Ancak, sessiz kalanlar da ilelebet sessiz kalmayacaktır. Bizim böyle bir sıkıntımız yok ve mücadelemizi sürdürüyoruz. Bu yolda yalnız kalsak da mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz.”

  • Tercüman / ANKARA


    18.09.2007

  • 3 Eyl 2007

    Tek yol tam bagimsizlik demisti



    Tek yol tam bağımsızlık demişti

    03.09.2007

    BEHİÇ KILIÇ
    behic.kilic@tercuman.com.tr


    Denİz Gezmiş’in 1969 yılında verdiği bir beyanatını hatırlatmıştım... Özetle şöyle demişti:
    “Öğrenci olarak devrimci mücadeleye katılmak, Mustafa Kemal’in bize yüklediği bir görevdir. Dünyanın bütün gericileri bir araya gelseler, bu hakkımızı ve görevimizi elimizden alamayacaklardır...”
    İlginç tepkiler geldi...

    Zamane işbirlikçilerinin, bu toprakların tam bağımsızlığı uğruna ölüme giden Gezmiş’i, ABD-AB beslemesi halleriyle kendileri ile özdeşleştirmeleri muazzam..!
    Bana “Sen o komünist bölücüyü nasıl översin?” diye yaklaşanlara da hitap ederek “hatırlatmalarımızı” sürdürelim.
    Deniz Gezmiş yargılanırken “ABD’li rehineleri neden kaçırdıklarını” anlatmış ve mealen şöyle demişti:
    “Atatürk prensiplerinin rafa kaydırılmasını isteyenler kaçırılmaz da ne yapılır?..”
    Bu kadarı bile O’nu bu günlerde anmamız için yeterlidir...
    İdama gittiği yoldaki savunması kitap halinde vardır...
    Bir bölümünü aktaralım...
    “...varlığımızı esasen Türk halkına armağan etmiş bulunmaktayız. Bu sebeple ölümden çekinmiyoruz...
    ... Bizlerin tek özlemi tahsil sırasında bulunmamıza rağmen Türkiye’nin bağımsızlığıdır. Eğer korku, gaflet, kurnazlık ve ihtiras içinde bulunanlardan bizleri kastediyorsa, bu doğru değildir. Türkiye’de gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunanlar varsa, bunlar ancak Amerikan emperyalizmi ile iş yapan çıkarcılardır....
    Biz hiçbir zaman bütün çabamıza rağmen Türkiye’nin bağımsızlığını temin edemedik.
    Öteden beri arz etmiş olduğum gibi, bu ülkede Anayasa’yı en fazla savunanlar bizleriz. Anayasa’yı ihlal edenlerse ortadadır.
    Yine o kişiler bizim kellemizi istemektedirler. Bile bile iddia makamı bizim Anayasa’yı ilgaya teşebbüs ettiğimizi ileri sürmektedir.
    Türkiye’nin bağımsızlığından başka hiçbir şey istemedik ve hayatımızı bu yola koyduk, varlığımızı Türkiye halkına armağan ettik. Bunun aksini iddia edenler vatan hainidir. İddia makamı bizim vermekte olduğumuz bağımsızlık savaşına karşıdır. Çünkü Süleyman Demirel hâlâ ortada gezmektedir. Kudreti yetiyorsa Süleyman Demirel hakkında aynı şekilde dava açsın, onlar 36 milyonluk ülkenin bütün yükünü 20 gencin üzerine yıkmaya alışmışlardır. Bizi bağımsız bir ülkenin çocukları olmaktan mahrum eden hepiniz dahil, sizlersiniz. Süleyman Demirel’in Anayasa’yı ihlaline ve despotizmine ve ülkeyi Amerika’ya satmasına ses çıkarılmadı. Ve meydanlarda bunlara karşı bizler dövüşmek mecburiyetinde kaldık, bizler kurşunlandık. Ve sonunda idam isteği ile buraya getirildik, dediğim gibi Türkiye’yi bu hale getiren eski neticilerin bütün suçlan bize yüklenmek istenmektedir. Bütün eski idarecilerin suçu bize yükletilmek istenmektedir.
    Türkiye’nin bağımsızlığından başka hiçbir şey istemedik ve hayatımızı bu yola koyduk, varlığımızı Türkiye halkına armağan ettik. Bunun aksini iddia edenler vatan hainidir.
    ... bizim düşmanlarımız Amerikan emperyalizmi ve onun yerli işbirlikçileridir. Yine bildiride açıkladığımız gibi yerli işbirlikçiler, hain patronlar yani emperyalizmle işbirliği yapan .patronlar feodal mütegalibe yani bezirgânlar, tefeciler, toprak ağaları ve diğer işbirlikçileri ve bizim bütün eylemlerimiz bu hedefe yönelmiş bulunmaktadır.
    .... Ayrıca milli bütünlüğe karşı çıkmakla da suçlanıyoruz. 101 tane Amerikan üssünün bulunduğu ülkede, bizim milli bütünlüğü bozmak istemekle itham edilmemiz gülünç olmaktadır.
    35 milyon metrekare vatan toprağı işgal altında iken bizim milli bütünlüğü bozmakla suçlanmamız gülünçtür. Mustafa Kemal sağ olsaydı bugün çok şaşırırdı.....”
    Ey okuyucu..
    Bilhassa genç okuyucu... Bugün piyasaya bakıp “Deniz bizim arkadaşımızdı” diye geçen çakallara bakıp karar vermeyin fikir sahibi olmayın... O işbirlikçi çakallar yalan söylüyorlar... Çoğu “sızdırılmış ajan muhbirdi.”
    Bugün de o yüzden ABD-AB uşaklarıdır..
    Deniz Gezmiş, Atatürk’ün adını samimiyetle anıyordu...

    AB’den Balat’a Vatikan cemberi

    Rumca, İngilizce, Fransızca konuşan yabancılar Patrikhane çevresinde cirit atıyor Evler pazarlıksız 250 milyara satın alınıyor. Hedef sur içini 2’nci Vatikan’a çevirmek

    Emlakçılar şaşkın Balatlılar huzursuz: Çevremiz kuşatıldı

    İSTANBUL’daki Fener Rum Patrikhanesi’nin, ‘güvenlik’ diye Türkler’e yasaklanan çevresi, AB’den gelen cebi para dolu alıcılara serbest.

    Balat’ta 100 ev satıldı

    EMLAKÇILAR, “Yabancı geliyor, evin fotoğrafını çekip gidiyor. Bir bakıyoruz satın almış. Fiyatlar uçtu. İki mahalle el değiştirdi” diye konuştu.

    Vatandaşlar sıkıntılı

    BALATLILAR ise Rumca, Yunanca konuşan yeni ev sahiplerinden huzursuz, “Çevremiz kuşatıldı” diye anlatıyor.




    2’nci Vatikan tezgahı

    Uzun zamandır göz önünden uzak yaşayan Balat zaman zaman 2. Vatikan tartışmaları ile gündeme geliyordu. İşin ucu tabi ki İstanbul’daki Rum azınlığın dini ihtiyaçlarını gidermesi için Fatih Sultan Mehmed’in yaşamasına izin verdiği, Atatürk’ün de aynı nedenle serbest bıraktığı Fener Rum Patrikhanesi’ne dayanıyor. Patrikhane’nin Fener’deki merkezi o kadar sıkı korunuyor ki, bulunduğu sokağa bile girmek imkansız. Güvenlik görevlileri değil fotoğraf çekmeye neredeyse nefes almaya izin vermeyecekler. Bize bölgeyi gezdiren, fakat kendi fotoğrafını çektirmek istemeyen Emlakçı Emin Şaşmaz, “Kötü birşey yapmıyorlarsa neden bu kadar korunmaya muhtaçlar” diyor. Haksız da sayılmaz aslında.
    Patrikhane çevresi çok değerli

    Bölgede UNESCO’nun tarihi mirası korumak için başlattığı proje son hız devam ediyor. Çalışma kapsamında eski evler, aslına sadık kalınarak restore ediliyor. Emlakçı Şaşmaz’a, “Ev fiyatları ne alemde?” diye soruyoruz. “Bazı evlerde 250 bin YTL’ye ulaştı” diyor. Bu paraya Etiler’de bile çok güzel evler alabileceğimizi düşünerek, “Neden böyle?” diye soruyoruz. İşte düşündürücü cevap: “Burada evler Patrikhane’ye yaklaştıkça pahalanıyor. Zaten o evler de girilmesi yasak olan sokaklarda” diyor. Resmi rakamlara göre ise geçen sene Fatih’de 3 bin civarı emlak satılma yolu ile el değiştirmiş. Bunun 100’den fazlası ise sadece Balat’ta yer alıyor. Bu arada 100 evin neredeyse iki mahalle olduğunu da ifade edelim.

    Sık sık yabancılar geliyor

    Emlakçı Şaşmaz’a göre İstanbul’un en eski yerleşim yerlerinden birisi olan, Cumhuriyet’in ilk yıllarının Taksimi olarak kabul edilen Balat’ın böyle birden bire değere binmesi hayra alemet değil. Çünkü buranın imar planında çok katlı binalara izin yok. Örneğin 3 katlı bir eviniz varsa ve belediyeden izin alırsanız ancak yine bir 3 katlı bina dikebiliyorsunuz. Dolayısı ile Haliç’i gören evlerin sayısı çok az. Emlakçı Şaşmaz buna rağmen ev fiyatlarının bu kadar artmasını mantıksız buluyor. Şaşmaz, “Öyle evler var ki içine girmezsiniz. Yıkıldı yıkılacak yani. Ama fiyatları 150 bin YTL’ye ulaşıyor” diyor. Şaşmaz bölgeye sık sık yöreye yabancı insanların geldiğini belirterek, “Önce fotoğraf çekiyorlar. Sonra bir bakıyoruz ki o ev çok kısa bir sürede satılmış. Satın alanlar içerisinde doktorlar ve avukatlar da var” diyor. Şaşmaz’ın dikkatini ayrıca bölgeye gelen Yunanca ve Rumca konuşanların sayısındaki artış çekiyor.

    Pazarlık bile yapmıyorlar

    Balat’taki yabancılara emlak satışını özellikle bir emlak şirketinin yönettiğini belirten Şaşmaz, “Ben daha pazarlık yapan bile görmedim. Ev sahibinin istediği fiyatı peşin olarak veriyorlar” dedi. Balat’ta yaşayan Türkler’in bu durumdan rahatsız olduğunu belirten Şaşmaz, “Çevremizin sarıldığını hissediyoruz” diye konuştu. Şaşmaz, bir an önce güvenlik ve istihbarat birimlerinin bölgeye gelerek araştırma yapmalarını istedi.




    Balat’ı çok sevdi

    BALAT’ta özellikle İtalyanlara pazarlıksız ev satılması, Fener Rum Patrikhanesi ile semtin ilişkisi kuşkularını uyandırdı. Bölgede UNESCO kapsamında başlatılan ve son dönemde Avrupa Komisyonu Türkiye Delegasyonu’nun yürüttüğü Fener-Balat Projesi ise son hız devam ediyor. Proje dahilinde tarihi semtte başını İtalyanların çektiği gruplar, 4 milyon Euro’luk bir bütçeyle yüzlerce metruk evi yepyeni görünümüne kavuşturuyor. Şu sıralar Balat’ta projeyi son hızla uygulayanlardan biri de Fener ve Balat Semtleri Rehabilitasyon Programı Uluslararası Eş Müdürü Luis Mezzano E. 3 yıldır Türkiye’de olan ve yıl sonunda projenin 3’üncü etabını tamamlamak için uğraşan Mezzano, belli ki Türkiye’yi çok sevmiş.

    Bütçe kısıtlı ama durmak yok

    “Kısıtlı bir bütçeyle” ilk etapta 26 evin yeni görünüme kavuştuğunu belirten İtalyan Müdür, 4 milyon Euro’luk bütçe kapsamında sırada yenilenecek 127 ev olduğuna dikkat çekti. Türk inşaat şirketlerinin yalnız bırakmadığı Mezzano, Balat’ta yine bir metruk evi ofis haline getirerek çalışmalarını bizzat sürdürüyor ve proje dahilindeki evleri ziyaretçilerine gezdirmeyi de ihmal etmiyor.




    Türkler ile kaynaşmayan Rum Patrik: Bartholomeos

    Fener Rum Patriği Bartholomeos her fırsatta Türkiye’nin yanında gibi yer alsa da bölge sakinleri bir kere bile kendisiyle karşılaşmamış, “Madem masum bir din adamı. Bizimle neden görüşmüyor” diyorlar. Bİlindiği gibi Patrik’in adı son olarak Türk düşmanı şarkıcının konseri sırasında gündeme gelmişti. Tarihi dokusu zarar görmesin diye her türlü etkinliğe kapalı tutulan atalarımızın emaneti Rumelihisarıínın kapıları, şer odağı Fener Rum Patrikhanesi’nin düzenlediği konser için açılmış, etkinliğe katılacak şarkının kimliği ise gizli niyeti açık seçik ifade etmişti. KKTCínin 23íüncü Kuruluş Yıldönümüínde Rum Kesimiínde ìkınama” konseri veren aşırı milliyetçi Yunan şarkıcı George Dalaras, Yunanistanída bölücübaşı Abdullah Öcalanía destek için kurulan 20 kişilik komitenin içinde de yer almıştı. Konaklaması için Aydın Doğan’a ait Hilton Oteliínin kral dairesi kiralanan Dalarasíın katılacağı hain etkinlik Tercüman’ın skandalın üzerine inatla gitmesi sonucu iptal edilmişti.


    Çelik ÇELİKYAMAN
    03.09.2007 (Tercüman)

    23 Ağu 2007

    ABD, her an kapimizi calabilir!



    ABD, her an kapımızı çalabilir!

    23.08.2007

    KUBİLAY ÇELİK
    kubilayc@gmail.com


    ABD, Irak bataklığından kurtulmanın yollarını arıyor.
    Ancak 2003 yılında başlattığı Irak Savaşı’nın; bugünkü sonucunu kestiremeyen ABD Başkanı George W. Bush, olanlar karşısında, gücünü yitiren başkanlara verilen “Topal Ördek” lakabından çok, adeta “Şaşkın Ördek”e dönmüş durumda.
    ABD Kongresi’ni oluşturan Senato ve Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğunun muhalefetteki Demokrat Parti’ye geçmesi, Cumhuriyet partili Bush’un işini daha da zorlaştırdı.





    Savaşın başladığı günden, bugüne kadar yüz binden fazla Iraklı hayatını kaybetti.
    Buna karşın, Irak’ta istikrar sağlanamadı.
    Her gün “canlı bombalar” onlarca masum insanı öldürüp, Irak’ta bir “iç savaş” başlattı.
    2003 yılından bu yana ölen ABD askerinin sayısı ise 3 bin 600’ü geçti.
    ABD halkından ve Kongre’den gelen baskılar yüzünden Bush yönetimi; “Irak’tan nasıl çıkarız?”ı ciddi, ciddi konuşmaya başladı.
    Irak’ta istikrar sağlanmadan, ülkeyi adeta bir enkaza çevirdikten sonra kaçmayı hedefleyen ABD, “160 bin askeri nasıl ve nereden çıkarırız?”ı planlamaya çalışıyor.
    Burada yine 2 yol akla geliyor:
    1. Savaşın başlatıldığı bölge olan Güney’deki Kuveyt’ten.
    2. ABD askerinin geçişine izin vermeyen Kuzey’deki Türkiye’den...


    Bu tartışma, önceki gün Demokrat Partili başkan adayları arasında da tartışıldı.
    Kimisi; “Türkiye, topraklarının kullanılmasına izin verir” derken, kimisi de “vermez” diye fikir
    belirtti.
    Görünen o ki; öyle ya da böyle, ABD için Irak’tan çekilme süreci bir süre sonra başlayacaktır.
    Şimdi çeşitli kanallardan Türkiye’de nabız yoklayan ABD yönetimi, durum ciddileşince kapımızı çalacaktır.


    Türkiye’den de bu konuda çeşitli sesler yükselmeye başladı.
    Bazıları; “Eğer izin verirsek, bunu kendi lehimize çevirecek birtakım anlaşmalarla yapalım” derken, bazıları da; “savaş başlamadan önce, askerlerin Kuzey’den geçişine izin vermedik. Şimdi niye verelim?”diye görüş bildiriyor.
    SONUÇ: ABD, Irak’tan çekilmeye karar verirse, askerlerini geçirmek için, kapısını ilk çalacağı ülke Türkiye olacaktır. Buna hazırlıklı olalım...


    Milli damatların işi zor!
    İstanbul’da bugün bir düğün var.
    ABD’den “damat” mı alıyoruz, yoksa onlara “gelin” mi veriyoruz, artık onun kararını siz verin.
    Bildiğiniz üzere; ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Matt Bryza ile Hudson Enstitüsü adlı düşünce kuruluşundan Zeyno Baran evleniyor.


    Zeyno; son dönemdeki çıkışlarıyla Türkiye’nin gündemine oturan bir uzman.
    Zeyno Baran aynı zamanda; 70’li yılların başındaki Günaydın gazetesinin efsane kadrosunun Atina muhabirliğini yapan rahmetli Ahmet Uran Baran’ın da kızı...
    “Zeyno ile Matt’i, Allah bir yastıkta kocatsın” dileklerimizi sunduktan sonra, biz asıl konumuza gelelim.
    Bizim damadın işi bir hayli zor!


    Eğer ABD Dışişleri Bakanlığı’ndaki görevinden ayrılıp özel sektöre geçecekse sorun yok. Ancak bakanlıkta kalacaksa, “eşinin Türk olması yüzünden” bazı çevrelerin tepkisini çekebilir.
    Zaten Bryza bunun sıkıntısını bildiği için, daha şimdiden bazı hassas görevleri reddetmeye başladı bile.
    Matt Bryza; kendisine önerilen ABD’nin Kıbrıs Rum kesimi büyükelçiliği görevini kabul etmedi.
    Çünkü ettiği takdirde; mutlaka “Türkiye yandaşlığı” suçlamalarıyla karşı karşıya kalacaktı.
    Bu da onu; “işini yapamaz” pozisyonuna sokacaktı.
    Nitekim Bryza’nın adı bir dönem de; ABD’nin Ermenistan elçiliği için ortaya atılmış, bilinen nedenlerden dolayı vazgeçilmişti.


    Gelelim ikinci damada...
    Türkiye-AB Karma Parlamento Komistonu Eş Başkanı Joost Lagendijk de NTV Brüksel muhabiri Nevin Sungur ile bir yıl kadar önce evlendi.
    Onun da düğünü kız evinde; yani İstanbul Pera Palas Oteli’nde yapılmıştı.
    Lagendijk evlendiğinde; “Milli Damat” olarak anılmasının nasıl bir duygu olduğunun sorulması üzerine, “Sokaktaki insanların bana ‘Enişte’ demesinden gurur duyuyorum” demişti.


    Joost Lagendijk; AB-Türkiye ilişkilerinde tarafsızlığını sürdürürken bile, zaman zaman yine malum çevrelerin kafasında, bir “acaba” sorusu oluşuyor.
    Yazının başlığında da belirttiğimiz gibi; ne yaparlarsa yapsınlar, bizim “Milli Damatlar”ın işi oldukça zor.


    Siyasette “Kelimeleri seçmek” büyük bir maharet ister
    Sİyaset; gerçekten soğukkanlı ve kelimeleri adeta bir cambaz üslubuyla kullananların işidir.
    Başbakan Recep Tayyip Erdoğan maalesef, soğukkanlı değil. Kelimeleri kullanmayı ve söylediği sözlerin nereye varacağını kestiremiyor.
    Başbakan Erdoğan’ın; Hürriyet yazarı Bekir Coşkun’a söylediği, “Cumhurbaşkanını beğenmiyorsan, çek git” sözünden bahsediyoruz.
    Rahmetli Turgut Özal bile; kendi cumhurbaşkanlığına “alışamadım” diye tepki koyanları ülkeden kovmamıştı.
    Oysa Coşkun; “Gül, benim cumhurbaşkanım değil” konulu yazısını birkaç gün önce yazmıştı.
    Başbakan, bu yazıyı beğenmediğini veya tepkisini göstermek istiyorduysa, o talihsiz açıklamayı yaptığı ana kadar düşüneceği çok zamanı vardı. Ne söyleyebileceğini iyice tartabilirdi.

    12 Ağu 2007

    Sicak Para Turkiyeyi Sevdi

    YÜZDE 13.6 KAZANDIRDI

    Standard and Poor�s�un Temmuz ayı araştırmasına göre Temmuz ayı hisse senedi getirisi açısından Türkiye, yatırımcılarına yüzde 13.6 kazandırdı. Araştırmaya göre Temmuz ayı itibarıyla son 12 aylık dönemde aralarında Türkiye�nin de bulunduğu gelişmekte olan piyasalar, gelişmiş ülkelerin piyasalarına oranla iki kat daha fazla getiri sağladı.

    S&P�nin küresel borsa araştırmasına göre, son 12 aylık döneme göre gelişmiş ülkelerdeki hisse senedi piyasalarının getirisi yüzde 21.5 olurken, 27 yükselen piyasanın getirisi yüzde 53.9 olduğu bildirildi. Yükselen piyasalar arasında Türkiye�nin yanı sıra Tayland ve Çin kazandırdı. Meksika, Filipinler ve pakistan kaybettirdi. Türkiye�nin Temmuz ayı getirisi yüzde 13.6 olarak belirlendi. Araştırmaya göre diğer ülkelerin kazanç/kayıp durumu ise şu şekilde oldu:

    Fransa: - yüzde 3,43

    Almanya: - yüzde 3,52

    Japonya: - yüzde 0,26

    İngiltere: - yüzde 2,20

    ABD: - yüzde 3,41

    Çin: + yüzde 10,47

    3 haftalık kayıp 15 milyar dolar

    Piyasalar, dünyanın en büyük bankalarından Fransız BNP Paribas�nın 2.2 milyar dolarlık mortgage fonlarını dondurmasıyla sarsılmaya devam ediyor. Mortgage krizinin büyük kuruluşlara sıçramadan aşılabileceğini düşünen dünya piyasaları, bu açıklamanın ardından ilk kez olayın boyutlarının büyüyebileceği endişesine kapıldı.

    BNP Paribas�nın açıklaması, Perşembe günü dünya borsalarında satış dalgası oluşturdu. Yeniden alevlenen mortgage tedirginliği ile Avrupa borsaları iki günde yüzde 4�ü aşkın değer kaybetti. İstanbul Menkul Kıymetler Borsası da (İMKB) önceki gün de yüzde 1.58 değer yitirdi. Endeks haftayı 49 bin 186 puanla kapattı. Üç haftalık global dalganın Türk borsasına faturası 15 milyar dolara ulaştı. Dolar kuru 1.30 seviyesini aşarken, bono faizleri de etkilendi ve faiz yüzde 17.8�e yaklaştı.

    / İSTANBUL

    12.08.2007(Yeni Asya)



    AKP'den muhafazakârlığa veda




    AKP İstanbul Milletvekili ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan�ın Dış İlişkiler Danışmanı Egemen Bağış, ��İslâmî kökenli� ya da �İslâmcı� gibi yanlış sıfatlarla anılsa da, AK Parti, Türkiye�nin liberal demokratik özgürlükler ve piyasa ekonomisi tercihini ve arzusunu yansıtan bir merkez partisidir.�

    Bağış, Kanada�da yayımlanan Winnipeg Free Press gazetesinde yer alan mektubunda İslâm�daki hoşgörü anlayışına değindi. İslâm hoşgörüsünü Batı�da, Kanada�da ve diğer ülkelerde teyit ve destek görmesi gerektiğini belirten Bağış, yazısında, ��Batı ülkelerindeki Müslümanların dışlanmaması gerekiyor. Bu toplumlarda iç uyum hayatî önem taşımaktadır.



    Batı, İslâm dini ile radikalizm arasındaki farkı görmelidir. Batı, dünyada şiddete karşı olan ve çoğunluğu oluşturan Müslümanları kucaklamalıdır�� ifadesine yer verdi.

    ABD�nin önde gelen İslâm Araştırmaları Profesörü John Esposito�nun tespitlerine ve çözüm önerilerine katıldığını bildiren Bağış, İslâm ve Batı arasındaki medeniyetler çatışmasını önlemek zorunda olduklarını kaydetti. Bağış, yazısında şu görüşlere yer verdi: �Dünyanın bu çalkantılı köşesinde Türkiye, geleneksel köklere sahip bir ülkenin, Batılı laik ve liberal demokrasiyle uyumunun en canlı kanıtı olarak yükselmektedir. 22 Temmuz seçimleriyle Türk seçmeni anıtsal bir olgunluk ve öz güven sergileyip Ak Parti�yi hem yeniden iktidara getirmiş hem de büyük bir seçim zaferi hediye etmiştir. Bazen, �İslâmî kökenli� ya da �İslamcı� gibi yanlış sıfatlarla anılsa da, AKP, Türkiye�nin liberal demokratik özgürlükler ve piyasa ekonomisi tercihini ve arzusunu yansıtan bir merkez partisidir.

    Türkiye�nin kendi geleneksel değerlerini Batılı değerlerle uyumlu hale getirme yolundaki büyük tecrübesi, dünyadaki bütün Müslümanların esin kaynağıdır. Türkiye�nin bu deneyiminin devamı, Müslüman dünyasının bundan sonra radikalizme mi, yoksa uyuma mı yöneleceğinin en önemli belirleyicisidir. Türkiye�nin yolu ve Türkiye usulü, medeniyetler çatışmasına çözümdür.��

    TÜRKİYE DENEYİ

    Türkiye deneyinin başarısı için Avrupa Birliği�nin (AB) de sorumluluklarını omuzlaması ve Türkiye�nin AB sürecinde attığı adımlara karşılık vermesi gerektiğini anlatan Bağış, AB�nin yarı yolda kuralları değiştirmesi sadece AB demokrasisinin inandırıcılığını zedeleyeceğini, AB�deki Müslüman nüfusu yabancılaştıracağını ve AB�nin global etkisini sınırlayacağını kaydetti. Bağış, yazısında, ��Dünyadaki 1.5 milyar Müslüman, AB�nin Türkiye�ye nasıl muamele ettiğini izliyor�� görüşüne yer verdi.

    / ANKARA

    12.08.2007(Yeni Asya)

    Buyuk vurgun

    10 Ağustos 2007 Emin ÇÖLAŞAN ecolasan@hurriyet.com.tr

    Büyük vurgun

    PROF. Dr. Şükrü Kızılot'un dünkü Hürriyet'te çıkan yazısını okudunuz mu? Okumadıysanız, lütfen bulup okuyun. Yazının başlığı şöyle:

    "Yabancılar için faiz ve borsanın dayanılmaz cazibesi."

    Kızılot
    Türkiye'nin önde gelen sayılı maliye ve vergi uzmanlarından biridir. Yazılarını aynen Milliyet'te Güngör Uras gibi basit ve anlaşılır bir biçimde yazar ve herkesin anlamasını sağlar.





    Türkiye yabancılar tarafından soyuluyor. Ancak bu soygun silahla yapılmıyor! Tamamen yasal. AKP iktidarının uyguladığı para politikaları ve yabancılara sağladığı yasal ayrıcalıkla yapılıyor. Bu soygun, daha sonra onlar açısından vurguna dönüşüyor.



    Dünyanın hiçbir ülkesinde görülmeyen bir kazanç elde ediyorlar ve gerektiği anda "Haydi bize eyvallah, çok teşekkür ederiz" deyip gidiyorlar.

    Soyulan, iliğimize kadar sömürülen biziz ama kimsenin kılı kıpırdamıyor.

    * * *

    Türkiye, AKP iktidarı döneminde "dünyanın en yüksek faizini veren" ülke oldu. Son bir yıl içerisinde borsada elde edilen kazanç dolar bazında yüzde 63, Euro bazında yüzde 52, Hazine bonosu ve Devlet tahvili bazında ise yüzde 50'ye ulaştı. Somut örnek:

    31 Temmuz 2006'da dolar kuru 1.568 YTL idi. Bu kurdan dolar bozduran yabancılar yüzde 22.8 faizli Hazine bonosu aldılar. Bu bonoları 31 Temmuz 2007'de, yani tam bir yıl sonra sattılar. Dolar kuru bu kez 1.280 YTL idi. .

    Böylece, tam bir yıl önce Türkiye'ye yatırdıkları bir milyon doları, bir milyon 504 bin dolar olarak geri götürdüler.

    Kazançları, bir yılda dolar bazında yüzde 50 olmuştu!

    Dünyanın hiçbir ülkesinde böyle bir vurgun, böyle bir yasal soygun yapmak mümkün değil. Şimdi belki diyeceksiniz ki "Kazanmışlar ama vergisini de elbette vermişlerdir." Hayır, yabancılar için bu kazancın vergisi de yok!

    AKP iktidarı mevzuatı değiştirdi. Sıfır vergi!

    * * *

    Ülkemiz, yabancı yatırımcılara çalışıyor! Ancak bu yatırımcılar burada gelip fabrika kurmuyor, insanlara iş yaratmıyor. Bunlar para cambazı. Türkiye'ye sıcak para, kara para, ak para, serseri para, her neyse getiriyorlar.

    Paraları bozdurup borsaya, Devlet tahviline, Hazine bonosuna yatırıyorlar. İstanbul borsasının yüzde 72'si şu anda yabancıların elinde!

    İktidar bu yabancılara inanılmaz vergi ayrıcalıkları sağladı.

    Yabancı para yatırımcısı parasını Türkiye'ye getirdiği, ya da götürdüğü zaman kendisinden vergi alınmıyor. Borsa gibi, Devlet tahvili ve Hazine bonosu kazancında da vergi yok!

    Dünyanın en yüksek reel faizi Türkiye'de. Böylece dolar bozduran yabancılar yüksek faiz-düşük kur sarmalında büyük paralar kazanıp gidiyorlar. Ya da daha fazla vurmak için bekliyorlar.

    Ne zamana kadar bekleyecekler?

    Sorun işte burada yatıyor.
    Paralarını çekip gittikleri anda Türk ekonomisi sarsılacak, kıyametler kopacak.

    Hükümet bunu önlemek için faizi yüksek, döviz kurlarını düşük tutuyor. İhracatçı ağlaşıyor, kredi alanla veren ağlaşıyor ama hiçbir şey değişmiyor.

    Yabancılar bizim onlara sağladığımız avantaj ve ayrıcalıkları iyi görmüş, hep birlikte bizi içimizden vuruyorlar. İliğimize kadar sömürüyorlar.

    Osmanlı döneminde devleti ve milleti yine yabancılardan oluşan banker-sarraf- tefeci güruhu sömürürdü. Şimdi Türkiye'yi onların benzerleri, bu kez "yatırımcı" kimliği ile sömürmeyi sürdürüyor.

    Bir yılda dolar bazında yüzde 50 net vurgun! Ama kabahat onlarda değil, onlara bu vurgun ortamını yaratan bizimkilerde.

    * * *

    Yazımı yine Prof. Dr. Şükrü Kızılot'tan alıntı yaparak bitireyim:

    "Vergi ve faiz avantajları nedeniyle Türkiye'ye gelen sıcak (emanet) para 90 milyar dolara ulaşmış durumda. Döviz kuru düşük, faiz böyle yüksek olduğu sürece, Türkiye, sıcak paranın aktığı ülke olmaya devam edecek. Türkiye yabancılar için inanılmaz bir cazibe merkezi oldu. Türkiye'ye akın ediyor, inanılmaz paralar kazanıyorlar..."

    Peki o büyük paralar, yabancıların hem de bir kuruş vergi vermeden, bir kişiye iş yaratmadan, bir tek fabrika kurmadan kazandığı o milyarlarca dolar kimin cebinden çıkıyor?

    Bizim!.. Hepimizin!.. Farkına bile varmadan, çaktırmadan!..